Marvel Universe Beyazperdeye mi Taşınıyor?

iron-man-2_pst2_720 Marvel Comics’in son dönem sinema uyarlamaları oldukça fazla olsa bile 7. Sanat açısından bakıldığı zaman bu filmlerin birçoğu vasat aksiyon filmlerinden öteye geçemiyor. Hatta Daredevil (Korkusuz) için vasat kelimesi bir iltifat gibi kalıyor. Ghost Rider’dan bahsetmek bile istemiyorum (bahsetmiş oldum). Ancak yine de Iron Man, Spider-Man gibi doyurucu sayılacak filmleri de göz ardı etmemiz gerekiyor.

Iron Man 2’nin trailer’ı bu hafta içi yayımlandı. Trailer’ı buradan izleyebilirsiniz. Bana biraz Matrix Reloaded’ın trailer’ını hatırlattı. Film hakikaten trailer’da gözüktüğü gibi olursa fanlar için bile doyurucu bir yapım olacak gibi gözüküyor. İzlemediyseniz izleyin.

Trailer’da benim dikkatimi çeken (War Machine hariç) 2 karakter var: Bunlardan biri Nick Fury. Eğer karakterin filmografisine bakarsak 3 tanesi henüz tamamlanmamış 5 farklı prodüksiyonda aynı oyuncu tarafından (Samuel L. Jackson) canlandırıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de Iron Man 1. Tony Stark ( AKA Iron Man)’e baktığımızda ise o da Robert Downey Jr. tarafından 4 farklı filmde canlandırılıyor. The Incredible Hulk’un son dakikalarına kadar izlediyeseniz, Robert Downey Jr.’ın Tony Stark rolünde General Ross’a Hulk’u altetmek için bir teklif götürdüğünü de izlemişsiniz demektir. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme

Bu hafta hem iş hem de sosyal olarak yoğun geçen bir haftaydı.  Kendimi her ne kadar antisosyal hissetsem bile aslında su katılmamış bir sosyapat olduğumu hatırladım.
Dolayısıyla bu hafta çok fazla birşey okumadım. Ne doğru dürüst blog baktım, ne haber izledim ne de kitap okudum. ÇR’lerde bundan nasibini aldı. Genellikle tek tük “peak”ler yaptım ancak şans mıdır nedir, hemen her baktığım dergi iyi çıktı. Buyrun arkadaşlar:

batman-kelly jones Batman Unseen: Batman Unseen ” A lost tale of Bruce Wayne as Batman” alt başlığıyla yayımlanan 5 sayılık bir mini seri.  Batman’in normal maceralarında çoğunlukla artık Batman’i zombilerle savaşırken, büyücülerle kapışırken ya da dünyayı kurtarırken görmek işten bile değil. Unseen ise daha “Oldschool” tarzda daha minimal olaylara sahip, Batman’in dedeftiflik yönününün ön plana çıkarıldığı  bir hikaye.
2009 yılında yaşadığımızı, Marvel evreni olsun DC evreni olsun her yerden inanılmaz teknolojik olayların, boyutlar arası maceraların, zaman yolculukların, alternatif geleceklerin fışkırdığını düşünürsek eğer Batman: Unseen’in konusu komik derecede basit sayılabilir.  Öyle ki konu şu: Batman görünmez bir katilin peşinde. Ne kadar basit değil mi? Tabii ki işin içinde güzelce yedirilmiş entrikalar da var. Ayrıca Batman’in kara mizaha kadar varan “mesleğiyle” ilgili problemlerini de kısmen görüyoruz.Ancak Unseen genel olarak öykünün sadeliğinden güç alıyor.
Çizer Kelly Jones’u eskiden beri bilirim. Knightfall serisi türkçe olarak basılmıştı eğer bilmiyorsanız. Knightfall’da tek tük sayıları resmestse bile bu güzel serinin “main artist”i değildi. Ancak hemen hemen bütün kapaklar Jones’undu. Batman çizerleri arasında Jones benim favorimdir. Batman’i gerçekten bir yarasaya benzeterek çizer ve onun gotik tarafını kusursuz biçimde öne çıkartır. Zaten biyografisine şöyle bir göz gedirecek olursanız eğer  portfolyosunda gözüme çarpanlar (bir türk olarak) Sandman ve Dark Horse Comics tarafından yayınlanan Conan için bir mini-seri. Buralarda bir yerlerde Unseen’den Jones tarafından resmedilmiş birkaç kare  bulacaksınız.  Batman: Unseen’in yazarı ise Doug Moench. Moench’e Batman Unseen’i okuduktan sonra açıp baktım kimmiş diye. Biyografisinde de gördüğümüz gibi kendisi yaşını başını almış bir ÇR yazarı ve üstelik Moon Knight’ın da yaratıcıymış. Tanışmış olduk.
Unseen konusunda tecrübeli isimler tarafından yaratılmış basit ama sağlam bir çizgi roman. Öyle ki macera  içerisinde biraz süpriz potansiyeli barındırsa bile yine de sonu ve başı belli olan ve konu anlamında okuyucuyu çok da şaşırtmayacak bir öykü. Hatta bunun için “klasik” tanımını bile kullanabiliriz. Peki bu kadar klasik gözüken bir çizgi romanı neden okuyalım? Şu yüzden:  Unseen iyi bir çizgi romanın, iyi olması için evreni yok edecek bir tehlikeye ya da photoshop numaraların kaçan dijital hilelere gerek olmadığının bir kanıtı. Yeni çizgi romancılar için ders niteliğinde bir seri. Sonu ve başı belli bir öyküyü, okuyuca okutabilmek, okurken heyecanlanmasını sağlayabilmek, ortaya “iyi bir iş”  çıkarmanın kanıtı değildir de nedir?

