X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Dc vs. Marvel

1996 yılında Marvel ve Dc ortaklaşa yayınladıkları 4 sayı süren bir mini-seri’de herhalde amerikan çizgi roman fanlarının onlarca yıldır bekledikleri bir soruyu yanıtlıyor: Amerika’nın bu en büyük 2 çizgi roman üreticisinin süper kahramanları olaki karşılaşıp birbirleriyle mücadele etmek zorunda kalsalardı ne olurdu?

Ron Marz ve Peter David tarafından yazılan ve Dan Jurgens ve Claudio Castellini tarafından çizilen bu mini-serinin bence oldukça uyduruk olan hikayesi kısaca şu şekilde: Evrenin ve zamanın başından beri 2 kozmik varlık vardır. Bunlar şimdiye kadar kimsenin varlıklarını bile bilmediği, her iki evrendeki (Dc ve Marvel evrenleri) en güçlü varlıkların bile güçlerini katbekat aşan güçlere sahip bir nevi yaratıcı varlıklardı:

Milyarlarca yıldır varolagelen bu varlıklar kardeş olmalarına rağmen birbirlerinin var olduklarını bile unutmuşlardır ancak yakın zamanda yaşanan bir takım kozmik olaylar sonucu iki kardeş tekrar birbirlerinin varlıklarını sezerler ve her nedense hangi birinin daha güçlü olduğunu görmek için aralarında inatlaşırlar. Ancak birbirleri aralarında yapacakları bir savaş her iki evrenin de yıkımı ile sonuçlanacağı için kendi evrenlerinin ‘şampiyonlarını’ karşı karşıya getirmeyi daha uygun bulurlar. Her iki kardeş de kendi evrenlerindeki en güvendikleri kahramanları toplar ve karşılaştırırlar. 11 maçın sonucunda kaybeden evrenin yok olacağı bu mücadelede tek bir kural vardır: Rakiplerden bazıları birbirlerine o kadar denktirler ki mücadeleleri sonsuza kadar sürebileceği için maç sırasında “hareketsiz” kalan taraf o raundu kaybedecektir.

Hikayenin sonunda her iki evren de bir şekilde paçayı kurtarmayı başarır tabii ki. Ancak benim ilgimi çeken kısım hikayeden öte bu birebir yapılan maçlar. Gelin bu maçlara bir göz atalım ve çizgi romanda kimin kazandığına ve “gerçekte” kimin kazanması gerektiğine bakalım:

1. Raund: Captain Marvel Vs. Thor

Thor’u az buçuk çizgi roman ile ilgilenen herkes bilir. Kendisi İskandinav mitolojisinden fırlamış, Odin’in oğlu, Asgard’ın yıldırım tanrısıdır. Marvel evrenindeki en sağlam adamlardan biridir. Captain Marvel ise günümüz okuyucuları tarafından Thor’a nazaran daha az bilinen bir tiptir. Tengunner’un Marvel ailesi hakkındaki güzel yazısı karakteri çok tanımayanlar için aydınlatıcı olabilir.

Çizgi romandaki bu ilk roundu Thor kazanıyor. Ancak ne şekilde? Maçın tek kuralı olan karşı tarafın 1 saniyeliğine de olsa hareketsiz kalması vasıtası ile. Peki gerçekte ne olurdu? Hmmm zor soru. İki taraf da birbirinden güçlü desek yanlış olmaz. Ancak Mark Waid tarafından yazılan ve Alex Ross tarafından çizilen Kingdom Come mini-seri’sinin son sayısında Superman’in Captain Marvel tarafından tabiri-caizse eğer “ağzının yüzünün dağıtıldığını” görmüştük. Fakat Cap. Marvel bunu yıldırımlar vasıtası ile yapıyordu. Şimdi karşısındaki ise bizzat yıldırım tanrısı Thor. Dolayısı ile bence kafa kafaya bitecek bir mücadele. Ama yine de Cap. Marvel normalde bu roundu alır gibi geliyor bana.

