X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Marvel ve İtin Arka Tarafı

Son zamanlarda çizgi romanlarla ilgili yabancı blogları pek takip etmiyorum. Bunun birkaç nedeni var; İlki kişisel iş yoğunluğum. İkinci ve daha önemli olanı ise çizgi romanların kendilerini takip etmemem (daha mı önemli?:S). Bildiğiniz üzere yaklaşık üç ay önce DC bütün dergilerini “sıfırladı”. İyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyorum çünkü birkaçı dışında hiçbir derginin yeni sayısı beni heyecanlandırmıyor ve takip hissi yaratmıyor. Tabiiki bu yeni DC dergilerinin kötü olduğu manasına gelmiyor. Haşa birçoğu çok iyi. Ancak benim ilgi alaka duyabilmem için “kahramanlarla” tanışma faslının bitip biraz daha DC mitinin yerine oturması gerekecek sanırım. DC böyleyken böyle. Peki Marvel’a ne demeli?

Son zamanlarda gerek bloglarda gerekse de twitter’da yaptığım birkaç sözüne güvenilir arkadaşla girişilen muhabbetlerde hep aynı konu açılıyor: Marvel bok gibi! Ve buna neredeyse sonuna dek katılıyorum. Peki neden Marvel “bok” gibi. Benim açımdan bunun birkaç nedeni var:

Marvel’ın bu kötüye gidişi bir süpriz değildi. Bundan birkaç sene önce özellikle Dark Reign ile görülebilir işaretlerini vermeye başlamıştı. Herşeyden önce sorunların en büyüğü Marvel’ın dergilerini pazarlama stratejisi. Bu strateji içerisinde Marvel’ı deneyimli okurlar için sıkıcı bir yayınevine dönüştüren birkaç öğe var. Bunlara bir göz atalım:

