Gezmeye Çıkan Adam

Son yıllarda, iki büyük şirketin de lokomotif dergilerinin geçtikleri kurgusal evrenler büyük bir değişim içerisindeler ya da öyle olduklarını söylüyorlar. Aşağıdaki teaserda SIEGE ibaresi üzerinde yazana dikkat:

Bununla kastedilen 7 sene önce Avengers Dissambled mini-serisiyle başlayan olaylar ki aslında bu olaylar gerçekten birbiriyle bağlantılı mı? Kısmen evet. Örneğin Secret Invasion Dark Reign’in başlamasına yol açmıştır gibi. Bu tip harketler bence bir çizgi roman firması için iyi birşey çünkü ellerindeki malzemenin dinamik ve değişken kalmasını sağlıyorlar. Legolarla oynamak gibi birşey bu: Ellenizde değişik boylarda, rengarenk,  çeşit çeşit lego var ve bunları istediğiniz gibi söküp çıkarabiliyorsunuz. Ancak hani dönüp bakınca Marvel’ın gerçekten yaptığı bu mu yoksa ellerindeki bu lego parçalarıyla (Avengers, kaptan Amerika, Demir Adam, Örümcek Adam) hep aynı tasarımı mı yapıyor?

Roman Yazma Sanatı adlı kitaptaki iddialardan biri şu ana kadar kurgusal yazın için kullanılabilecek 69 tane kurgu tipinin olduğudur (Kitap bunu iddia etmiyor, böyle bir iddianın varoluğunu söylüyor.) Marvel evreninin Siege sonrası hali ise bana biraz bu kurgu tiplerinden birini hatırlattı. Adını sanını hatırlamadığım için bu kurgu tipini “Gezmeye Çıkan Adam” olarak adlandıracağım.

Gezmeye Çıkan Adam için düşündüğüm zaman ilk aklıma gelen örnekler Lord of The Rings, Big Fish, Eurotrip hatta ve hatta Vampirle Görüşme. Bu filmlerin ortak noktası başkahramanların ellerinde olmayan ancak onları zorunlu kılan bir nedenden dolayı bir yolculuğa çıkmalarıdır. Yolculuk ve nedenleri tabii ki de çeşitlidir. Bu kurgunun finalinde başkahramanlar çıktıkları yolculuktan sağ salim biçimde yuvalarına varırlar. Yolculukları boyunca gördüklerinden ve tecrübe ettiklerinden dolayı olgunlaşmış ve en azından manevi biçimde büyümüşlerdir.

Marvel evreninin son yıllarda başından geçen olaylar da bana biraz bu kurguyu hatırlattı aslında. Yani Marvel Evrenini gezmeye çıkmış bir adam olarak düşününce epey birşey gördüğünü kabul etmem gerekiyor: House of M, İç Savaş (Bence Süper), Secret Invasion, Dark Reign..Peki Siege’le biten sözde bu 7 senelik zaman dilimi içerisinde ne oluyor? Bence olan şey şu: Adamın biri gezmeye çıkıyor, dağ tepe geziyor, dolaşıyor, tanışıyor, konuşuyor, mücadele ediyor ve sonunda yuvasına geri dönüyor ancak hiçbir şey öğrenmemiş ve yaşadığı tecrübelerden ders çıkarmamış olarak.

İlk örnekte de dediğim gibi aslında Marvel’ın elinin altında rengarenk bir lego koleksiyonu var ama o hep aynı evi inşaa etmeyi ve aynı odalara aynı karakterleri koymayı seviyor.

Bu yaratıcı kadronun eseri mi yoksa bir satış stratejisi mi bilmiyorum ancak bir marka olarak marvel’ı pazarlamada işe yaradığı kesin: Retcon. Ortada kesinlikle hedeflenen bir Pazar kitlesi var ki bu da ergenlik döneminin sonuna yaklaşan erkek çocuklar (benim gibi). Eminim Marvel’ın sayıları yüzbinlere varan ve bu yaş aralığının dışında bulunan sadık bir okuyucu kitlesi de vardır (yine benim gibi) ancak Marvel’a esas para kazandıranın bittabii çocuklar ve gençler olduğunu  düşünüyorum (elebette durum DC için de çok farklı değil bu noktada). Bu basit nokta aslında önemli çünkü çocukluk ve gençlik geçici şeylerdir. Bir nesil yetişkinliğe adım atarken ergenlik döneminde edindiği bazı şeylerden vazgeçer. Ancak bir neslin yerini hemen bir sonraki nesil alacağı için müşteri potansiyelinde azalma gibi bir tehlike yoktur. Ve hatta her seferinde bu potansiyeller eldeki ürünün daha değişik marketlerde (Burger King, Oyunlar, Sinema Filmleri, oyuncaklar…) satılması ile  daha da artmaktadır.

