X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Reklamlar

Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

Marvel’dan Geriye Kalanlar

Yukarıda görmekte olduğunuz bu kaydadeğer koleksiyon benim çok yakın ve çok eski bir arkadaşıma ait. Kendisini Spider-Man pioneerı olarak tanımlayabiliriz. Peki bu resmi neden buraya koydum? Çünkü bu koleksiyon bize birşey anlatıyor: Bazı insanlar aynı türde olsalar bile o türe ait bazı spesifik şeyleri severler. Mesela tahmin edebileceğiniz gibi bu koleksiyonun sahibi olan Arda ismindeki arkadaş Spider-Man’i seviyor. Bu demek değil ki diğer çizgi romanları sevmiyor ya da okumuyor veya takip etmiyor. Zaman zaman ediyor evet ama adamın olayı Spider-Man. Ondan zevk alıyor.

Marvel Comics’in güncel olaylarını ve maceralarını takip ediyorsanız eğer Marvel’ın son büyük event’i Siege’in sonlandığını da biliyorsunuz demektir. Genel olarak bu macera hakkındaki düşüncelerimi dün yazdığım ve şurada bulunan post‘ta okuyabilirsiniz.

Siege, Marvel’ın Spider-Man dışındaki lokomotif dergileeri olan Thor, Avengers gibi dergiler içerisinde şekillenen bir macera. Yani Guns n’ Roses bir çizgi roman olsaydı Siege de muhtemelen Axl Rose olurdu.

Siege bu kadar büyük bir olay olarak lanse edilmesine rağmen öyle kötü, öyle ucuz çıktı ki yaşı 18’in üstünde olan birçok sadık Marvel okuyucunun kendilerini saygısızlığa uğramış gibi hissettirmiş olmalı. “2 senedir bunu mu bekliyorduk ya?” dedim ben.

Marvel evreninde bayrağı taşıyan yazar; Siege’in de yazarı olan uzun ve yıllardır çizgi roman piyasasının “taşaklı” adamlarından biri olarak rağbet gören Brian Michael Bendis (adamın tip süper aslında).  Ve önümüzdeki yıl da (hiç yoktan 6 ay boyunca) bu bayrak yine Bendis’te kalacak. Bu bence şu demek: marvel comics’in lokomotif dergileri yine yerinde sayacak, maceralar 15-16 yaşındaki oğlan çocuklarına fast-food tadında bir “ürün” olarak satılmaya devam edilecek. Yine her blog’da reklamı yapılan büyük olaylar yaşanacak ama büyük ihtimalle hepsi Siege gibi kolpa çıkacak.

Peki bu durumda Arda gibiler ne yapsın? Arda’dan öte “Hacı ben DC’den hoşlanmıyorum, Marvel daha güzel geliyor bana” diyen arkadaşlarımız ne yapsınlar? Herşeyden öncelikle Arda (ve kardeşi Kemal Can!) Siz Spider-Man okumaya devam edin, çünkü ben okumuyorum (kötü olduğundan falan değil sadece ben okumuyorum).

“Ben Marvel okuyacağım” diyen ama “Valla ya, bu Avengers saçmalığından ve bendis kolpalığından daral geldi” diyen diğer arkadaşlar için Marvel evrenine şöyle bir göz atalım; şu an ve önümüzdeki aylarda neler okuyabileceğimize bir bakalım:

Daredevil

Valla ne yalan söyleyeim geçen yıla kadar büyük bir Daredevil fanı değildim. Dikkat vererek tek okuduğum öyküsü türkçe de yayınlanmış olan Frank Miller ve John Romita Jr.’ın Korkusuz adlı eseriydi. Geçen yıl 500.cü sayısı yayınlanmış olan Daredevil’a bir şans vermeye karar verdim ve o gün bugündür her sayısını iple çekiyorum.