haunt-preview-sdcc-cover Sırada ise daha önce de hakkında şu linlerde (şu bi de şu)  postlar attığım McFarlene’in yeni kahramanı Haunt #02 var. Haunt hakkında hala çok fazla söylenecek birşey yok; ne de olsa 2. sayı. Ancak bu sayının son sayfasında 3. sayıda hiç yoktan birkaç cevap alacağımızı görüyoruz.  Bu sayıda Haunt tarafından uygulanan çeşitli kanlı ve vahşi adam öldürme tekniklerine bir giriş yapıyoruz. Haunt’un bir “mass murderer” olmak için yeterli potansiyele sahip olduğunu görmüş oluyoruz. Okuması hızlı ve zevkli bir sayı. Spawn’ın aksine olaylar uzun uzun 3. şahıs ve düşünce kutucukları ile açıklanmak yerine hızlı aksiyon sahneleriyle ve resimlerle anlatılıyor. Bunun nedeni bu sayının “full aksiyon” tabir edebileceğim bir sayı olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Başkahramının bir türlü olan olaylara realist tepki verememesi biraz garip kaçabilir ancak kimin umrunda. Akıyor gidiyor işte dergi. Bunun dışında yine mi symbiote diye sormadan da edemedim. McFarlene’in symbiote’lara karşı ciddi bir takıntısı var bence.

Bunun haricinde bahsetmeye değer gördüğüm iki “mecmua” da The List serisinden. Biri savaş tanrısı ve şu anki Avengers ekibinin kas gücünü oluşturan Ares, diğeri ise görgü kuralları hakkında süper yeteneklere sahip olan Logan yani Wolverine. Ares Osborn tarafından “hardcore” amerikan askerleri yetiştirmek için görevlendiriliyor. Olaylar Ares’in eğittiği bir asker tarafından anlatılıyor. Burda Marvel’n kapalı kutularından biri olan Ares’i biraz daha yakından tanıyoruz. Ancak Thor ve Hercules’un aksine Ares ne kadar modernize olmuşsa da hala aslında o eski Yunan savaş tanrısı. Tek inandığı şey ve varoluş sebebi savaş (daha doğrusu “battle”). Dolayısıyla Ares’i bir kahramandan öte tıpkı mitolojideki gibi bir “duygu” veya “eylem” olarak görüyoruz. Yazar iyi yakalamış. Her ne kadar G.I. Jane ve benzeri filmleri hatırlatsa bile yine de okuması zevkli bir maceraydı.
Diğeri ise The List: Wolverine. Preview’lar ciddi bir macerayı işaret ediyordu ancak saçma derecesinde komik bir sayı olmuş. Okurken insanın suratında hafif bir gülümseme beliriyor, bazı karelerde kahkaha bile atabilirsiniz.. Norman’ı da yerin dibine sokmayı ihmal etmemiş, Marvel- Boy’la  da delikanlılığı elden bıraktırmadan ince ince dalgasını geçmiş..