2. Raund: Namor vs. Aquaman

Bu maç beni heyecanlandırdı işte. İki denizler imparatoru karşı karşıya. Kim kazanıyor? Yukarıdaki sayfaya bakarsanız eğer şık “balina hareketi” ile Namor’u hareketsiz hale getiren Aquaman. Peki gerçekte kim kazanırdı: Aquman Dc evrenindeki en eski ve göreceli olarak en güçlü karakterlerinden biri. Diplomatik konumu da, Namor’unkiyle hemen hemen aynı. İkisi de kendi evrenelerinde denizler imparatoru. Aquaman her ne kadar DC’nin sağlam karakterlerinden biri olsa bile Namor’la boyölçüşebileceğini zannetmiyorum. Namor Marvel’ın en eski iki karakterinden biri  ve şimdiye kadar Sentry ve Hulk da dahil kafa kafaya girişmediği tek bir adam dahi yok. Ve hepsini oldukça zorlamıştır. Dolayısı ile galip bence açık ara Namor AKA Sub-Mariner olurdu.

3. Raund: Flash vs. Quicksilver

İki evrende de birden fazla speedster olmasına rağmen kendi evrenlerinin en hızlı iki üyesi bunlar. Sonuç ne olur? Serinin yazarları bile bunu fazla üzerinde durmamışlar sanırım. Quicksilver’ın Mach 10 gibi hızlara erişebildiğini biryerlerde okuduğumu hatırlıyorum ama karşısındaki adam Flash. Bırakın Mach 10’u, sadece koşarak zaman içerisinde sıçramalar yapabiliyor kendisi. Eh sonuç da rahat bir galibiyetle Flash’ın oluyor zaten.

4. Raund: jubilee vs. Robin:

Hikayede bu ikisi birbirlerine görür görmez aşık oluyorlar. Hoş bir romantizm. Ama işin ucunda evrenlerin yok olması varken yine de birbirleriyle mücadele etmelerini kaçınılmaz. Jubilee iyi hoş ve tatlı bir kız. Kendisini ayrıca severim. Ellerinden rengarenk ışıklar çıkarır. Ancak karşısındaki Karanlık Şövalyenin sağ kolu olunca ışıkları nereye savuracağını bile bilemiyor. Boru değil, Robin bu. Jubilee’nin doğuştan sahip olduğu yetenekler karşısında, Timothy Drake kendi alın teriyle Batman’in sidekick’i olmuş bir karakter. Jubilee’nin hiç şansı yok. Zaten çizgi romanda da Robin oldukça rahat bir şekilde güzel kızımızı etkisiz hale getiriyor.

5. Raund: Green Lantern vs. Silver Surfer

İşte bu sağlam maçlardan biri. Green Lantern; Dc evrenine göre belki de galaksideki en güçlü silah olan, sahibinin iradesiyle doğru orantılı olarak hayal gücü ile yaratabileceği hemen herşeyi gerçeğe dönüştüren yüzüğün sahibi, 3. Green Lantern (ve benim en sevdiğim) Kyle. Fakat karşısındaki de gezegen yiyici Galactus’un elçisi Silver Surfer. Galactus’un elçisi olmasına rağmen gezegen yiyicinin ona bahşettiği güç öyle yüksek ki çoğu zaman Galactus girdiği mücadelelerde gümüş kayakçıyı da yanına ‘summon’luyor. Dolayısı ile iki karakterin de   gücü hemen hemen galaktik düzeyde. Zorlu bir maç. Zaten ikisi arasındaki mücadele de tek bir patlama sahnesiyle betimlenmiş. Kazanan kim? Silver Surfer. Gerçeğe uygun mu? Bence evet. Peki Kyle yerine 2. Green Lantern olan Hal Jordan olsa işler değişir miydi? Bilemiyorum valla. Ancak Hal Jordan’ın 90’ların ortalarında bütün bir Green Lantern Corps’u yok ettiğini düşünürsek eğer Silver Surfer için işlerin daha ciddi bir alacağı kesin olurdu.

6. Raund: Elektra vs. Catwoman

Çok uzatmaya gerek yok. Catwoman temelde çok iyi akrobatik yeteneklere sahip bir hırsız. Fakat Elektra ise kendi jenerasyonu içerisinde üstün yeteneklere sahip iki karakterden biri (Diğeri ise onun aşkı ve arch-enemy’si Daredevil). Üstüne üstlük doğduğu andan itibaren Ninja süikastçiler tarafından yetiştirilmiş. Catwoman’ın pek bir şansı olduğunu düşünmüyorum, bilakis çizgi romanda da Elektra galibiyet alırken çok fazla yorulmuyor. Görünen köy kılavuz isyemez. Bu ikisi arasındaki mücadele “hangisi daha fetiş?” şeklinde olsaydı eğer o zaman kaydadeğer bir mücadele okurduk (Valla iyi olurdu).