  • Teaser: “Teaser” ya da “sneak peak” kavramı bana göre günümüz çizgi roman anlayışını yerle bir eden ve okuyucunun bütün keyfini kaçırarak heyecan duygusunu yok eden en önemli etken. 1960’ların sonlarına kadar çizgi romanlardaki olaylar tek sayı içerisinde başlar, gelişir ve biterdi. 60’ların sonunda Uncanny X-Men ile beraber “To be continued..” kavramı da çizgi romanlara girmiş oldu ve dönem için bu büyük bir mihenk taşıydı. Bundan böyle  hemen hemen hiçbir macera tek sayıda son bulmadı. Tek sayılık maceralarının sonunun gelmesi çizgi romanların da dramatik yönden önünü açtı. Artık karakterlerin de, olayların da gelişimlerini sürdürebilmeleri için 32 sayfadan çok daha fazla “zamanları” vardı. Ve bu günümüze kadar böyle devam etti ve hala da etmekte.
    Peki gerçek manada bu “to be continued..” o çok severek takip ettiğimiz kahramanların yaşamlarında ne kadar etkili oldu? Aslına bakarsanız hemen hiç. Çizgi roman işinde yeni değilseniz ya da elinize alıp eski çizgi romanları biraz karıştırmışsanız tabloyu da gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Derginin kapağında örümcek adam bir düşmanla savaşmaktadır ve zor durumda kalmıştır. Çizgi roman’ın altbaşlığı da “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtopot’u durdurabilecek midir?”. Sorunun cevabı için çizgi romanı okumaya gerek yoktur. Elebette ki Dr. Ahtapot’un hain planları Örümcek tarafından durdurulacak, son sayfada da Peter ve May Hala’sı afiyetle güle oynaya akşam yemeklerini yiyeceklerdir.
    Diğer yandan “To be continued..” ile beraber kapak alt başlığı artık derginin sonunda yer almaya başlamış ve “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durdurabilecek mi?… Cevap gelecek sayıda” olarak değişmiştir.
    Eğri otturalım doğru konuşalım. “Superman’s Death” e kadar kimse biricik kahramanının  başına birşey geleceğinden şüphe etmiyordu. Dolayısıyla her ne kadar “to be continued..” kavramı okuyucuyu heyecanlandırsa bile sonuç hep aynıydı. Ancak yine de sanırım çizgi romanın benim için açıklanamayan çekiciliği de hep burada olmuştu: “Lan acaba hakkaten Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durduramazsa?…”
    Evet eski bir çizgi roman okuyucusuyum ve evet örümceğin çoğu  zaman Dr. Ahatapot’u yeneceğini ve dünyayı bir kez daha kurtaracağını adım gibi biliyorum ancak işte yine de “to be continued..” daki bilinmezlik belli belirsiz beni ve her okuru etkilemiştir diye düşünüyorum.
    Marvel’ın son yıllardaki teaser’ları ise bu küçük heyecan duygusunu okurdan çaldı. 6 sayı sürecek bir maceranın reklamları, söyleşileri, karakalem çalışmaları, konusu hakkında ipuçları gümbür gümbür bütün internet alemini dolduruyor. Sonunda macera çıkıyor.Okumaya başlıyorsunuz. 1. sayı 1. sayıdır. Gerçekten çok kötü değilse eğer bir okuyucu olarak bu sizi çok etkilemez. 2. sayı çıkar onu okursunuz, işler heyecanlanmaya başlar “lan” dersiniz “Bu macera hakkaten reklamı yapıldığı kadar var sanırım.” Acayip bir finalle 2. sayı noktalanır. 3. sayıyı çocukca bir heyecanla beklemeye başlarsınız. Derken nette dolaşırken o an okumakta olduğunuz maceradan bir sonraki maceranın reklamları ile karşılaşmaya başlarsınız. “O da ne? Eeeee..bir bok değişmemiş. Aynı tas aynı hamam” Velhasıl bunu zaten biliyorduk. Evet yüksek ihtimalle Örümcek Adam yine Doktor Ahtapot’u yenecekti ancak ey Marvel… O aptal teaser’larınla hem benim “to be continued” keyfiminin içine ettin, hem aşağı yukarı o an okumakta olduğum maceranın sonunu söyledin ve ayrıca beni aptal yerine koydun. O saatten sonra neden okuyum ki ben bu macerayı. Yakın zamanlardan bir örnek vermek gerekirse: X-Men’in kendi içerisindeki ayrılığını anlatan Schizm event’i sürerken bir sonraki X-Men dergilerinin reklamları henüz Schizm 3. sayısına ulaşmadan yapılmaya başlanmıştı. Tamam Schizm’de neler olacağını zaten biliyorduk (ki bu da Schizm’in “teaser” ve raklamları sayesinde olmuştu) ancak artık Schizm’in sonucunda da ne olacağını biliyorduk.. Basit bir zevkim vardı Marvel. Onu da elimden aldın.
  • Team-Up: Wolverine, Deadpool ve Spider-Man bu sorunun başını çekiyor. Ancak sadece başını çekiyor çünkü bu sorun bütün Marvel evrenini bir şekilde ele geçirmiş durumda. Ancak yine de bu üçü üzerinden yürüyecek olursak: Evet üçü de iyi karakterler.Evet üçünü de okumayı seviyorum. Ama ben Spider-Man okumayı seviyorum. Ben Deadpool okumayı seviyorum. Ben Wolverine okumayı seviyorum. Hayır ben devamlı olarak Spider-Man vs. Deadpool, Wolverine & Spider-Man, Team-Up: Deadpool & Wolverine okumayı sevmiyorum.