drtlw_011

Son olarak  Deadpool Team up #899 var. Geçen ay 900’dü. Geriye doğru gidiyor. Matematiği zayıf olanlar için bu 2. sayıdayız demek oluyor. Deadpool’dan artık haftalık incelemeler içinde bahsetmiycem çünkü Deadpool’un her sayısı gürültülü bir osuruk gibi. Bunu iyi manada söyledim. Osuruğun nasıl iyi bir manası olabilir? Şöyle ki; osuruk nerde,hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın komiktir. Eğer bence osurukla ilgili olaylara gülmüyorsanız sizde bir sorun var demektir. Deadpool da düzenli salınan bir osuruk gibi. Her ay güldürüyor. Ne eksik ne fazla. Hikayeler komik olduğu için  -(aslında Deadpool’un yaratıcısı olan) Rob Liefield tarafından çizilmedikçe- güzel, standart bir kalitede seyrediyor (2. sayısında olan bir dergi için bunu söylemek erken olabilir ama Deadpool işte) .  Çizimlerde klasik marvel dışında bazen alternatif tarzlara bile rastlayabileceğimizi tahmin ediyorum. Dolayısıyla her sayının kalitesi belli. Daha önce de dediğim gibi Deli Cevat işte. Deli Cevat’a da gülmeniz gerekir. Zaten bunlardan birine gülenin diğerine de güler. Ve de osuruğa.
deadpool1

Bunlar haricinde okuma listesine Wolverine Weapon X #06 da alınabilir. Bu sayıda yeni bir macera başlıyor. Logan kim olduğunu hatırlamayarak bir tımarhanede gözünü açıyor. Kapak bence bu ayın en iyi kapağı. Eğlenceli sayı.
Son olarak ise yine bahsetmeye değer bir yayım da Marvel tarafından çıkarılan The Stand: Soul Survivors. Stephen King’in ünlü kitabından uyarlama aynı evren içerisinde geçen alternatif bir öykü. Stand türkçeye Mahşer ismiyle çevrilmişti ve bildiğim kadarıyla fena da sayılamayacak bir TV uyarlaması da var. Birçok King kitabını ortaokul döneminde okumuş olmama rağmen, Stand bunların arasında değil. Dizisini de izlemedim. Ancak  Çizgi Roman gerçekten King kokuyor. Eğer yazar ile biraz haşır neşirseniz size hiç de yabancı gelmeyecektir. Bu arada Stephen King Dark Tower’la beraber çizgi roman işine iyice dadanmış gözüküyor. Önce Dark Tower, şimdi Stand ve Talisman. 2010 Mart ayında da American Vampire diye yeni bir seriye başlayacakmış.

nameislogan

Wolverine Origins

Wolverine’i karakter olarak çok çok da sevmediğimi ancak bunun kişisel zevklerle ilgili birşey olduğundan daha önce de bashetmiştim. Geçen hafta yeni çizgi roman ne çıkmış diye bakarken Wolverine Origins #41’i de okuma “gafletinde” bulundum. Gaflet diyorum çünkü tek tatil günüm olan pazarı; bütün Origins serisini baştan sona okuyarak geçirmiş oldum. Değdi mi? Netbook’un 10.1 inçlik ekranına 4 saat kadar kesintisiz bakmamı saymazsanız değdi.