Dolayısıyla Marvel zaten bütün karakterlere, yerlere ve evrene sahip olduğuna göre aynı hikayeleri baştan baştan anlatmakta ne zarar var? Zaten bu hikayeleri “yeni birşey” diye kucaklayacak taze bir nesil varken. Dolayısı ile belki de Marvel Comics  “çalışan birşeyi bozmaya”  gerek olmadığını düşünüyor. Dc bunu yapmıyor mu? Evet yapıyor ama sonuçları Marvel’ınkilerden çok daha farklı ve ileriye dönük oluyor. Ancak o başka bir yazının konusu.

Marvel’dan Geriye Kalanlar

Yukarıda görmekte olduğunuz bu kaydadeğer koleksiyon benim çok yakın ve çok eski bir arkadaşıma ait. Kendisini Spider-Man pioneerı olarak tanımlayabiliriz. Peki bu resmi neden buraya koydum? Çünkü bu koleksiyon bize birşey anlatıyor: Bazı insanlar aynı türde olsalar bile o türe ait bazı spesifik şeyleri severler. Mesela tahmin edebileceğiniz gibi bu koleksiyonun sahibi olan Arda ismindeki arkadaş Spider-Man’i seviyor. Bu demek değil ki diğer çizgi romanları sevmiyor ya da okumuyor veya takip etmiyor. Zaman zaman ediyor evet ama adamın olayı Spider-Man. Ondan zevk alıyor.

Marvel Comics’in güncel olaylarını ve maceralarını takip ediyorsanız eğer Marvel’ın son büyük event’i Siege’in sonlandığını da biliyorsunuz demektir. Genel olarak bu macera hakkındaki düşüncelerimi dün yazdığım ve şurada bulunan post‘ta okuyabilirsiniz.

Siege, Marvel’ın Spider-Man dışındaki lokomotif dergileeri olan Thor, Avengers gibi dergiler içerisinde şekillenen bir macera. Yani Guns n’ Roses bir çizgi roman olsaydı Siege de muhtemelen Axl Rose olurdu.

Siege bu kadar büyük bir olay olarak lanse edilmesine rağmen öyle kötü, öyle ucuz çıktı ki yaşı 18’in üstünde olan birçok sadık Marvel okuyucunun kendilerini saygısızlığa uğramış gibi hissettirmiş olmalı. “2 senedir bunu mu bekliyorduk ya?” dedim ben.

Marvel evreninde bayrağı taşıyan yazar; Siege’in de yazarı olan uzun ve yıllardır çizgi roman piyasasının “taşaklı” adamlarından biri olarak rağbet gören Brian Michael Bendis (adamın tip süper aslında).  Ve önümüzdeki yıl da (hiç yoktan 6 ay boyunca) bu bayrak yine Bendis’te kalacak. Bu bence şu demek: marvel comics’in lokomotif dergileri yine yerinde sayacak, maceralar 15-16 yaşındaki oğlan çocuklarına fast-food tadında bir “ürün” olarak satılmaya devam edilecek. Yine her blog’da reklamı yapılan büyük olaylar yaşanacak ama büyük ihtimalle hepsi Siege gibi kolpa çıkacak.

Peki bu durumda Arda gibiler ne yapsın? Arda’dan öte “Hacı ben DC’den hoşlanmıyorum, Marvel daha güzel geliyor bana” diyen arkadaşlarımız ne yapsınlar? Herşeyden öncelikle Arda (ve kardeşi Kemal Can!) Siz Spider-Man okumaya devam edin, çünkü ben okumuyorum (kötü olduğundan falan değil sadece ben okumuyorum).

“Ben Marvel okuyacağım” diyen ama “Valla ya, bu Avengers saçmalığından ve bendis kolpalığından daral geldi” diyen diğer arkadaşlar için Marvel evrenine şöyle bir göz atalım; şu an ve önümüzdeki aylarda neler okuyabileceğimize bir bakalım:

Daredevil

Valla ne yalan söyleyeim geçen yıla kadar büyük bir Daredevil fanı değildim. Dikkat vererek tek okuduğum öyküsü türkçe de yayınlanmış olan Frank Miller ve John Romita Jr.’ın Korkusuz adlı eseriydi. Geçen yıl 500.cü sayısı yayınlanmış olan Daredevil’a bir şans vermeye karar verdim ve o gün bugündür her sayısını iple çekiyorum.