7. Raund: Wolverine vs. Lobo

İkisi de puro ve içki seviyor. İkisi de hafif Redneck’imsi. İkisi de barlara bayılıyor. Birinin daha çok country sevdiğini tahmin ediyorum, diğeri ise katıksız bir heavy metal’ci. İkisi de ulaşım aracı olarak değişik tiplerde chopper’lar kullanmayı seviyorlar. İkisinin de ağzı bozuk ve kendilerine has lafları var. ve ikisi de kendi evrenlerindeki diğer karakterler ile karşı karşıya geldikleri zaman karşılarındaki adama bir “gulp” dedirtiyorlar. İkisi de kendilerince ölümsüz sayılabilir. Birinin healing factor’u var. Öbürü ise cehennem tarafından bile istenmediği için ölemiyor. Zaten umrunda da değil.
Yukarıdaki sayfada da gördüğünüz gibi bu maçı Wolverine alıyor. Hmmm. İşte bu bana pek olası gözükmedi. Wolverine’ın hakkı yenmez. Manyak oğlu manyak Hulk ile bile kafakafaya girişmiştir. Lobo da bilakis Superman ile. Sorun şu ki Hulk Wolverine’i oldukça fena hırpalerken, Lobo birden fazla kere Superman’e kan kusturtmuştur. Dolayısı ile bu maçta ben Wolverine çok da şans tanımıyordum.  Ama ününden dolayı olsa gerek yazarlar Logan’ın galip gelmesine karar vermişler. Hadi ordan.

8. Raund: Storm vs. Wonder Woman

Aslında güzel eşleşme. Dc’nin en sağlam kadın savaşçısı, Marvel’ın yaşayan dişi tanrılarından birinin karşısında. Wonder Woman Olimpia tanrılarının gücüne sahip olsa bile Storm da kendi evreni içerisindeki en tehlikeli mutantlardan biri. Hava elementlerini kontrol edebiliyor. Eh buna yıldırımlar da dahil. Bir nevi Thor’un Kenya versiyonu. Dolayısıyla Thor Cap Marvel’ı yendiğine göre, Storm’un da Wonder Woman’ı yenmesi bu çizgi roman mantığına göre kaçınılmaz. Ama gelin görün ki gerçek bir maç olsa bu ikisinin arasındaki Wonder Woman’ın bu kadar çabuk düşeceğini zannetmiyorum. Ama yine de Storm kazanırdı gibime geliyor.

9. Raund: Superboy vs. Spider-Man

4 sayılık macera içerisindeki en güzel karşılaşma bence buydu. İki “zibidi” karşı karşıya desem abartmış olmam herhalde. Bol muhabbetli bir maç. İlk bakışta Superboy’un Superman klonu olduğunu düşnürsek ciddi bir avantajı olduğunu varsayılabilir. Ama rakibi de yılların tecrübesine sahip, Marvel’ın belki de en büyük karakteri olan ve herhalde hemen hemen bütün Marvel evreniyle bir defa dahi olsa kapışmış olan Spider-Man. Karşısındaki gerçek Superman olsaydı durum elbetteki farklı olabilirdi ancak bu karşılaşma her zaman için gücün değil, esas önemli olanın tecrübe olduğunu gösteriyor. Spider-Man ufak bir trick ile Superboy’u indirmeyi başarıyor. Bazılarınıza belki bu pek inandırıcı gelmeyebilir ama bu bir futbol maçı olsa en kalın sesimle ve avazım çıktığı kadar şunu söylerdim: “Armut dalda asılsın, ipne superboy nasılsın? O kiraz dudaklara, Peter Parker asılsın.”

10. Raund: Superman vs. Hulk

Babalar karşıkarşıya. İki karakteri de bilmeyen yok. DC’nin near-omnipotent’î Superman ve Marvel’ın bütün evreni titreten canavarı Hulk. İyi mücadele oluyor açıkcası, Superman her ne kadar oldukça zorlansa (bir gözü şişiyor adamın) sonucu tahmin etmek çok da zor değil: Galip Kal-El. Gerçekçi mi: Eh yani. Sonuçta Superman. Fazla söze gerek yok. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta buradaki Hulk’un kişiliği Hulk değil, Dr. Bruce Banner. Yani eleman Hulk’un vücuduna ve Banner’ın aklına sahip. Fakat Hulk’un takipçileri bilirler ki: Hulk gets madder, Hulk gets stronger. Dolayısı ile Hulk, eğer Banner yerine Hulk’un benliğine sahip olsaydı Superman’e epey bir kan kustururdu diye düşnüyorum. Hulk çok çok kızdığı zaman neler yapabileceğini World War Hulk’ta gördük (Her ne kadar WWH, DC vs. Marvel’dan yaklaşık bir 10 sene sonra yayınlanmış olsa bile). Ancak yine de Superman, Superman’dir. Gönlüm el vermez yeşil deve karşı kaybetmesine.