Herşeyden önce Origins’in yaz başında sinemalara gelen X-Men Origins: Wolverine ile bir ilgisi yok. Origins MU’da günümüzde geçiyor ancak yine de adından da anlaşılacağı gibi daha çok Logan’ın geçmişiyle ilgili. Logan (Wolverine) çok fazla potansiyele sahip bir karakter. Healing Factor’e  yani iyileşme gücüne sahip. Dolayısıyla hemen hemen ölümsüz. Kendi bile tam olarak ne zaman ve nerde doğduğunu tam olarak bilmiyor, ya da nasıl ölebileceğini. Geçmişinden de tam olarak emin değil, bütün bir yaşamı kayıp zamanlarla, hatırlamadığı süreçlerle dolu. Bu karanlık zamanların bazılarını kendisi bilinçli olarak yaratmış (Prof. X’den yardım alarak) bazen de birileri onu bunu yapmaya zorlamış (Weapon X projesi)
WvsDBütün bunlar Wolverine’e çok yüksek bir potansiyel yüklüyor. Yani hem neredeyse ölümsüz olması hem de bu geçmişindeki bilinmez karanlık noktalar karaktere olabildiğince “malzeme” yüklemek için yer açıyor. Daha önce de bahsettiğim gibi bu “bilinmezlik” öğesi her ne kadar okuyunun/izleyicinin ilgisini çekse bile yine de yayımcı için büyük bir kumar niteliğindedir (ya da öyle olması gerekir). Çünkü karakterlerin geçmişinde yaşanmış ve onları bugünkü hallerine getirmiş bu bilinmez noktaları açığa çıkarmaya karar verdiğiniz zaman ve üstüne üstlük bunu Logan gibi “herkesin favorisi” sayılabilecek bir karakterle yapıyorsanız eğer yüksek tirajı garantilemiş oluyorsunuz. Ancak zaten okuyucu ve yaratcı ekip arasındaki problem bu noktadan sonra başlamaktadır: Bir ÇR yazarı olarak uğraştığınız onun “orijinler”i hakkında birşeyler söylemeniz gereken adam Logan. Yani Wİzard dergisinin gelmiş geçmiş en iyi ÇR karakteri olarak gösteridği şahıs. Dolayısıyla eğer karakterle ilgili “gizemleri” açıklarken ortaya Logan’ın şanına uygun birşey çıkaramazsanız eğer, elinize yüzünüze bulaştırmış ve çok satan karakterin tirajını belki gerliletip / belki geriletmezseniz bile yine de emin olun ki bazı sağlam okuyucular için saygınlığını ya da daha da önemlisi saygınlığınızı kaybetmiş ve eğer saygınlığınız yoksa da kariyerinizdeki çok iyi bir fırsatı geri tepmiş kaybettirmiş oluyorsunuz.

Wolverine origins kronolojik olarak günümüzde geçse bile yukarıda da dediğim gibi Wolverine’in geçmişiyle ilgili  en çok detay veren seri. Yazar Daniel Way. Way’in geçmişine baktığım zaman öncelikle dikkatimi çeken benden çok çok da büyük olmaması okumadığım birkaç ÇR’de yazar olarak çalışmış olması. Yani şöyle bir bakınca etkliyeci bir tarafı yok gibi (ancak eserlerini incelemeden bunu söylemek yanlış) Dolayısıyla uzaktan bakınca Wolverine Origins gibi bir seriyi bu adama vermek Marvel için kumar gibi birşey olsa gerekti. Ama eğer öyleyse Marvel gerçekten çok iyi bir kumarbaz.

Lafı fazla uzatmıyım. origins’i çok beğendim ve bunun nedeni artık herkesin ezberlediği bir karakteri alıp çok güzel bir öykünün ve kurgunun içine yerleştirmiş olması: SK ÇR’leri bilirsiniz: Esas adam vardır. Bir banka soyulur, esas adam  soygunu durdurur, suçluyu yakalar, hapse atar. Suçlu hapisten kaçar ömür billah onu  hapse atan SK’nın başına bela olur. 3 sayı to be continued olur, 4. sayıda concluded ve sonra başka bir kötü adamla baştan başlarız.

Origins böyle değil: Daha ilk sayılardan ortada tüm seriye yayılmış bir hikaye olduğunu anlıyorsunuz. Yani “gittiği yere kadar gider” tipinde bir seriden öte, girişi gelişmesi, sonucu olan ancak bundan öte bence abartısız şimdiye kadar okuduğum bütün ÇR’ler içerisinde en başarılı kurguya sahip ÇR’lerden biri. Yani şunu demek istiyorum: Bu serinin bir sonu, bir finali olacak; Seri çok sattığı için devam etmeyecek ya da (umarım) az sattığı için falan sonlanmayacak. Bir hikayesi olduğu için devam edecek ve eğer yazar şu anki kalitesini korumayı başarırsa; seri taş gibi bir finalle sonlanacak