Dardevil Andy Diggle tarafından yazılıyor. Matt Murdock AKA Daredevil oldukça uzun süren bir değişim sürecinin belki de son aşamasında. Artık gizli kimliği halk tarafından biliniyor. Ancak bundan öte Daredevil Hand’in başına geçmiş durumda (Hand katil ninjalardan oluşan Japonya kökenli bir suç  örgütüdür. Daredevil başta olmak üzere Marvel evreninin herhangi bir köşesinden fırlayabilirler. neredeyse “unlimited resources” gibi bir özellikleri vardır.). Amacı ise Hand’i kendi istekleri doğrultusunda kullanabilmek. Ancak o o kadar kolay olacak mı belli değil. Ve ayrıca burada anlatılan hikaye Marvel’ın sıradaki büyük olaylarından Shadowland’e uzanacak gibi duruyor.   Her ne kadar anlatılan hikayenin kökleri, Daredevil’in onlarca yıllık geçmişine uzansa bile biraz dikkat verilerek okunursa eğer karmaşık gözüken bu hikayeye okuyucu rahatça dahil olabiliyor. Tam Marvel tarzı bence.

Daredevil’i merkez alacak ve Luke Cage, Punisher, Spider-Man gibi daha “ayak takımı” kahramanlar arasında geçecek olan crossover Shadowland: Dağılın Ule!!!!

Hikaye size çok orjinal gelmemiş olabilir aslında ama bence anlatımı çok iyi. Bu da bir çizgi romanı “iyi” yapmaya yeten 2 özellikten biridir. Diğeri ise tabii ki işin çizgi kısmı: Hikaye, Daredevil’da 10 üzerinden 7 ise (misal yani) dergideki sanat bence 10 numara. Özellikle 501-504. sayılar arasında degiye can veren sanatçı Roberto De La Torre muhteşem bir herif. Bence bir Batman hikayesi bu adama yakışırdı (belki de çizmiştir, araştırmadım).

Daredevil 504, Sanatçı: Roberto De La Torro

X-Men Cephesi

House of M’den beri X-Men’i takip etmiyordum (Oldukça popülüst bir davranışmış aslında). X-Men cephesinde son durum şu (Biliyorsanız diğer paragrafa geçin): Dünyadaki mutant sayısı 200’ün altına düşmüştür ve mutantların soyu tükenmek üzeredir. X-Men başta olmak üzere, uzun yıllardır mutantlara kök söktüren, mutant karşıtı gruplar da bunu fırsta  bilerek mutant ırkını tamemen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunların başını da aslında fazlaca “iy” programlanmış bir android olan Bastion çekmektedir. X-Men bir yandan bu faşistlerle uğraşırken bir yandan da o sırada Big Bad Boss Norman Osborn’a karşı da mücadele verir. Sonunda X-Men San Fransico açıklarındaki bir adaya yerleşir ve burayı Utopia diye isimlendirerek dünya üzerinde sağ kalmış hemen hemen bütün mutantlara bir sığınak olarak açar. Bütün bunlar olurken kimsenin beklemediği birşey gerçekleşir ve yıllar sonra mutant bir bebek dünyaya gelir. Bu kız çocuğu iki taraf tarafından da mutant ırkını kurtaracak bir mesih olarak adlandırılır.  Dolayısı ile herkes kızın peşine düşer. Kızı kurtaran Apocalypse’in hüküm sürdüğü, cehennem benzeri alternatif bir gelecekten gelmiş olan ve Cyclops’un (zaman yolculuğu dolayısı ile) ondan yaşça çok büyük olan oğlu Cable’dır. Cable bir asker olmasının yanısıra bir zaman gezginidir. Bebeği (Hope) alır ve onu kurtarmak ve büyütebilmek için gelecekteki “güvenli” bir zaman dilimine kaçırır.

Şu an X-Men evreni de kendi büyük event’ini yaşıyor. İsmi Second Coming. Cable ve Hope’un uzun süreden sonra gelecekten dönmesini konu alıyor. X etiketi taşıyan hemen hemen bütün dergilerde devam ediyor ve bence şu an piyasada süregelen en güzel maceralardan biri. Sonunda bir süprizle karşılaşır mıyız bilmiyorum ama henüz Marvel tarihinde sırat köprüsünü görmemiş karakterlerden biri olan Kurt Wagner, Hope’u kurtarmak için can veriyor. Hikaye bir aksiyon filmi şeklinde ilerliyor ve şu ana kadar temposunu gayet sağlam biçimde ve tutarlılıkla koruyor ve henüz yarısına gelmiş değil. Açıkcası güzel süprizler bekliyorum.