    Yine çizgi romanların basit doğasına dönelim: Batman okurken kimleri görmeyi beklersiniz: Robin, Nightwing, Alfred, Gordon, Joker, Two-Face, Poison Ivy… gider. Evet sevmediğiniz birkaç yan karakter ya da düşman muhakkak ki vardır ancak Batman’i sadece Batman için değil düşmanları ve yandaşlarıyla “Batman ailesi” için sever ve okursunuz. Ve aynı şekilde Brainiac’ı sevmenize rağmen Lex’i, Lois’i ve Jimmy’i sevmediğiniz için de Superman’i okumazsınız. Tercih meselesidir. Marvel tarafında ise kurgusal evren o kadar laçka bi hal aldı ki bazı zamanlar “lan ben hangi dergiyi okuyorum?” diye bile düşenebiliyorum. Bilimkurgu temasının ön planda olması gereken X-Men vampirlerle kapışıyor, yukarıdaki üçü zaten her taşın altından fırlıyor, Avengers deseniz kadro belli değil, neyi kovaladıkları neyle savaştıkları belli değil. Demek istediğim “dergi ailesi” ya da “kahraman ailesi” gibi bir kavram kalmadı. Bütün dergilerde bütün karakterler sanki konfeti tanecikleriymiş de öylesine fırlatılmış gibi karşımıza çıkageliyor. Artık “ben bu kahramanı ve bu dergi ailesini seçiyorum” gibi bir seçim hakkı kalmadı. Hayır illaki örümceğin yanında zart zurt kahramanı bu ay olmasa bile en geç öbür ay okumak zorundasın. İstemiyorum kardeşim. Kingpin’i verin bana. Jonah Jameson’ı, Yeşil Cin’i verin.
    Bu durumun bir diğer yan etkisi de çizgi romanların inandırıcılığını kaybettirmesi. Çizgi romanlarda “mantık” ya da “inandırıcılık” aramak bazınıza saçma gelebilir ancak yine Batman dergisi okuyorsanız eğer büyük ihtimalle bir şekilde olayların Gotham’da geçtiğini, dergi bir şekilde (çizimleriyle olsun, havasıyla olsun, karakterleriyle olsun) size hissettirir. Öteki taraftan bundan bir 10 sene önce Spider-Man’in de Manhattan gökdelenleri arasında dolaştığına bir şekilde inanırdık. Şimdi ise bu “kimin eli kimin cebinde” durumundan dolayı Marvel dergilerini okumak “normal insanların” olmadığı nüfusun sadece “süper kahramanlar” ve “süper kötülerden” oluştuğu bir kurgu izlenimi bırakıyor insanda. Ve bu da ister istemez şuna çıkıyor: “E madem normal insanlar yok bu süper kahramanlar kimi kimden kurtarıyor?..”
  • Büyük Olaylar ve Status Quo: Peki arada hiç mi güzel şey olmuyor Marvel cephesinde? 60-70 tane dergi çıkınca illa ki güzel giden birşeyler de oluyor. Son dönemlerdeki en ilginç olay bence X-Men cephesinden gelmişti: Utopia. Marvel evreninde House of M sonucunda soyları tükenme tehlikesi karşısında kalan mutanların Cyclops önderliğinde San Fransisco açıklarında Magneto’nun denizen dibinden çıkararak bir “mutant sığınağına” çevirdiği Astreoid M’i kendilerine ev yaparak bir arada kalma çabalarını okuduk. Ve bana sorarsanız bu olması gerekendi. Bu olay sonucunda bir önceki maddede anlattığım “dergi grubu” mantalitesinin yavaş yavaş geri geleceğini umut etmiştim. Çünkü bütün bir zemin hazırdı. Ancak sonra yine Schizm çıkageldi X-Men kendi içerisinde “yoktan” bir nedenle kavgaya tututuştu )ki bu kavga o zamana kadar gayet mantıklı biçimde giden X-Men dergi grubu için bir faciaydı-Bu konu ile ilgili güzel bir yazı: http://justan0therg33k.wordpress.com/2011/11/03/x-menin-ic-savasi/ ) ve başladığımız noktaya dönmüş olduk.
    Peki bunun nedeni nedir? Tembel yazarlar mı? Durmadan daha fazlasını/ daha büyüğünü isteyen tüketici kesim mi? Bir derginin “iyi” olması için durmadan büyük olaylara, sonu gelmez teaslerlara, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tadında sloganlara mı ihtiyaç var? Aslına bakarsanız bu yine ilk madde ile iligli. Marvel’ın editörü, baş yazarı zartı zurtu her kim ya da kimseler insanların bunu istediğine inanıyorlar; yani büyük olaylar, sloganlar vs. vs. Ancak bana kalırsa her sanat ya da tüketim malzemesinde olduğu gibi insanların %90’ının ne istediği çok önemli değildir. Önemli olan geriye kalan ve birşeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veren %10’luk kesimdir. Elinizde yılların örümcek adamı varsa eğer 10 çizgi roman okuyucusundan 9’una bunu satacağınız zaten garantidir. Ancak sizi başarılı kılan; kalan o tek kişiye de onu satabilmektir. Ve şu anki durumda diyeceğim odur ki: “Sağolun ama ben örümcek adamı bu ay pas geçeceğim.”

