Türkçe baskısı bulunan ve okumanız gereken birkaç çizgi roman

Aşağıdaki liste sanırım en çok sevdiğim (türkçe baskısı bulunan) çizgi romanların listesi. Postu yazmaya başlamadan önce “okumanız gereken ilk 10” ya da “ilk 5” gibi haavalı bir başlık düşünmüştüm ancak işi daha kişisel düzeyde tutmaya karar verdim. Çünkü öbür türlü işin içine henüz okumadığım bir sürü çizgi roman ve Türkiye’de çizgi romanın bence esas yüzünü oluşturan ve benim Nathan Never ve Dylan Dog dışında çok az alakamın bulunduğu İtalyan çizgi romanları giriyordu. Ben de boyumun ölçüsünü biliyim dedim.

Eğer Ava Giden Avlanır’ı düzenli okuyorsanız ya da arada bir bakıyorsanız bu blog’un açıklamasında da yazdığı gibi daha çok Amerikan çizgi romanları ve süper kahramanlar hakkında olduğunu da biliyorsunuzdur. Bu post bir tür “Top 10” olmaktan öte kişisel olarak benim sevdiğim ve beğendiğim çizgi romanların listesidir. Peki bunu neden yazıyorum? İnanıyorum ki bu blog’u okuyorsanız ortak bir yönümüz var demektir. Dolayısıyla benim gözümden kaçan ve türkçesi bulunabilen iyi çizgi romanlar olduğu gibi belki sizin de gözünüzden kaçan bazı yayınlar vardır.  Belki bu postta birkaç tanesini bulursunuz. Okumaya devam et

Reklamlar

Frank Yemeğini Soğuk Sever

Wolverine’in oğlu Daken’ı severim. Bence son yıllarda Marvel evrenine kazandırılmış en önü açık karakterlerden biri. Ancak Marvel’da hepsinden daha çok sevdiğim bir adam varsa o da herhalde Frank Castle AKA Punisher’dır. Bundan bir süre önce Frank Castle, Daken tarafından gerçek manada parça parça doğranmış, Frank’den arta kalan parçalar Mobius ve yandaşları tarafından toparlanarak tekrar bir araya getirilmiş ve  Punisher, FrankEN Castle olarak  aşağıda göreceğiniz içler acısı hali ile yaşama geri dönmüştü:

frank

Daken “So called Bad Ass Punisher”ı öldürdüğünü sana dursun, Punisher’ın sadık takipçileri olan biz (ben ve diğer 4 kişiliğim) Frank’in canavarlar dünyasında geçen saçma sapan maceralarını sıkıntıyla ancak sabırla okumaya devam ettik. Biliyorduk ki gün gelecek Frank, kendisine güzel bir sofra kuracak, iyi bir menü hazırlayıp, yemeğini yavaş yavaş pişirecekti.  Sonunda da o soğumuş yemeği, afiyetle mideye indirecekti. Sonunda o gün geldi:

intikam

Önümüzdeki ay çıkacak olan Punisher #19 ile beraber Frank Daken zibidisinden intikamını almaya başalayacak ve biz de bunu sabırsızlıkla bekliyoruz.İçimin yağları eridi valla.

Marvel’dan Geriye Kalanlar

Yukarıda görmekte olduğunuz bu kaydadeğer koleksiyon benim çok yakın ve çok eski bir arkadaşıma ait. Kendisini Spider-Man pioneerı olarak tanımlayabiliriz. Peki bu resmi neden buraya koydum? Çünkü bu koleksiyon bize birşey anlatıyor: Bazı insanlar aynı türde olsalar bile o türe ait bazı spesifik şeyleri severler. Mesela tahmin edebileceğiniz gibi bu koleksiyonun sahibi olan Arda ismindeki arkadaş Spider-Man’i seviyor. Bu demek değil ki diğer çizgi romanları sevmiyor ya da okumuyor veya takip etmiyor. Zaman zaman ediyor evet ama adamın olayı Spider-Man. Ondan zevk alıyor.