Aslında X-Men hakkında söylemek istediğim birçok şeyi Emre şu çok güzel post’unda zaten söylemiş. X-Men’e ne oluyor diye merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

X-Men’de değişim hat safhada. X etiketi taşıyan hemen her birey (sanırım X-Factor dışında) X-Men ve Utopia çatısı altında toplanmış durumda. Yok olmanın eşiğindeler ama Scott Summers AKA  Cyclops’un önderliğini kabul etmiş durumdalar. Buna Magneto da dahil. Utopia’daki mutantlar adeta Cyclops’un önderliğinde bir asker taburu gibi hareket ediyorlar. Cylops’un onlarca yıldır -her ne kadar liderlik vasfı hep ön planda tutulmuş olsa da- karakter olarak depresif, dramatik lider imajı çizse de, şu an tamamen nötr ve (hiç yoktan çizgi romanlarda) halkı için karar alan bir lider gibi davranıyor. Ve şu ana kadar da oldukça başarılı.

Ayrıca bu noktada X-Force’a da değinmek istiyorum. Cyclops tarafından kuruldu. Liderliğini Logan yapıyor. Bir nevi Black-Ops timi. varlığından üyeleri ve Cyclops dışında hiçbir X-Men bilmiyor. Buna Emma Frost da dahil. Cylclops’un emriyle ortalığı gayet kana bulabiliyorlar.  X-Force’un güzel yanı benim için görmek istediğim X elemanlarını bana hep görmek istediğim şekliyle göstermesi: Wolverine’i hakikaten o pençeleri hakkıyla kullanırken. Ya da (bu dergi içinde favaori karakterim olan) Archangel’ı ortalığı mezbahaya çevirirken görmek gibi. X-Men’de bir başka çok sevdiğim muhabbet ise Cyclops ve wolverine itiş kakışlarıdır. Tahmin edersiniz ki X-Force’da bundan da bolca bulabiliyoruz.

Derginin ilk maceraları çok da iştah açıcı olmasa bile Necrosha okuması zevli bir maceraydı. Şu an X-Force da Scond Coming içine dahil. Bundan sonra ne olacak kestirmesi zor ama bu derginin sayfalarında bolca insan ve mutant kanının dökülmeye devam edeceği kesin gibi.

Bunun yanında derginin sanatı da birçok çok satan çizgi romandan ayrı bir yerde duruyor. Karanlık ve kanlı atmosfere oldukça uygun. Tıpkı Daredevil gibi x-Force da çoğunlukla tek bir kişi tarafından çiziliyor, mürekkepleniyor ve boyanıyor:Mike Choi.

Scarface’i hatırlatan..

oldukça düşündürücü ve sofistike sahneler

Peki bunlar dışında Marvel’da neler var: Punisher Max kesinlikle okunmaya değer. Çok güzel suç, psikopatlık ve mafya öyküleri anlatıyor. Bunun dışında el ele yuürüyecek gibi duran (Dark) Wolverine ve Wolverine origins dergileri de tam gaz devam ediyorlar. origins geçtiğimiz ay başlayan macera ile sonuçlanacak ve sonlandıralacak gibi duruyor. Açıkcası Origins’i cilt halinde edinmek istiyorum (tabii finalinde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamazsam).

Veeee…. Sanırım bu kadar.Aklıma başka birşey gelmiyor. Şu aralar 2 sene önceki gibi olmasa da Iron Man gazlanıyor. Thor’un sinema filminin görüntüleri düşmeye başladı dolayısıyla Thor önümüzdeki aylarda epeyce fişeklenecek. Marvel’ın kozmik olaylarını hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman ilgilenmedim o yüzden yorum yapamayacağım. Hulk cephesi deseniz… Okumayı bırakalı birkaç ay oldu. Anlamsız derecede karmaşık ama bir yandan da bir o kadar laubali bir dergi grubuna dönüşmüş durumda.

Sonuçta Marvel’ın bence son zamanlardaki içler acısı durumu budur. Yazarlar mı, firma mı, editörler mi suçlu bilmiyorum. Çok da umrumda değil aslında. Ama yine de bazı fikirlerim var. Ama bir okuyucu olarak yukarıdaki dergiler hariç Marvel beni kes-mi-yor.

Ufak bir ameliyat: Siege

Marvel’ın son aylarda çıkan dergilerinin yarısında yer alan etiketin sahibi Siege dün çıkan son sayısı ile tamamlandı. Bütün cevapsız kalmış sorular bu son sayıda açıklığa kavuşuyor. yazarlığını şu an Marvel’ın baş yazarı konumunda sayılabilecek  Brian Michael Bendis’in yaptığı Siege dergisi ve bu olayın Marvel evreni üzerinde  etkilerini bir inceleyelim:

Öncelikle Siege’in konusunu çok kısaca hatırlayalım ki rahatça kesme biçme işlemlerine başlıyalım. Konu çok basit: Thor’u ana memlekti olan Asgard benim bilmediğim ve umursamadığım nedenlerden dolayı yeryüzüne iniyor ve dünyanın en büyük polisi konumundaki kötü adam Norman Osborn, düzenbazlık tanırısı Loki ile ittifaka girerek yine “her nedense”  Thor ve Loki’nin anavatanı Asgard’a saldırıyorlar. Fakat gelin görün ki Normon Osborn’un aslında süperkahramanlar kılığına girmiş süperkötüler ekibinin bir üyesi olan Sentry’nin Osborn’un emriyle Asgard’ı yok etmesi ve daha sonra Osborn’un da  kontrolünden çıkarak  iyicene çıldırmasına kadar varıyor işler. Loki, Asgard panteonunda tanrıların tanrısı ve babası olan Odin’e yalvarıyor ve dua ediyor, Odin de bu duaları karşıksız bırakmayarak o sırada savaşa karışmış olan kaptan Amerika, örümcek adam, thor ve diğer kahramanları ilahi gücüyle boostlayarak Sentry’nin hakkından gelmelerini sağlıyor. Hikayemiz de burada son eriyor.

Lafı uzatmadan ameliyata geçiyorum:

1. Tanımadığınız Profesörlerin gizli formüllü serumlarını içmeyin

Sentry 2000 yılında yayınlanan ve kendi ismini taşıyan 5 sayı süren bir mini seri ile ortaya çıkmış bir karakter. Benim çok başarılı bulduğum bu mini-seri’nin konusu kısaca şöyle: Robert Reynolds adında sıradan sayılabilecek bir amerikalı sıradan yaşamını sürdürürken bir gün hafızasının derinlerinde gizli kalmış birşeyler olduğunu fark eder. Daha önce zihninin derinliklerine gömülen ve belki de silinen anıları yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır. 5 sayı süren maceranın sonunda anlaşılır ki Sentry Altın Çağ döneminden beri varolan gelen bir süper-kahramandır ve Marvel evreninde belli bir tarihe kadar var ola gelmiş en güçlü şahıstır. Bir nevi Marvel evrenin Superman’idir. Sentry bu güçlerini bir profesörün “mucizevi” serumunu kazara içmesi ile kazanmıştır. Ancak her büyük kahramanın olduğu gibi Sentry’nin de bir Arc-Nemesis’i vardır: Void. Void’in ne idüğü belirsiz karanlık bir yaratıktır. Ancak Sentry nasıl en büyük kahraman ise Void de en kötü ve güçlü düşmandır. Her seferinde Sentry – bazen diğer kahramanların da yardımıyla- Void’in hakkından gelmektedir. ancak bu her defasında biraz daha zorlu bir hal almaktadır. Lafı uzatmayalım: Sonunda anlaşılır ki Void ve Rob Reynolds AKA Sentry aynı kişidir. Void’i yok etmenin tek yolu Sentry’i de yok etmektir. Kahramanlar toplanır ve bir karara varırlar. Sentry’nin en yakın arkadaşı olan Reed Richards ve Dr. Strange’in yardımı ile dünyada yaşayan bütün varlıklar Sentry’i  ve dolayısı ile Void’in varlığını unutacaktır. Buna Sentry’nin de kendisi dahildir. Böylece Sentry Marvel gerçekliğinden silinmiş olur. Ancak ilerleyen zamanlarda Rob’un zihni bu gömülen anıları su yüzüne çıkarır ve Sentry geri döner. Tabii Void de.

Bu mini-seride Marvel aslında kendisi için oldukça değişik bir harekette bulunuyor. Marvel evrenine şimdiye kadar o gerçeklik içerisinde var ola gelmiş bütün kahramanlardan daha güçlü bir kahraman “import” ediliyor. “Sentry” adındaki 5 sayılık mini-seri  klasik sayılabilecek ancak güzel işlenmiş konusuyla da bu karakteri Marvel evreinine oturtuyor. Bu kadar güçlü bir karakteri alıp güç dengeleri belirli bir evrene sokmak iyi cesaret ister. Cesaret iyi ancak haticeye değil neticeye bakalım: Madem oyuna bu kadar güçlü bir karakter soktun; karşısına benzer güç seviyesinde bir rakip de çıkarman gerek. Eğer böyle birşey yapabilirsen yarattığın kurgu dünyayı biraz evrimleştirmiş olursun (Bkz. Dc Comis serileri: Crisis on Infinite Earths ve Infinite Crisis ve daha birçok seri daha). Ancak Marvel böyle birşeye pek girişmiyor. Sentry’in ikinci kişiliği kötü adam Void bildiğiniz gibi. Dolayısı ile Sentry “aman Void ortaya çıkmasın” diye pek kahramancılık oynamıyor. Ancak en ama en zor durumlarda ortaya çıkıyor: Mesela Hulk bütün dünyayı yıkmak üzereyken falan.