Türkçe baskısı bulunan ve okumanız gereken birkaç çizgi roman

Aşağıdaki liste sanırım en çok sevdiğim (türkçe baskısı bulunan) çizgi romanların listesi. Postu yazmaya başlamadan önce “okumanız gereken ilk 10” ya da “ilk 5” gibi haavalı bir başlık düşünmüştüm ancak işi daha kişisel düzeyde tutmaya karar verdim. Çünkü öbür türlü işin içine henüz okumadığım bir sürü çizgi roman ve Türkiye’de çizgi romanın bence esas yüzünü oluşturan ve benim Nathan Never ve Dylan Dog dışında çok az alakamın bulunduğu İtalyan çizgi romanları giriyordu. Ben de boyumun ölçüsünü biliyim dedim.

Eğer Ava Giden Avlanır’ı düzenli okuyorsanız ya da arada bir bakıyorsanız bu blog’un açıklamasında da yazdığı gibi daha çok Amerikan çizgi romanları ve süper kahramanlar hakkında olduğunu da biliyorsunuzdur. Bu post bir tür “Top 10” olmaktan öte kişisel olarak benim sevdiğim ve beğendiğim çizgi romanların listesidir. Peki bunu neden yazıyorum? İnanıyorum ki bu blog’u okuyorsanız ortak bir yönümüz var demektir. Dolayısıyla benim gözümden kaçan ve türkçesi bulunabilen iyi çizgi romanlar olduğu gibi belki sizin de gözünüzden kaçan bazı yayınlar vardır.  Belki bu postta birkaç tanesini bulursunuz. Okumaya devam et

Marvel Kronolojisi Hakkında

Bir süre önce Modern Marvel Kronolojisi isminde bir yazı dizisine başlamıştım. İçeriği; Marvel evrenin son 7-8 sene içerisinde geçirdiği değişimin önemli olaylar silsilesine dayanarak bir özetini çıkarmaktı. Ancak benim üşengeçliğim dolayısı ile devamı gelmedi. Aslında bu post dizisndeki son olay olan Planet X‘ten sonra gelen New Avengers yazısı kısmen hazırdı ancak bazı güzel gelişmelerden sonra bu yazı dizisini şimdilik askıya almaya karar verdim.

Gerekli Şeyler yayınları Eylül 2010’dan itibaren çıkaracakları ciltlerin listesini yayınladı. Bu listede, benim yazı dizimin içerisinde olan birçok kitap da mevcut. Dolayısıyla bu maceraları yeni okuyacak okurların heyecanını kaçırmamak adına Modern Marvel Kronoloji’si isimli yazı dizisini şimdilik rafa kaldırıyorum.

Artık gerekli Şeyler bu kitapları bastıkça, “inceleme” başlığı altında bol bol bahsederiz.