11. Raund: Captain America vs. Batman

İşte en sonuncu ve belki de en sağlam mücadele. İki tarafın da aslında süper güçleri yok. Ancak ikisi de kendi evrenlerinde süper güce sahip olmayan bir insanın gelebildiği en üst fiziksel (ve belki de ruhsal) özelliklere sahip karakterleri. Bunları bıraksanız herhalde sonsuza kadar kapışırlar. Zaten kendileri de aynı şeyi söylüyorlar. Ve gelin görün ki maç da hemen hemen berabere bitiyor diyebiliriz. Dövüştükleri kanalizasyonu su basıyor ve Batman Cap. America’yı kurtarıyor. Her ne kadar maç berabere bitse dahi benim oyum biraz gönül borcu dolayısı ile Batman’den yana.

Sonuçlar

Dc. Vs. Marvel’daki esas maçlar bu kadar. Bunlar yanında birçok ilginç karakterin de bir araya gelmesi ilginç sahneler doğuruyor: Perry ve J.J.Jameson, Darkseid ve Thanos gibi.

Resmi sonuçlar şu şekilde:

Görüyoruz ki Marvel’ın 6’ya 4 üstünlüğü var (Cap vs. Batman’i saymıyorum).

Bu da benim sonuçlarım:

Hoş benimki de çok farklı çıkmadı aslında. Ancak 1 puan 1 puandır. DC, Marvel’ı 6’ya 5 indirdi. Marvel evreni havaya uçtu tuzla buz oldu.

Valla çok eğlendim bu postu yazarken. Siz de eğlendiyseniz ne mutlu bana.

Hulk Vs. Wolverine Junkie

Yabancı arkadaşlar deyimiyle kendimi “A sucker for Wolverine vs. Hulk” olarak tanımlayabilirim sanırım. Wolverine ilk kez Ekim 1974’te yayınlanan The Incredible Hulk #180’de; Kanada’nın süper kahraman ekibi olan Alpha Flight’ın (Wolverine’in kendi deyimiyle) “saykotik” elemanı olarak ortaya çıkmıştı.  Yıllar boyunca, 2 karakter arasında geçen bu ilk mücadele  birçok dergide, birçok falshback’in konusu olmuştu. Yazarlar bu hikayeyi kendi bakış açısılarıyla yorumlamayı seviyorlar sanırım.

Aşağıdaki sayfalar Wolverine (Volume 3) sayı 50’nin sonundaki Jeph Loeb tarafından yazılan ve Ed McGuiness tarafından çizilen “Punny Little Man” adlı kısa hikayeden alınmıştır:

Wolverine ortadan ikiye bölündüğü sayfalarda Wolverine’in üniformasının değişmesinin nedeni Marvel’un Ultimate evreninde geçen “Ultimate Wolverine Vs. Hulk” adındaki  mini-seriye  “başka gerçeklikler” kisvesi altında gönderme yapıyor oluşudur.  Punny Little Man’in son sayfası:


Wolverine vs. Hulk’un başka bir yorumu

ve The Incredible Hulk #340’tan bir de ekstra:)

Wolverine: Evolution

17 Kasım 2009 tarihinde io9’da yayınlanan “The 15 Dumbest Superhero Retcons Of All Time” başlıklı eğlenceli yazısında Tim Barribeau, çok ünlü birçok çizgi romana giydiriyor. Güncel Amerikan çizgi romanları ile ilgili iseniz yazının orjinalini okumanızı tavsiye ederim.

Yazıda bahsi geçen karakterlerden biri de Wolverine. Aşağıda yazının, Wolverine ile ilgili olan kısmının hızlı yapılmış  Türkçe bir çevirisini bulacaksınız:

Aslında Wolverine’in tarhiçesi birbirine üstüne yığılmış  işe yaramaz tek bir retcon’dan ibarettir.