Daha sonraları Sentry’i daha sık görmeye başlıyoruz. Bir şekilde Void’i zihninde geri atmış falan. Ama akli dengesi iyi değil. Sentry bu tanrısal güçlerini bir türlü hakkıyla kullanamıyor. Genelde Avengers ekipleriyle takılan Sentry ile itiş kakış işleri genelde şu şekilde gelişiyor: Önce Avengers karşı tarafa dalıyor, genelde dayak yiyor, hop Sentry geliyor etrafı topluyor. Ya da Sentry baştan bi tuzağa düşüyor, sıçıyor falan filan. Demek istediğim bu kadar yeteneğe sahip, bu kadar yenilmez bir karakter için Marvel yıllardır VOID kozundan başka birşey oynamıyor ve Sentry’i şık ve sanatsal biçimde soktukları evrenlerine “Rob Reynolds çift kişilikli, şizofrenik delinin teki” diyerek bir türlü almıyor.

Spider-Man kimliğini açıklayor ama yok açıklamamış olacak. Peter Parker hep Daily Bugle’da çalışan bir yandan süper kahramanlık yapan bir yandan da hayatını kazanmaya çalışan iyi niyetli adam olarak kalacak. Kaptan Amerika ve Demir Adam  ölümüne birbirlerine girecekler ama Demir Adam’ın hafızası silindiği için hiçbir şey olmamış gibi kanka muhabbetlerine devam edecekler.

Rob Reynolds’un başına gelen de aslında bu: Marvel evreninin herhangi bir değişime tahamülü yok. Yıllardır okuyuca Marvel evrenin en güçlü üyesi diye tanıtılan, şimdiye kadar girdiği herhangi bir mücadelede tek bir çizik bile almamış olan Sentry Siege sonunda saçma sapan bir biçimde can veriyor:

Siege süresi boyunca Siege odaklı dergiler (ki bunların başını Dark Avengers ve Siege çekiyor)’in önemli odak noktalarından biri Sentry’nin kendisi idi. Brian Michael Bendis’in yazdığı bu öykülerde Sentry’nin o tarihe kadar gizemli kalmış tarihini de öğreniyoruz: Aslında Rob Reynolds bir uyuşturucu bağımlısıymış. Kendisine süper güçleri veren bu serumu da uyuşturucu ararken kaza eseri bulup içmiş ve bunun bağımlısı olmuş. Falan filan. Yani aslında en büyük kahraman falan değilmiş Senty. Şizofrenik junkie’nin tekiymiş. 10 senedir bütün Marvel yaratıcı kadrosundan, yazarların, okuyucularından gizli gizli serum içiyormuş. Hayvan Herif

2. Loki’me elleşme… Ama elleşmişsin bile..

CIA’in KGB’nin süper kahraman olaylarının günlük olaylar haline geldiği bir dünyada var olduğunu düşünün. Ona da SHIELD ismini verin. Bir takım olaylar sonucu da bu haber alma teşkilatının başına her nasıl oluyorsa sosyopat ve çift kişilikli olduğu belgelenmiş olan bir adamın geçtiğini düşünün bu adamın adı da Normon Osborn olsun. Norman her ne kadar zeki bir şahıs olsa da bu noktaya gelirken bir kişiden yardım alıyor: Bu kişi Thor’un yarı üvey kardeşi olan, düzenbazlık, hile hurda, ikiyüzlülük ve kapkaç tanrısı Loki. Yani tıpkı Thor gibi bir başka İskandinav tanırısı/süper-kötü. Loki Norman’a çeşitli şekillerde yardım ediyor. Loki’nin planı Norman’ın elinin altındaki gücü (yani SHIELD’ı) kullanarak kendi anavatını Asgard’a savaş açmak. Loki bunu niye yapıyor?……..Mmmmmm….şey için…..hmmmmfff….bilmiyorum. Ama bir saniye: Bilsem de birşey fark etmiyor. Çünkü meğersem binlerce yıldır inanların tapındığı bu İskandinav tanırısı Loki’nin IQ’su 53’müş. Oldukça düşük yani. Yani Loki bir gerizekalı. Neden mi gerizekalı?

Norman Sentry’e Asgard’ı yıkması için emir veriyor ve Sentry’i de tanrıların şehri Asgard’ı yok ediyor. Kendi vatanı gözleri önünde yok olan Loki gördüklerine inanmıyor ve yaptıkların pişmanlık duyarak babasına yani tanrıların tanrısı Odin’e Sentry yani Void’i durdurması için yalvarıyor. Odin ise Loki’nin istediği gücü veriyor ancak Loki’ye değil Thor, Kaptan Amerika, Spider-Man ve diğer kahramanlara. Onlar da bu gücü kullanarak Sentry’i yok ediyorlar. Ancak Sentry ölmeden önce Loki’yi de öldürüyor. Loki de garibim üvey kardeşi Thor’a “hoşçakal birader kusura bakma” dyip ölüyor.