İç Savaş (Marvel / Hoz Comics)

içsavaş

Marvel İç Savaş’ı 2006-2007 yılları arasında gerçekleşen ve Marvel sürekliliğini hemen her yönden etkileyen event’in ve bu event’in odak noktasını oluşturan  7 sayılık mini-serinin ismi. 2010 Nisan ayında da Hoz Comics tarafından -opening shot’ı da sayarsanız eğer- 8 fasikülün toplandığı tek bir cilt olarak orjinaline uygun ve gayet kaliteli biçimde türkçeye kazandırıldı.

İç Savaş, TV’de kendi reality şovlarına sahip olan New Warriors adlı, yaşları nispeten genç  ve güç düzeyleri B ya da C sınıfı olarak değerlendirilebilecek bir süper kahraman takımının, birkaç ay önce hapishaneden kaçmış bir süper kötü topluluğuna, programlarının yeni bölümü için saldırması ile başlıyor. Sorun şu ki saldırdıkları tipler New Warriors’a göre biraz daha oturaklı ve güçlü adamlar ancak New Warriors onları süpriz bir saldırı ile gafil avlayabileceğini düşünüyor. Ancak plan umulduğu gibi gitmiyor ve Nitro adındaki süper kötünün kendini havaya uçurmasıyla ufak boyutta bir mahalle yok oluyor ve bunun sonucunda çoğu çocuk 900 civarında sivil ölüyor. Bu olay Stamford faciası olarak adlandırılıyor.

Stamford faciası aslında Marvel sürekliliğinde o güne kadar yaşanmış bazı olaylarla birlikte bardağı taşıran son damla oluyor. Goliath’ın sözleri durumu çok güzel bir şekilde özetliyor: “Bu olaydan sonra izleyecekleri sadece mutantlar olmayacak. Philedlphia bombalandıktan, Hulk Vegas’ı çöplüğe çevirdikten, Wolverine bir ara başkanı öldüremyi düşündüğünü söyledikten sonra  bardağı taşıran son damla bu olacak. Bu cadı avının  sadece başlangıcı tatlım, peşimizden tırmıklarla ve meşalelerle gelecekler.”

Okumaya devam et

Ya Hank Pym’e de film yapılırsa?

Müzik gruplarında “frontman” denilen bir kavram vardır. Frontman, o grubun üyelerinden biri olmasına rağmen grubun ismi söylenince akla gelen isim, yüzdür. Konserlerde ortada durur, kliplerde en çok onu izleriz,  genellikle şarkıları o söyler, röportajlarda o konuşur vs.

DC Comics bir müzik grubu olsaydı eğer frontman’leri kimler olurdu diye sorsak herhalde her 10 çizgi roman okurunun 9’undan aynı cevabını alacağımızı tahmin ediyorum:

trinity

Dc Comics bir firma olarak yukarıdaki şu 3 işareti taşıyan 3 kahramanı hep el üstünde tutmuştur. Batman ve Superman zaten Dc’nin lokomotif dergileridir. Wonderwoman’ın onlar kadar sattığını veya geniş bir ürün yelpazesine sahip olduğunu zannetmiyorum ancak “fikirsel” olarak bu 3’ü ayrılmaz bir ailedir.

Marvel evreninde ise durum biraz daha farklı. Herşeyden önce Marvel’ın frontmanleri arasında bir köşede hep Örümcek Adam var. O cepte. Örümceğe göre daha genç bir kahraman olsa bile  Wolverine’i de onun yanına alabiliriz. Etti ikiii. Bu ikisi sağlam karakterlerli dolayısıyla diğer kahramanlarının önüne geçseler bile bütün bir Marvel evreninin liderliğini üstelenebilecek kişilik yapılarına da sahip değiller. Dolayısı ile bu ikisi her ne kadar lokomotif kahramanlar olsa bile Dc’nin Trinity’sine bir cevap olmaları pek olası değil. O zaman kim olabilir? Okumaya devam et

Modern Marvel Kronolojisi 1: Avengers Disassembled (Brian Bendis, David Finch)

Konu: Magneto’nun kızı, eski mutant terorist, mümkün mertebe uzun süreli Avenger Scarlet Witch delirir. Herkes delirebilir ancak deliren kişinin gerçekliği manülpüle etme gücü varsa bir dur demek lazım. Scarket Witch’in delirmesi 3 intikamcının ölümüne yol açar. Zaten hem kendi içerisinde hem de dış dünyadan baskı gören Avengers bu olayın sonucunda dağılır.