Marvel Comics’in güncel olaylarını ve maceralarını takip ediyorsanız eğer Marvel’ın son büyük event’i Siege’in sonlandığını da biliyorsunuz demektir. Genel olarak bu macera hakkındaki düşüncelerimi dün yazdığım ve şurada bulunan post‘ta okuyabilirsiniz.

Siege, Marvel’ın Spider-Man dışındaki lokomotif dergileeri olan Thor, Avengers gibi dergiler içerisinde şekillenen bir macera. Yani Guns n’ Roses bir çizgi roman olsaydı Siege de muhtemelen Axl Rose olurdu.

Siege bu kadar büyük bir olay olarak lanse edilmesine rağmen öyle kötü, öyle ucuz çıktı ki yaşı 18’in üstünde olan birçok sadık Marvel okuyucunun kendilerini saygısızlığa uğramış gibi hissettirmiş olmalı. “2 senedir bunu mu bekliyorduk ya?” dedim ben.

Marvel evreninde bayrağı taşıyan yazar; Siege’in de yazarı olan uzun ve yıllardır çizgi roman piyasasının “taşaklı” adamlarından biri olarak rağbet gören Brian Michael Bendis (adamın tip süper aslında).  Ve önümüzdeki yıl da (hiç yoktan 6 ay boyunca) bu bayrak yine Bendis’te kalacak. Bu bence şu demek: marvel comics’in lokomotif dergileri yine yerinde sayacak, maceralar 15-16 yaşındaki oğlan çocuklarına fast-food tadında bir “ürün” olarak satılmaya devam edilecek. Yine her blog’da reklamı yapılan büyük olaylar yaşanacak ama büyük ihtimalle hepsi Siege gibi kolpa çıkacak.

Peki bu durumda Arda gibiler ne yapsın? Arda’dan öte “Hacı ben DC’den hoşlanmıyorum, Marvel daha güzel geliyor bana” diyen arkadaşlarımız ne yapsınlar? Herşeyden öncelikle Arda (ve kardeşi Kemal Can!) Siz Spider-Man okumaya devam edin, çünkü ben okumuyorum (kötü olduğundan falan değil sadece ben okumuyorum).

“Ben Marvel okuyacağım” diyen ama “Valla ya, bu Avengers saçmalığından ve bendis kolpalığından daral geldi” diyen diğer arkadaşlar için Marvel evrenine şöyle bir göz atalım; şu an ve önümüzdeki aylarda neler okuyabileceğimize bir bakalım:

Daredevil

Valla ne yalan söyleyeim geçen yıla kadar büyük bir Daredevil fanı değildim. Dikkat vererek tek okuduğum öyküsü türkçe de yayınlanmış olan Frank Miller ve John Romita Jr.’ın Korkusuz adlı eseriydi. Geçen yıl 500.cü sayısı yayınlanmış olan Daredevil’a bir şans vermeye karar verdim ve o gün bugündür her sayısını iple çekiyorum.

Dardevil Andy Diggle tarafından yazılıyor. Matt Murdock AKA Daredevil oldukça uzun süren bir değişim sürecinin belki de son aşamasında. Artık gizli kimliği halk tarafından biliniyor. Ancak bundan öte Daredevil Hand’in başına geçmiş durumda (Hand katil ninjalardan oluşan Japonya kökenli bir suç  örgütüdür. Daredevil başta olmak üzere Marvel evreninin herhangi bir köşesinden fırlayabilirler. neredeyse “unlimited resources” gibi bir özellikleri vardır.). Amacı ise Hand’i kendi istekleri doğrultusunda kullanabilmek. Ancak o o kadar kolay olacak mı belli değil. Ve ayrıca burada anlatılan hikaye Marvel’ın sıradaki büyük olaylarından Shadowland’e uzanacak gibi duruyor.   Her ne kadar anlatılan hikayenin kökleri, Daredevil’in onlarca yıllık geçmişine uzansa bile biraz dikkat verilerek okunursa eğer karmaşık gözüken bu hikayeye okuyucu rahatça dahil olabiliyor. Tam Marvel tarzı bence.

Daredevil’i merkez alacak ve Luke Cage, Punisher, Spider-Man gibi daha “ayak takımı” kahramanlar arasında geçecek olan crossover Shadowland: Dağılın Ule!!!!