Herşeyi anlatıp eğer olur da okuyacak olanlar için bu güzel serininn tadını kaçırmak istemem ancak Origins sadece Wolverine’den öte biraz da onun ırkı/”kin”i ile igili. MU’da Logan’ın birçok karakterle esrarengiz bağlantıları vardır. Bu bağlantıların ne olduğu çok açıklanmaz ancak yine de bu karakterle Logan’ın ortak noktası Healing Factor’dur. Bu karakterlerin en başında taze ölen Sabrethoot, Wildchild, Omega Red gibi karakterler gelmektedir. Oldum olası bu tipler arasında bir çeşit çekişme vardır. Origins ana konusu aslında bu çekişme.

wolverine vs. daken 1 Seriyi sevmemi sağlayan ayrı bir katakter var ve ondan da bahsetmeden geçemeyeceğim. O da Logan’ın oğlu: Daken. Daken güç olarak babasına benziyor. Tıpkı onun gibi healing Factor’e sahip. Tıpkı babası gibi pençeleri var. Tıpkı babası gibi yakın dövüş konusunda uzman, hoplamayı zıplamayı seviyor. Ancak bunlar sadece fiziksel özellikler. Karakter olarak ise babasının neredeyse tam tersi: Saygısız, bazen zevzek sayılabilecek bir tip. Wolverine’in maçoluğunun aksine saçları sanki babasına baş kaldırırmış gibi mohikan, kollar dövmeli (healing factor’e sahip biri nasıl dövmeye sahip oluyor o da saçma gerçi ama yakışmış). Karakteri de tıpkı dış görünüşü gibi. Yani babası ne kadar görünüş ve tavır olarak maço bir herifse, oğlu da onun tam zıttı. Logan’ı maçoluğundan dolayı çok sevemediğimi daha önce söylemiştim, Daken’ı da Logan’ın neredeyse tam tersi olduğu için bir o kadar sevdim. “Bub” da demiyor ayrıca. Logan’ı da birkaç kere pataklaması cabası. Gerçi aralarında geçen kavga gürültülerde Wolverine hep Daken’ın Logan’a karşı nefreti, Logan’ın da Daken’a karşı içgüdüsel baba sevgisi olduğu için de Logan dayak yiyor. Ancak yine de ikisinin de zıvanadan çıkmış halleri görülmeye değer. Baba mı daha beter oğul mu bilemedim.
Daken dışında dir de Romulus’umuz var ancak o da süpriz olarak kalsın.

Wolverine Origins’i okurken şunu hissettim: Hikaye her ne kadar Wolverine çevresinde dönse bile aslında esas odak hikayenin kendisinde. Tüm hikaye boyunca birbinden çok farklı karakterle karşılaşıyor okuyucu: Daken, Deadpool,  Captain America, Bucky, Black Widow, Hulk.. Ancak çoğu çizgi romandan farklı olarak her karakterin, her olayın, her objenin hikaye içersinde bir yeri var. Hiçbirşey boşuna değil , hiçbir kare, hiçbir konuşma baloncuğu oraya boşu boşuna ya da o sayıyı doldurma amaçlı konulmamış. Herşey serinin kurgusunda bir yer kaplıyor ve bence inanılmaz güzellikte birbirine bağlanıyor.  Sanki yazar Daniel Way ne yapmış etmiş bu dergininin yazarlığını almış ve sonra da haftalarca eve kapanıp inciğine cıncığına kadar herşeyi düşünüp muhteşem bir olay örgüsü hazırlamış. Seri öyle ki aslında finali şimdiden yazılmış, yazar finalde ne olacağını, neyin nasıl neye bağlanacağını çoktan biliyor ve kurgulamış.

Wolverine Origins uzun zamandır okudğum en iyi seri ve okurken çok zevk aldım. Hala Logan bence yaratılmış en iyi karakter değil ama bu kadar güzel bir seri okuduktan sonra insanın gözünce ister isteremez bir sempati kazanıyor. Origins okumak iyi bir Christopher Nolan filmi izlemek gibi. Her türlü ÇR okuyucusuna tavsiye ederim.