Dardevil Andy Diggle tarafından yazılıyor. Matt Murdock AKA Daredevil oldukça uzun süren bir değişim sürecinin belki de son aşamasında. Artık gizli kimliği halk tarafından biliniyor. Ancak bundan öte Daredevil Hand’in başına geçmiş durumda (Hand katil ninjalardan oluşan Japonya kökenli bir suç  örgütüdür. Daredevil başta olmak üzere Marvel evreninin herhangi bir köşesinden fırlayabilirler. neredeyse “unlimited resources” gibi bir özellikleri vardır.). Amacı ise Hand’i kendi istekleri doğrultusunda kullanabilmek. Ancak o o kadar kolay olacak mı belli değil. Ve ayrıca burada anlatılan hikaye Marvel’ın sıradaki büyük olaylarından Shadowland’e uzanacak gibi duruyor.   Her ne kadar anlatılan hikayenin kökleri, Daredevil’in onlarca yıllık geçmişine uzansa bile biraz dikkat verilerek okunursa eğer karmaşık gözüken bu hikayeye okuyucu rahatça dahil olabiliyor. Tam Marvel tarzı bence.

Daredevil’i merkez alacak ve Luke Cage, Punisher, Spider-Man gibi daha “ayak takımı” kahramanlar arasında geçecek olan crossover Shadowland: Dağılın Ule!!!!

Hikaye size çok orjinal gelmemiş olabilir aslında ama bence anlatımı çok iyi. Bu da bir çizgi romanı “iyi” yapmaya yeten 2 özellikten biridir. Diğeri ise tabii ki işin çizgi kısmı: Hikaye, Daredevil’da 10 üzerinden 7 ise (misal yani) dergideki sanat bence 10 numara. Özellikle 501-504. sayılar arasında degiye can veren sanatçı Roberto De La Torre muhteşem bir herif. Bence bir Batman hikayesi bu adama yakışırdı (belki de çizmiştir, araştırmadım).

Daredevil 504, Sanatçı: Roberto De La Torro

X-Men Cephesi

House of M’den beri X-Men’i takip etmiyordum (Oldukça popülüst bir davranışmış aslında). X-Men cephesinde son durum şu (Biliyorsanız diğer paragrafa geçin): Dünyadaki mutant sayısı 200’ün altına düşmüştür ve mutantların soyu tükenmek üzeredir. X-Men başta olmak üzere, uzun yıllardır mutantlara kök söktüren, mutant karşıtı gruplar da bunu fırsta  bilerek mutant ırkını tamemen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunların başını da aslında fazlaca “iy” programlanmış bir android olan Bastion çekmektedir. X-Men bir yandan bu faşistlerle uğraşırken bir yandan da o sırada Big Bad Boss Norman Osborn’a karşı da mücadele verir. Sonunda X-Men San Fransico açıklarındaki bir adaya yerleşir ve burayı Utopia diye isimlendirerek dünya üzerinde sağ kalmış hemen hemen bütün mutantlara bir sığınak olarak açar. Bütün bunlar olurken kimsenin beklemediği birşey gerçekleşir ve yıllar sonra mutant bir bebek dünyaya gelir. Bu kız çocuğu iki taraf tarafından da mutant ırkını kurtaracak bir mesih olarak adlandırılır.  Dolayısı ile herkes kızın peşine düşer. Kızı kurtaran Apocalypse’in hüküm sürdüğü, cehennem benzeri alternatif bir gelecekten gelmiş olan ve Cyclops’un (zaman yolculuğu dolayısı ile) ondan yaşça çok büyük olan oğlu Cable’dır. Cable bir asker olmasının yanısıra bir zaman gezginidir. Bebeği (Hope) alır ve onu kurtarmak ve büyütebilmek için gelecekteki “güvenli” bir zaman dilimine kaçırır.

Şu an X-Men evreni de kendi büyük event’ini yaşıyor. İsmi Second Coming. Cable ve Hope’un uzun süreden sonra gelecekten dönmesini konu alıyor. X etiketi taşıyan hemen hemen bütün dergilerde devam ediyor ve bence şu an piyasada süregelen en güzel maceralardan biri. Sonunda bir süprizle karşılaşır mıyız bilmiyorum ama henüz Marvel tarihinde sırat köprüsünü görmemiş karakterlerden biri olan Kurt Wagner, Hope’u kurtarmak için can veriyor. Hikaye bir aksiyon filmi şeklinde ilerliyor ve şu ana kadar temposunu gayet sağlam biçimde ve tutarlılıkla koruyor ve henüz yarısına gelmiş değil. Açıkcası güzel süprizler bekliyorum.