Hikaye size çok orjinal gelmemiş olabilir aslında ama bence anlatımı çok iyi. Bu da bir çizgi romanı “iyi” yapmaya yeten 2 özellikten biridir. Diğeri ise tabii ki işin çizgi kısmı: Hikaye, Daredevil’da 10 üzerinden 7 ise (misal yani) dergideki sanat bence 10 numara. Özellikle 501-504. sayılar arasında degiye can veren sanatçı Roberto De La Torre muhteşem bir herif. Bence bir Batman hikayesi bu adama yakışırdı (belki de çizmiştir, araştırmadım).

Daredevil 504, Sanatçı: Roberto De La Torro

X-Men Cephesi

House of M’den beri X-Men’i takip etmiyordum (Oldukça popülüst bir davranışmış aslında). X-Men cephesinde son durum şu (Biliyorsanız diğer paragrafa geçin): Dünyadaki mutant sayısı 200’ün altına düşmüştür ve mutantların soyu tükenmek üzeredir. X-Men başta olmak üzere, uzun yıllardır mutantlara kök söktüren, mutant karşıtı gruplar da bunu fırsta  bilerek mutant ırkını tamemen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunların başını da aslında fazlaca “iy” programlanmış bir android olan Bastion çekmektedir. X-Men bir yandan bu faşistlerle uğraşırken bir yandan da o sırada Big Bad Boss Norman Osborn’a karşı da mücadele verir. Sonunda X-Men San Fransico açıklarındaki bir adaya yerleşir ve burayı Utopia diye isimlendirerek dünya üzerinde sağ kalmış hemen hemen bütün mutantlara bir sığınak olarak açar. Bütün bunlar olurken kimsenin beklemediği birşey gerçekleşir ve yıllar sonra mutant bir bebek dünyaya gelir. Bu kız çocuğu iki taraf tarafından da mutant ırkını kurtaracak bir mesih olarak adlandırılır.  Dolayısı ile herkes kızın peşine düşer. Kızı kurtaran Apocalypse’in hüküm sürdüğü, cehennem benzeri alternatif bir gelecekten gelmiş olan ve Cyclops’un (zaman yolculuğu dolayısı ile) ondan yaşça çok büyük olan oğlu Cable’dır. Cable bir asker olmasının yanısıra bir zaman gezginidir. Bebeği (Hope) alır ve onu kurtarmak ve büyütebilmek için gelecekteki “güvenli” bir zaman dilimine kaçırır.

Şu an X-Men evreni de kendi büyük event’ini yaşıyor. İsmi Second Coming. Cable ve Hope’un uzun süreden sonra gelecekten dönmesini konu alıyor. X etiketi taşıyan hemen hemen bütün dergilerde devam ediyor ve bence şu an piyasada süregelen en güzel maceralardan biri. Sonunda bir süprizle karşılaşır mıyız bilmiyorum ama henüz Marvel tarihinde sırat köprüsünü görmemiş karakterlerden biri olan Kurt Wagner, Hope’u kurtarmak için can veriyor. Hikaye bir aksiyon filmi şeklinde ilerliyor ve şu ana kadar temposunu gayet sağlam biçimde ve tutarlılıkla koruyor ve henüz yarısına gelmiş değil. Açıkcası güzel süprizler bekliyorum.

Aslında X-Men hakkında söylemek istediğim birçok şeyi Emre şu çok güzel post’unda zaten söylemiş. X-Men’e ne oluyor diye merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

X-Men’de değişim hat safhada. X etiketi taşıyan hemen her birey (sanırım X-Factor dışında) X-Men ve Utopia çatısı altında toplanmış durumda. Yok olmanın eşiğindeler ama Scott Summers AKA  Cyclops’un önderliğini kabul etmiş durumdalar. Buna Magneto da dahil. Utopia’daki mutantlar adeta Cyclops’un önderliğinde bir asker taburu gibi hareket ediyorlar. Cylops’un onlarca yıldır -her ne kadar liderlik vasfı hep ön planda tutulmuş olsa da- karakter olarak depresif, dramatik lider imajı çizse de, şu an tamamen nötr ve (hiç yoktan çizgi romanlarda) halkı için karar alan bir lider gibi davranıyor. Ve şu ana kadar da oldukça başarılı.