Başlangıç için şuna bakalım: Wolverine ilk ortaya çıktığı zaman ileri derecede evrim geçirmiş gerçek bir wolverine’di ve pençeleri eldivenlerinin birer parçasıydı. Daha sonra pençeler, Weapon X projesi sırasında yaratılan implantlara dönüştüler ve Logan da artık bir wolverine değil, bir mutanttı. Daha sonra ise Logan’ın  Sabrethooth’un oğlu olduğunu öğrendik. Ayrıca pençlerin de, taa en başından beri Logan’ın iskeletinin birer parçası olduğu ve Weapon X sırasında metal ile kaplandıkları ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen yakın zamanda işler, Logan için bile “garip” bir hal almaya başladı.

Son zamanlarda ortaya çıktı ki Wolverine aslında bir mutant değilmiş. Wolverine aslında bir Lupine’miş –homa saphien’e paralel olarak evrim geçiren ancak maymun yerine kurttan evrimleşen bir tür. Ve bu tür içerisinde iki kabile varmış: Bu iki kabileden biri sarı saçlı, bir diğeri ise esmermiş ve iki taraf da bir diğerinden nefret ediyormuş. İşte bu yüzden Sabrethooth Wolverine’e karşı bu kadar kin besliyordu. Tabii ki Marvel evreni içerisinde tek Lupine’ler Logan ve Creed (Sabrethooth) değil. Diğer tanıdığımız Lupine’ler: Wolfsbane, Feral, Wildchild ve Thorrn. Yani aslında bildiğimiz birçok kurt/hayvan görünüşlü/tavırlı mutant aslında mutant değil ancak kurt-adam gibi birşeymiş. Ayrıca Lupine’ler Romulus adı verilen neredeyse ölümsüz, çok yaşlı bir lider tarafından  binlerce yıldır manipüle ediliyorlarmış.

Wolverine’in birkaç sene öncesinde ortaya çıkan bu orijin değişimini bu yazıdan öğrenmiş oldum. Romulus ile Wolverine Origins’te zaten  tanışmıştım:

Ancak Romulus ilgili ufak bir araştırma yapınca aslında karakterin Wolverine Origins dergisinde değil, Wolverine #50’de ortaya çıktığını öğrendim. Wolverine sayı 50 ile beraber 6 sayı süren ve 55. sayıda sonuçlanan (daha doğrusu devam etmek üzere son bulan) Evolution isimli macera başlıyor. Evolution’da, tarihi, örümcek adamın ağlarından daha karmaşık bir hal almış olan Wolverine’in geçmişi biraz daha kurcalanıyor ve bırakın okuyucuya cevaplar vermeyi, tam tersine daha fazla soru işareti ile uğurluyor.

Evolution Jeph Loeb tarafından yazılmış ve Simone Bianchi tarafından çizilmiş. Bu 6 sayılık macerada Wolverine’in baş düşmanı ünvanını en çok hakeden karakter Sabrethooth ile Logan’ın son kapışmalarını okuyoruz. Bu kapışma/yüzleşme 6 sayı boyunca devam ediyor ve sonunda Wolverine’in Sabrethooth’un kafasını Marumasa Blade ile koparması ve dolayısıyla Sabrethooth’u gerçek manada öldürmesiyle sonuçlanıyor.

Jeph Loeb’e karşı -kendi cahilliğim- ve Heroes dolayısıyla uzun süredir gıcık duygular besliyordum. ancak Evolution aslında önyargılarım nedeniyle çok güzel bazı eserleri de kaçırmış olabileceğimi bana bir kez daha hatırlattı. Bu 6 sayının çizeri/ çinicisi/renkelndirmecisi olan Simon Bianchi ise acayip bir herif bence. Hikaye ve çizimler o kadar güzel öpüşüyor ki, “lan” diyorsunuz “bitmesin şu hikaye, Wolverine ve Sabrethooth durmadan kapışsınlar”.

Tim Barribeau, her ne kadar Wolverine’in özellikle bu son dönem retcon’unu, başlıktan da anlaşılacağı gib en salakça 15 retcon arasına koymuş olsa bile ben tam aksini düşünüyorum. Karakteri ilk ortaya çıktığı günden beri Wolverine’i çevreleyen bilinmezlik dalgası bence bu seride olabilecek en iyi şekilde biçimlendirilmiş. Yıllardır Creed ile süregelen düşmanlığı ve  feral mutantların kendi aralarındaki çekişmelerine sonradan giydirilen bu kılıf bence Wolverine’in tarihini başarısız bir retcon olarak bozmak yerine, ortada olan, birbirini stil olarak tamamlayan birçok dağınık parçayı (Pençeler, wolverine’in berserk olayı, hayvani içgüdüleri, hatta kurt görünüşü, Sabrethooth, Wildchild, Omega Red gibi karakterlerin birbirine benzerliği) bir araya getirerek, gerçekten okuması çok zevkli bir macera altında birleştiriyor. Üstüne üstlük çok da sık görmediğimiz derecede tehlikeli ve güçlü bir baş-düşman da yaratıyor: Romulus.