Aslında X-Men hakkında söylemek istediğim birçok şeyi Emre şu çok güzel post’unda zaten söylemiş. X-Men’e ne oluyor diye merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

X-Men’de değişim hat safhada. X etiketi taşıyan hemen her birey (sanırım X-Factor dışında) X-Men ve Utopia çatısı altında toplanmış durumda. Yok olmanın eşiğindeler ama Scott Summers AKA  Cyclops’un önderliğini kabul etmiş durumdalar. Buna Magneto da dahil. Utopia’daki mutantlar adeta Cyclops’un önderliğinde bir asker taburu gibi hareket ediyorlar. Cylops’un onlarca yıldır -her ne kadar liderlik vasfı hep ön planda tutulmuş olsa da- karakter olarak depresif, dramatik lider imajı çizse de, şu an tamamen nötr ve (hiç yoktan çizgi romanlarda) halkı için karar alan bir lider gibi davranıyor. Ve şu ana kadar da oldukça başarılı.

Ayrıca bu noktada X-Force’a da değinmek istiyorum. Cyclops tarafından kuruldu. Liderliğini Logan yapıyor. Bir nevi Black-Ops timi. varlığından üyeleri ve Cyclops dışında hiçbir X-Men bilmiyor. Buna Emma Frost da dahil. Cylclops’un emriyle ortalığı gayet kana bulabiliyorlar.  X-Force’un güzel yanı benim için görmek istediğim X elemanlarını bana hep görmek istediğim şekliyle göstermesi: Wolverine’i hakikaten o pençeleri hakkıyla kullanırken. Ya da (bu dergi içinde favaori karakterim olan) Archangel’ı ortalığı mezbahaya çevirirken görmek gibi. X-Men’de bir başka çok sevdiğim muhabbet ise Cyclops ve wolverine itiş kakışlarıdır. Tahmin edersiniz ki X-Force’da bundan da bolca bulabiliyoruz.

Derginin ilk maceraları çok da iştah açıcı olmasa bile Necrosha okuması zevli bir maceraydı. Şu an X-Force da Scond Coming içine dahil. Bundan sonra ne olacak kestirmesi zor ama bu derginin sayfalarında bolca insan ve mutant kanının dökülmeye devam edeceği kesin gibi.

Bunun yanında derginin sanatı da birçok çok satan çizgi romandan ayrı bir yerde duruyor. Karanlık ve kanlı atmosfere oldukça uygun. Tıpkı Daredevil gibi x-Force da çoğunlukla tek bir kişi tarafından çiziliyor, mürekkepleniyor ve boyanıyor:Mike Choi.

Scarface’i hatırlatan..

oldukça düşündürücü ve sofistike sahneler

Peki bunlar dışında Marvel’da neler var: Punisher Max kesinlikle okunmaya değer. Çok güzel suç, psikopatlık ve mafya öyküleri anlatıyor. Bunun dışında el ele yuürüyecek gibi duran (Dark) Wolverine ve Wolverine origins dergileri de tam gaz devam ediyorlar. origins geçtiğimiz ay başlayan macera ile sonuçlanacak ve sonlandıralacak gibi duruyor. Açıkcası Origins’i cilt halinde edinmek istiyorum (tabii finalinde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamazsam).

Veeee…. Sanırım bu kadar.Aklıma başka birşey gelmiyor. Şu aralar 2 sene önceki gibi olmasa da Iron Man gazlanıyor. Thor’un sinema filminin görüntüleri düşmeye başladı dolayısıyla Thor önümüzdeki aylarda epeyce fişeklenecek. Marvel’ın kozmik olaylarını hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman ilgilenmedim o yüzden yorum yapamayacağım. Hulk cephesi deseniz… Okumayı bırakalı birkaç ay oldu. Anlamsız derecede karmaşık ama bir yandan da bir o kadar laubali bir dergi grubuna dönüşmüş durumda.

Sonuçta Marvel’ın bence son zamanlardaki içler acısı durumu budur. Yazarlar mı, firma mı, editörler mi suçlu bilmiyorum. Çok da umrumda değil aslında. Ama yine de bazı fikirlerim var. Ama bir okuyucu olarak yukarıdaki dergiler hariç Marvel beni kes-mi-yor.