Ayrıca bu noktada X-Force’a da değinmek istiyorum. Cyclops tarafından kuruldu. Liderliğini Logan yapıyor. Bir nevi Black-Ops timi. varlığından üyeleri ve Cyclops dışında hiçbir X-Men bilmiyor. Buna Emma Frost da dahil. Cylclops’un emriyle ortalığı gayet kana bulabiliyorlar.  X-Force’un güzel yanı benim için görmek istediğim X elemanlarını bana hep görmek istediğim şekliyle göstermesi: Wolverine’i hakikaten o pençeleri hakkıyla kullanırken. Ya da (bu dergi içinde favaori karakterim olan) Archangel’ı ortalığı mezbahaya çevirirken görmek gibi. X-Men’de bir başka çok sevdiğim muhabbet ise Cyclops ve wolverine itiş kakışlarıdır. Tahmin edersiniz ki X-Force’da bundan da bolca bulabiliyoruz.

Derginin ilk maceraları çok da iştah açıcı olmasa bile Necrosha okuması zevli bir maceraydı. Şu an X-Force da Scond Coming içine dahil. Bundan sonra ne olacak kestirmesi zor ama bu derginin sayfalarında bolca insan ve mutant kanının dökülmeye devam edeceği kesin gibi.

Bunun yanında derginin sanatı da birçok çok satan çizgi romandan ayrı bir yerde duruyor. Karanlık ve kanlı atmosfere oldukça uygun. Tıpkı Daredevil gibi x-Force da çoğunlukla tek bir kişi tarafından çiziliyor, mürekkepleniyor ve boyanıyor:Mike Choi.

Scarface’i hatırlatan..

oldukça düşündürücü ve sofistike sahneler

Peki bunlar dışında Marvel’da neler var: Punisher Max kesinlikle okunmaya değer. Çok güzel suç, psikopatlık ve mafya öyküleri anlatıyor. Bunun dışında el ele yuürüyecek gibi duran (Dark) Wolverine ve Wolverine origins dergileri de tam gaz devam ediyorlar. origins geçtiğimiz ay başlayan macera ile sonuçlanacak ve sonlandıralacak gibi duruyor. Açıkcası Origins’i cilt halinde edinmek istiyorum (tabii finalinde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamazsam).

Veeee…. Sanırım bu kadar.Aklıma başka birşey gelmiyor. Şu aralar 2 sene önceki gibi olmasa da Iron Man gazlanıyor. Thor’un sinema filminin görüntüleri düşmeye başladı dolayısıyla Thor önümüzdeki aylarda epeyce fişeklenecek. Marvel’ın kozmik olaylarını hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman ilgilenmedim o yüzden yorum yapamayacağım. Hulk cephesi deseniz… Okumayı bırakalı birkaç ay oldu. Anlamsız derecede karmaşık ama bir yandan da bir o kadar laubali bir dergi grubuna dönüşmüş durumda.

Sonuçta Marvel’ın bence son zamanlardaki içler acısı durumu budur. Yazarlar mı, firma mı, editörler mi suçlu bilmiyorum. Çok da umrumda değil aslında. Ama yine de bazı fikirlerim var. Ama bir okuyucu olarak yukarıdaki dergiler hariç Marvel beni kes-mi-yor.

Marvel Universe Beyazperdeye mi Taşınıyor?

iron-man-2_pst2_720 Marvel Comics’in son dönem sinema uyarlamaları oldukça fazla olsa bile 7. Sanat açısından bakıldığı zaman bu filmlerin birçoğu vasat aksiyon filmlerinden öteye geçemiyor. Hatta Daredevil (Korkusuz) için vasat kelimesi bir iltifat gibi kalıyor. Ghost Rider’dan bahsetmek bile istemiyorum (bahsetmiş oldum). Ancak yine de Iron Man, Spider-Man gibi doyurucu sayılacak filmleri de göz ardı etmemiz gerekiyor.