Thor’un büyük bir fanı sayılmam. Ama az buçuk her Marvel okuru gibi Thor’un baş düşmanı ve Marvel’ın en kötü adamlarından biri olduğunu bilirim. Loki  binlerce yıldır Thor’la ve dünyanın geri kalanı ve hatta kendi anavatanı Asgard ile uğraşmaktadır. Adamın işi bu: kandırıkçılık, dolandırıcılık, üç kağıt. Bu işlerin tanırısı. Binlerce yıldır binlerce plan kurmuş olan bu “tanrı” nedense bir türlü bu son büyük planı içerisinde Sentry’i hesaba katamıyor. Yani sen ne büyük malmışsın Loki. Nasıl Sentry 10 yıldır uyuşturucu bağımlısı olduğunu bizden gizlemişse Loki de 60 senedir gerizekalı, mal bir karakter olduğunu gizliyormuş. Brian Michael Bendis sır perdesini aralayarak bize bu gerçeği de göstermiş oldu.

3. “Erol, erol, Sezercik’e araba çarptı”

Bazen deriz ya “çok gerçekçi filmdi abi”.Ama aslında o gerçekçi dediğimiz birçok  film aslında gerçekçi değildir. Büyük süpriz oldu değil mi? Ancak gerçekçi olmamasının nedeni aslında  bu filmlerden birçoğu San Fransico ya da Seul’de geçtiği için değil. Neden şu: Hepimizin bildiği gibi yolda yürürken kafamıza saksı düşsek ölürdük. Ama diyelim ki bu kafasına sakı düşen babasının hayaletiyle konuştuktan sonra eve dönen Hamlet olsun. Eğer Shakespeare Hamlet’i böyle yazsaydı ne olur? Ne olacak; boktan bir kitap yazmış olurdu. ,

Okuyucu ve izleyici bir kurgu içerisinde olan olaylar için bir neden ister. Hamlet’i bir saksıyla öldürürseniz öyküyü de orada öldürmüş olursunuz. Türk dizileri de bu yüzden kurgu açısından zayıftır: Süper babanın evi gibi bir evdeki bir türk ailesi 50 bölümdür yaşanan tatsız ve berbat olaylar yüzünden artık darmaduman olma tehlikesi ile karşıkaşyadır fakat bir anda “acı acı” telefon çalar. Sezer’e araba çarpmıştır, hastanede ölüm döşeğindedir. Sorunlar unutulur, küsler barışır, herkes Sezercik’in yanına koşar ve kısmen senaryo resetlenmiş olur. Kurgu açısından dünyanın en ucuz numarasıdır ve kesinlikle uzak durulması gereken bir harekettir. Bunun araba çarpması sonucu gözleri açılan kör bir adamdan farkı yoktur. Film içerisinde bir karakterin tanrıya dua etmesi ve duasının kabul olması gibi birşeydir bu. Düşünsenize Ripley tanrıya dua ediyor:” allahım nooooooolur bu alienlardan beni kurtar” diye. Hop Ripley dünyada Starbucks restoranına ışınlanıyor.

Ama kazın ayağı öyle değil. Meğersem bu tip olaylar da olabiliyormuş. Siege’de oluyor. Olan şey ne? Loki’nin babasına yalvarması ve babasının Loki’nin dileğini hop yerine getirmesi. Anaaaa ne güzel lan. İsteyince oluyormuş. Meğerse Odin hep kahramanların arkasındaymış. Tek yapmak gereken bir “lütfen” demekmiş.

Neyse efendim en sonunda Odin’in kahramanlarımızı güçlendirmesiyle Marvel’ın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı Sentry AKA Void de zıbarıyor ve Siege adındaki bu macera da burda son buluyor.

Fİnalde orjinal Avengers ya da ona yakın bir ekip tekrar toplanıyor. Rob Reynolds’un ölümüne biraz göz yaşı dökülüyor. Asgard ile dünya arasında bir bozuşma falan kesinlikle yok, herkes el ele veriyor, fidanlar ağaca, ağaçlar fidana dönüşüyor. Ve bundan sonra yine yazar Brian Michael bendis’in başını çektiği Heroic Age başlıyor. Yani gördüğünüz gibi heroic Age’de neler olacak neler inanılmaz bir sabırsızlıkla bekliyorum.  Brian Michael Bendis acaba hangi Marvel sırlarını daha gözlerimizin önüne dökecek. Çok meraklıyım çooook.