Ben  Joker, Magneto, Green Goblin gibi “arch-enemy” tabir edilen süper kötüleri de aslında düşmanları oldukları süper kahramanların karakterlernin birer parçası/yansıması ve bir yandan da başkahramanın karakterlerini şekillendiren bir dış etken olarak görüyorum. Dolayısıyla Sabrethooth da biraz farklı şekilde olsa da Wolverine’in karakterini etkileyen en önemli unsurlardan biri. Yukarıda da bahsettiğim gibi Wolverine Sabrethooth’u öldürdü. Evolution macerası ise Sabrethooth’tan boşalan koltuğu çok kıvrak ve estetik biçimde Romulus’a devrediyor. Romulus Sabrethooth’a göre çok daha ağır abi konumunda olan, kafası ondan çok daha iyi çalışan, zeki, gölgelerin arkasında kalmayı ve bulunduğu noktadan insanları manipüle etmeyi seven bir karakter. İlk çağlardan beri yaşıyor, bir zamanlar Roma İmaparatoru imiş, aynı zamanda Weapon X projesinin arkasındaki isim. Aslında Evolution ve Origins boyunca anlıyoruz ki Wolverine’in bu çorap söküğü haline gelmiş hayatının tek sorumlusu, Logan’ı belki de yüzyıllardır gölgeler arkasında manipüle eden Romulus. Ve hala da manipüle etmeye devam ediyor. Romulus’un esas hedefi ise tahtını devralacak bir halef ve bu halefin Lupine’ler içerisinde en güçlü olanı olması gerekiyor. Şu an için Marvel evreninde bu adaylar Wolverine ve oğlu Daken. Bu da; bu iki karakterin Romulus’un tahtı için karşı karşıya gelmesi ve şu an için görünen o ki birinin, bir diğerini ve de Romulus’u öldürmesi demek oluyor. Ancak Logan, Romulus ve hatta kendi oğlu Daken’ı öldürse bile yine de Romulus tarafından manipüle edilmiş ve onun istediği noktaya gelmiş olacak. Daken ise annesinin gerçek katilinin Wolverine değil, Romulus olduğunu öğrendiğinden beri babası ile aralarında bir ateşkes var ve o da Romulus’tan intikam alma peşinde. Ancak Daken intikamını alsa bile aslında bu da Romulus’un istediği sonuca çıkıyor ve sonunda baba-oğul karşıkarşıya geliyorlar ki bu noktada Daken’in Logan’ın gözünün yaşına bakacağını sanmıyorum.

Wolverine Origins serisinden ve yazarı Daniel Way’de daha önce bahsetmiştim. Şurada da göreceğiniz gibi Wolverine Origins’te Mart 2010 itibari ile başlayacak olan “Reckoning”adlı hikaye ile son bulacak. Şu an için Logan Romulus’u alt etmek için  alışılagemişin dışında bir ekip toplamakla meşgul (Bruce Banner ve oğlu Skaar, Silver Samurai, Cloak..). Logan’ın Romulus’u ve öldürmeden, Romulus’un onun için çizdiği kaderden nasıl kurtulacağı meçhul ancak daha önceki postumda da dediğim gibi zaten bu güzel hikayenin sonu baştan beri hazırdı ve Daniel Way’in bir şekilde hem tatmin edici hem de Wolverine’in şanına yakışır biçimde yeni soru işaretleriyle dolu bir final yapacağına inanıyorum.

P.S. Hikayeler boyunca Romulus’un yüzyıllardır bir sarışın, bir esmer Lupine’i karşıkarşıya getirdiğini görüyoruz. Sabrethoot ve Wolverine gibi. Ancak şu an sarışın bir lupine görünürde yok. Romulus ve iki esmer olan Daken ve Logan hayattalar. Origins’teki hikayenin buna bağlı olarak bir yerlere yöneleceğini düşünüyorum ancak nasıl olacağını henüz kestirebilmiş değilim.