Iron Man 2’nin trailer’ı bu hafta içi yayımlandı. Trailer’ı buradan izleyebilirsiniz. Bana biraz Matrix Reloaded’ın trailer’ını hatırlattı. Film hakikaten trailer’da gözüktüğü gibi olursa fanlar için bile doyurucu bir yapım olacak gibi gözüküyor. İzlemediyseniz izleyin.

Trailer’da benim dikkatimi çeken (War Machine hariç) 2 karakter var: Bunlardan biri Nick Fury. Eğer karakterin filmografisine bakarsak 3 tanesi henüz tamamlanmamış 5 farklı prodüksiyonda aynı oyuncu tarafından (Samuel L. Jackson) canlandırıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de Iron Man 1. Tony Stark ( AKA Iron Man)’e baktığımızda ise o da Robert Downey Jr. tarafından 4 farklı filmde canlandırılıyor. The Incredible Hulk’un son dakikalarına kadar izlediyeseniz, Robert Downey Jr.’ın Tony Stark rolünde General Ross’a Hulk’u altetmek için bir teklif götürdüğünü de izlemişsiniz demektir. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme (Tembel ve Soğuk Pazar günü remix)

Punisher Max #01‘in çizim tarzı aslında benim çok da sevmediğim bir tarz. Bakıyorsunuz; rahatsız edici bir tarafı yok ancak ilginizi de çekmiyor. “Sıradan bir çizgi roman sayfası” diye düşünüyorsunuz (hoş aslında haklısınız da). Bir yandan da bu tip bir çalışmayı daha önce onlarca kez gördüğünüz ve diğerlerinden çok da bir farkı olmadığı duygusuna da kapılıyorsunuz ki bu aslında ilk hissiyatınızın devamı ve evet: Bunda da haklısınız. 80’lerden hatta 70’lerden beri bu tipteki çizimleri onlarca kez gördünüz. Dolyaısıyla çizerinin kim olduğunun da çok bir önemi yok. Sonuç olarak Punishermax #01’i çizim açısından çok beğenmedim ancak hikayedeki ciddiyet ve ileriki sayılarda  bir kan davasına dönüşeceği belli olan Wilson Fisk (Kingpin) – Frank Castle kapışmasının doğuşunu izlemek heyean verici. Fisk buralarda bir yerlerde göreceğiniz birkaç kareden sonra kendine epey küfür edecektir eminim ki. Max sıradan Marvel evrenine nazaran daha çok yetişkinlere hitap eden ve normal Marvel evrenine göre hikayeler içerisinde ya hiç ya da çok az süper gücün/sihrin barındığı bir mekan. PunisherMax #01 de zaten ne karakter ne de konu olarak bunları barındırıyor. Eğer yeni bir seriye başlamak istiyor ama klişeleşmiş süper kahraman “dan-dunun” da biraz uzakolsun istiyorsanız PunisherMax bu manada (mafyalı, silahlı, kanlı) bir seçenek olabilir. Ayrıca Max’teki Frank Castle/Punisher, normal Marvel evrenindeki versiyonundan çok daha psikopat ve hastalıklı gözüküyor. Sözde kötü adam Kingpin. Ancak eğer olay good bad ugly ise, ugly wilson fiks, bad ise Frank Castle. En çok hoşuma giden kapak da bu ayrıca. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme

Bir itirafta bulunuyorum: Bu Haftalık İnceleme’ler tagli postlar biraz deneme yanılma şeklinde oldu. Çünkü geçen hafta şunu yapacağım bunu yapacağım diye atıp tutmuşum ama samimi konuşmak gerekise ÇR’ları başka birinin yarattığı bir formata göre incelemek beni kastı. Kafama göre gideceğim. Buyrun: The List: Punisher Yayıncı: Marvel Puan: 4/5 Tadı: Kötü bir yemeğin üstüne yenilen güzel bir tatlı gibi. (Spoiler İçerir)