Siege’in en şok edici anı

Marvel Comics’i takip edenlerin bildiği gibi Marvel’ın güncel event’i Siege, başta kendi dergisi olmak üzere birçok dergide birden aynı anda devam ediyor. Bu ‘event’ süresince de;  Siege #2’de Sentry’nin Ares’i çarşaf gibi ortadan ikiye ayrırması ve yine Siege #3’te Sentry’nin Asgard’ı tuzla buz etmesi dahil Siege etiketli dergilerde birçok “şok” edici an okuduk. Ancak benim için hiçbiri Dark Wolverine #84‘teki bu sayfa  kadar şok edici değildi (Her ne kadar Daken‘in böyle huylarının olduğunu daha önceki Wolverine dergilerinde ucundan kıyısından görmüş olsam bile):

hehe.

Bu da başka bir şaka olsa gerek

DC dergilerinin satışlarını canlandırmak için Blackest Night tie in sayılarının yanında 8 Lantern birliğine ait yüzükleri dağıttı. Ki gerçekten de işe yaradı o ayki sayılarda gözle görülür bir artış oldu. Şimdi de Marvel kasım ayında yayınlanan bu dergilerden 50 tanesinin kapağını yırtıp, kendisine gönderen çizgi roman bayisine Siege’nin üçüncü sayısının sınırlı sayıda baskısı yapılacak Deadpool Variant kapağını göndereceğini açıkladı.

Kaynak: Tengunner

Bu da o ünlü Deadpool Variant kapağı:

Kötü ve kalitesiz bir şaka olsa gerek.

Siege #1

Marvel’ın aylardır reklamını yaptığı yeni dergisi Siege’in ilk sayısı bu hafta içi yayımlandı.  Siege birkaç sayı sürecek bir mini-seri ve Marvel evreninde politik bakımdan en güçlü konumda olan adamı Norman Osborn’un sonu olacak ve sanırım orijinal Avengers ekibinin tekrar birleşmesini sağlayacak. Norman, kaleminin kırıldığını daha ilk sayıdan amerika başkanına “he’s out of control” dedirterek bunu mühürlemiş oldu.

Asgard Marvel’ın emektar kahramanlarından Thor’un anavatanı. Benim çok da bilmediğim bazı olaylar yüzünden Asgard dünyaya inmek zorunda kalıyor. Thor’un yarı-üvey kötü kardeşi Loki de bunu “sanırım” Asgard’ın hakimiyeti falan gibi birşeyi ele geçirmek için kulllanmaya karar veriyor. Aslında Loki’nin amacını çok da bilmiyorum ama dünyayı, evreni falan yönetmektir herhalde diye tahmin ediyorum. Loki amacına ulaşmak için de Norman Osborn’u manipüle ediyor. Norman da kendisine bir süper-kahramanlar/kötüler ordusu kurarak Asgard’ı kuşatmaya alıyor.

Siege 1 seneye yakındır süren Dark Reign’in sonucu olacak. Ancak Dark Reign ile geçen bu senenin ardından Marvel evreninde yaşanan olaylara Siege’i de kapsayacak şekilde bir kuşbakışı yapınca, bana olay örgüsü yeterince oturmamış gibi geliyor. Yani Norman’ın Loki tarafından manipüle edilmesini çok kolay olarak değerlendiriyorum. Çünkü Norman’ın herhangi bir çıkarı yok gibi gözüküyor. Belki de atladığım/okumadığım birşey vardır. (Belki de günümüz modern amerikan tarzının bir alegorisidir basitçe. İşler sarpa sardığı zaman savaş aç!). Aslına bakacak olursanız Siege alt tarafı Marvel etiketi taşıyan main-stream bir çizgi roman. Dolayısıyla olay örgüsünden öte herkesin görmek istediği şey olan güzel kapışmalar Siege’i okuması zevkli bir yayına dönüştürebilir. Bu ilk sayıda henüz kuşatmanın ilk aşamasını ve ilk kapışmaları görüyoruz ancak tatmin edici düzeyde değil.

Internet üzerinde dolaşan bazı dedikodulara göre Siege’de Sentry’nin de olayı çözülecek. Sentry ile ilgili okuyucunun bilmediği, açık halde bırakılmış bir çok kapı var. Benim tahminim Siege’in Senry’nin sonu olacağı. Çünkü birçokları gibi Sentry konusunda ben de hemfikirim. Aslında güzel karakter ancak 3 derginin birinde deus ex machina olarak Sentry’i görmekteyiz. Gerçi bu reyting getiriyor demek oluyor. Dolayısıyla ölümü ya da yok olması ne kadar söz konusu olur bilmiyorum. Ama yine de bu ex machina olayı hakkaten bazılarına baygınlık verebilir. Bu kadar güce sahip bir karakterin yazarları da tembelliğe ittiğini düşünüyorum: “Sentry gelir, olayı çözer” gibi.

Siege’in ilk sayısı kötü de değil, iyi de değil. Ancak gelecek sayıları insan merak etmiyor da değil. Göreceğiz bakalım.