List’in bu sayısı beni şaşırttı. Bu sayıda yaşanan olaylar Marvel’ın şu aralar major event’i olan Dark Reign’in gidişatını doğrudan etkileyecek biçimde değil (ya da öyle mi?). Bu da acaba “ben en baştan beri bu The List serisini yanlış algılayıp o yüzden mi beğenmiyorum?” sorusunu getiriyor. Norman SHIELD’ın başında geçip SHIELD’ı HAMMER yapıp dünyanın en güçlü adamına dönüştükten sonra, Frank Castle (AKA Punisher) ne kadar vahşi ve acımasız olsa da delikanlı bir adam olduğu için Norman’ı öldürmeye karar verir ve Osborn’a bir suikast düzenler. Ancak bu cesur plan Sentry sayesinde -tabir-i caizse eğer- Frank’in elinde patlar. Üstüne üstlük bu olaydan sonra Osborn da Frank’i öldürmeye and içer ve onu kara listesine yazar. The List: Punsiher da Osborn’un kara listesindeki bu maddeyle iligi. En sevdiğim çizerlerden biri olan John Romita Jr. tarafından çizilmiş. Norman acımasızca bütün bir HAMMER’ı Frank’in üstüne salıyor ancak Frank kısmen paçayı kurtarıyor… Derken  Norman polislerin yılların psikopatı Punisher’ı karşısında çaresiz kaldığını anlıyor ve, Daken’ı Frank’in peşinden gönderiyor. Uzun ve kanlı bir kapışmadan sonra Daken gerçekten de Frank’in önce kollarını sonra bacaklarını keserek kafa ve gövdenen oluşan bir torsoya dönüştürüne kadar parçalara ayırıyor. Ama yine de Frank iş o noktaya gelene kadar Daken’ı anasından doğduğuna pişman ediyor ve kafası vücudundan ayrılana kadar Daken’ın suratına tükürürcesine bakmayı da bırakmıyor.

List’in bu sayısını okumak oldukça keyifliydi. Okuyucuyu yormadan oldukça güzel ve kanlı biçimde neredeyse sırf aksiyondan ibaret bir sayı. Frank ölüyor ancak Marvel Punisher’ı bu kadar kolay bırakmaz  ve nitekim de bunu hiç gizlemeyerek okuyucuya preview şeklinde gösteriyor. Hikaye gerçekten abuk subuk yönlere sapacak gibi. Ancak iyi manada:) Çizer Romita Jr.’ı her ne kadar beğensem bile sanki biraz baştan savma gibi geldi bu sayı. Tek eksiği budur. Onun dışında herşey ok.’dir.


Hulk #16 Yayıncı: Marvel Puan: 1.5 /5 Tadı: 3 öğün aynı yemeği yiyip, 4. öğünde de aynı şeyi yemek gibi

Hulk, yani dergi olarak Hulk, yani şu yanda 16. sayısının kapağını gördüğünüz dergi bizim eski yeşil dev Bruce Banner’dan öte (hiç yoktan şimdilik)  kimliği ve tam olarak ne peşinde emin olamadığımız gizemli Red Hulk ile ilgili. Red Hulk, Hulk dergilerine bence hareket getiren bir karakter. Ancak bu hareket artık biraz sünmeye başladı. 16 sayıdır yani 1 yıldan daha uzun bir süredir bu herifin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Tamam, iyi hoş ama artık biraz kabak tadı vermeye başladı. Hani serinin çizimleri zaten ciddiyetten yoksun ama artık bir okuyucu olarak konun da biraz ilerlemesini istiyorum. Ya da birkaç ipucu versin  ne olup bittiğine dair ama yok. Red Hulk’un saftirik ve “insanı” bir tarafı olduğunu görmemiz dışında hala bir numara yok desem çok da acımasızca olmayacaktır. Bu sayı boyunca genel olarak Red She-Hulk ve Red Hulk arasındaki konuşmalarla geçiyor. İkisini de kim ve ne peşinde olduğunu bilmiyoruz hatta ikisi de birbirinin kim olduğunu bilmiyor zaten. İlk sayfalardaki geçen sayıdan devam eden aksiyonu saymazsak eğer bütün sayı bundan ibaret. Ancak konuşulanlar pek dişin kovuğunu dolduran cinsten konular da değil… En son sayfada çıkan “süpriz” finali saymassak. Her ne kadar “süpriz” olsa bile belki de fazlaca zorlama olduğu için bir süprizin yapması gerektiği gibi beni şaşırtmadı. Eğer dergi bu yavaşlıkta ilerlemeye devam ederse Red Hulk’un kim olduğunu ancak 3 sene sonra öğreneceğiz.

The Punsiher #10 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Öğlen yememği yemeyip akşam yemeğinde iskender yemek gibi

Punisher’ın 10. sayısı The List: Punisher’dna hemen önceki olayları konu alıyor. List’i okuduktan sonra Punisher cephesinde ne olup bittiği merak ettim ve 10 sayıyı da biraz araştırmayla buldum ve okudum. Yazar Rick Remender oldukça iyi bir iş çıkarmış bence. Kapağının rsimleri buralarda bir yerlerde olacak olan 10. sayıyla noktalanan  ve bu maceranın “aftermath”i sayılabilecek The List ile eğer yukarıdaki review’u okuduysanız Frank Castle’ın Daken tarafından rosto gibi doğrandığını da okumuşsunuzdur. Bu 10 sayılık macera Black Hawk Down ya da Phone Booth’u izlemek gibiydi. Punisher’ 1’de Frank belki de biraz boyunun ölçüsünü aşarak MU’nun en güçlü adamı Norman Osborn’a Sentry tarafından engelenen, başarısız bir süikastlik girişiminde bulunuyır. Nowmon’un şu aralar MU’da Kingpin’in koltuğunda oturan (ve ondan çok daha ürkütücü ve güçlü olan) The Hood’u Frank’in peşine takıyor ve olaylar tıpkı Black Hawk Down gibi; bir kopuyor.. ta ki Frank Daken tarafından öldürülene kadar. Ancak dediğim gibi List sayısını bir aftermath olarak görebiliriz çünkü belki de Frank’in tüm insanlığı ile bağlantısını kopardığını 10. sayıda görüyoruz (her ne kadar %100 emin olamasak bile). Ancak tıpkı ismi gibi 10. sayı Frank Castle’ın tüm MU için potansiyel bir ceza olabileceğini gösteriyor. Bence buradaki olay10 sayı süren karşıklı bir insan avı olsa bile Hood tarafından en “mahrem” noktalarına kadar zorlanan Punisher’ın bütün MU’yu gözünü kırpmadan yok edebilecek bir delilik potansiyeli olduğunu anlatıyor. Çizer de bunu çok güzel yakalamış. Resimlere bakarken bana Frank’in nefretini, hısını ve vahşetini müthiş biçimde hssettirdi deseme abatmış olurum bilmiyorum. Çok lezzetliydi.


Spider- Man: Anti-Venom #2 (of 3) Yayıncı: Marvel  Puan: 2.5/5 Lezzet: Yoğurt gibi

Venom ve dolayısıyla Eddie Brock, sanırım 92 yılları civarında muhterem şahıs Todd McFarlene tarafından yaratılmış, belki McFarlene’in yazarlığından ileri gelen belki de hakkaten ürkünç ve tehliklei olduğu için o güne kadar Spider-Man’in  gördüğü en büyük belaydı. Neyse durumlar değişti. Brock kendi venom’unu oluşturmuş bir şekilde. Anti-Venom ya da White-Venom olarak geçiyor. Bana  görünüş ve hatta yetenek olarak yine McFarlene’in yeni karakteri Haunt’uı andırıyor. Bu hafta Punisher haftası mıdır yoksa benim bilinçaltımın random seçimleri mi beni Punisher’a götürdü bilmiyorum ama her okudğum şeyin altından (aslında altında demek yanlış ne de olsa 2 dergi zaten Punisher) Punisher çıkıyor. (Gerçi Dalily Scans’t hakkaten Punisher haftasıymış. Daily Scans’ı da atrtık kendime saklamak yerine blogroll’a link olarak koysam iyi olacak.) Anti-Venom#2 meksikalı gangsterle Anti-Venom arasında geçen, bolca Punisher sosuna batırılmış bir kızartma, pardon kapışma. Anti-Venom’un dedesinin kötülük dolu, Frank Castle’ın zaten deli bir seri katil ve Meksikalı gangsterlerin de meksikalı ganster olduğunu düşünürsek ve bu 3 “subject”i alıp olayın ilk 1.5 sayısının geçtiği gibi daracık bir mekana koyarsak  elimize ne geçer: Doğru bildiniz; şiddet, küfür, tehdit, vahşet. Aynen de böyle oluyor zaten. Gerçekleşen olayların çok ciddi bir tarafı yok, daha çok Punisher ve Anti-venom hem birbirlerini hem de çevredekileri parçalarına ayırsınlar diye yapılmış 3 sayılık bir mini-seri. Okurken çok heyecanlanmadım, ya da birşeyleri merak etmedim hatta öykünün finali bile daha ilk sayının ilk karelerinden belli gibi  ancak genel olarak yine de okuması zevkliydi. Öğleden sonra 2 öğün arasında yenilen bir çanak sade yoğurt gibi..


Ultimate Comics: Avengers #03 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Sinemada ağzınıza “daha çok daha çok” diyerek tıkıştırdığınız patlamış mısır gibi Benim cahilliğimmiş… Bu seriden “ne güzel yapmışlar ya” anafikriyle bahseden bir post daha önce atmıştım. Orda da şöyle demişim: “bir yandan sürükleyici, bir yandan da beylik ve dramatik laflardan uzak akıcı aksiyon dolu klasik bir çizgi roman hikayesi. Üstüne üstlük, hikaye normal marvel evreninden de oldukça farklı yerlere sapmaya hazırlanıyor gibi.”

Cahilliğim de burdan kaynaklanıyor zaten. Meğersem serinin yaratıcı ekibi Civil War’u ve Old Man Logan’ı yaratan ekipmiş (Old Man Logan kıyamet sonrası Mad Max vari bir gelecekte geçen bir “Logan” öyküsü. Tadı aileyle yılda bir yenilen her türlü lezzetli akdeniz yemeğinin bulunduğu bir balık sofrası gibiydi). Yazar Mark Millar bence aslında biraz asi bir yazar. Karakterleri neredeyse “yok etmeyi” seviyor diyebilirim. Civil War’u çok takip etmedim (o dönemler ÇR’lara bir süre ara vermiştim.) Ancak konu itibariyle bütün SK’lkarın amerikan hükümetine gerçek kimlikleriyle kayıt yaptırmalarını gerektiren bir kanun çıkarılması ve bunun karşısında ikiye bölünen Marvel evreni idi (Cap. Amrica’nın maskeli tarafta olması bence ilginçti). Civil War önemli bir seri / olaylar silsilesi çünkü Marvel Evrenin’de bundan sonra gerçekleşecek olaylar Civil War’un sonuçları tarafından yaratılan kurallar içerisinde olmak zorunda. Yani demek istediğimn Cival War ile yazar Millar aslında hiçbir fizik kuralının olmadığı, hayal gücü ile herşeyin mümkün olacağı bir dünyanın “yasalarını” kısmen de olsa değiştirmiş, baştan yazmış oldu. Ultimate: Avengers’da gördüğüm şey ise yine daha önceki post’um da bahsettiğim gibi bildiğimiz Marvel karakterlerinin artık o bildiğimiz Marvel karakterleri olmayışı. Bu ekibin yarattığı dünyalar her taşın altından SK fışkıran Marvel evreninden biraz daha farklı kokuyor. Karakterler klasik versiyonlarının güçlerine ve adlarına sahip bambaşka insanlar gibi. Ne Fury bildiğimiz Fury ne de War Macine ya da Wasp. Kahramandan öte insan üstü yeteneklere sahip “para kazanmaya” çalışan tipler gibiler. Dolayısıyla hareketleri de bu yönde şekilleniyor. Son olarak eklemek istediğim birşey daha var: Old Man Logan ve Ultimates Comics: Avengers’da gördüğüm bir özellik bu. Bütün olaylar (aksiyon, dramatik sahneler, aşk sahneleri ve çok daha fazlası olsun) aslında resimlerle anlatılıyor. Asla bir düşünme balonu ya da 3.bir şahsın ağzından anlatılan kare bir kutucuk görmüyorsunuz. Çok güzel yazılmış olan bu hikayeler kelimelerden öte resimlerle anlatılıyor. Bu ekibin ürünleri kişisel zevkime ve sanırım kafamdaki çizgi roman tanımına çok yakın bir yerde duruyor.