Önemi: Bronz Çağından beri süregelmekte olan ve artık kemikleşmiş tabir edilebilecek Avengers’ın sonu gelir. (Thor, Kaptan Amerika, Demir Adam, Hawkeye, Scarlet Witch)

İyi tarafları: Konu aslında güzel. Koskoca Avengers’ı dağıtmak hem cesaret isteyen hem de değişik bir hamle. Avengers’ın Marvel evreni içerisinde ne kadar büyük bir yeri olduğu göz önüne alınınca, dağılmasıyla beraber birçok olasılık hem okuyucuya hem de yazara/çizere  göz kırpmaya başlıyor. Hikayede çok fazla diyalog olmasına rağmen, bu diyaloglar okuyucuyu çok sıkmıyor. Süper Kahramanları elleri kollar bağlı, paranoyaklaşmış vaziyette okumak oldukça zevkli.

Çizer David Finch kendisinden çok da bahsedilmeye gerek olmayan bir sanatçı. Finch Hem Avengers gibi aşırı popüler bir çizgi romanı taşıyabilecek kadar klasik standartlara bağlı bir çizer hem de çalışmalarını görünce imzaya bile bakmadan direk olarak “Bu çizim David Finch” diyebiliyorsunuz. Bence hangi sanat dalında olursanız olun en önemli özelliklerden biri budur. Ayrıca kişisel olarak ben çizimlerini oldukça “dramatik” ve canlı bulurum. Çizdiği kareler, hikayeyi betimlemekten öte, hikayeyinin bizzat kendisini anlatabilir.

Kötü tarafları: Hikayeye katkı yapmaktan öte bir nevi “ağıt” olan Finale sayısını katmazsanız eğer hikaye 4 sayı gibi kısa bir zamanda son buluyor. henüz 3. sayıda bu işleri Avengers’ın başına açanın dışardan bir güç değil, kendi içlerindeki bir üyeleri olan Scarlet Witch olduğu anlaşılıyor. Ancak yine de 4. sayının ortalarına kadar Dr. Strange’i hala bazı kahramlara gerçeği açıklarken okuyorsunuz. Gereksiz.  Ayrıca hikayeye biraz kuşbakışı bakınca Scarlet Witch’in öldürdüğü 3 intikamcının, neden o 3ü olduğu biraz anlamsız kalıyor. Ayrıca Scarlet Witch’in delirmesi sonucu öfkesini yöneltmesi gereken doğru insanlar Avengers değil. Babası olan Magneto gibi insanlar var bence daha st sıralarda. Dolayısıyla Scarlet Witcvh’in delirmesi Avengers’ı dağıtmak için bir araç olarak kullanılıyor. Bu nedenden dolayı okuyucunun  hissetmemesi gereken o ticari koku burnumuzu şöyle de olsa bir yalıyor.

Hikayenin Anlaşılabilirliği: Avengers ne olduğunu bilmeniz hikayenin çoğunluğunu anlayabilmek için yeterli. Ancak yine de İntikamcıları bu noktaya sürükleyen  olayları da kavrayabilmek gerekiyor. Neyse ki bunlar esas hikayeye yedirilerek güzel noktalarda anılıyor ya da anlatılıyor.

Okumak gerekli mi?: Ortalama çizgi romanı okuyucusundan çok daha çok Avengers sevenlerin zevk alabileceğini düşünüyorum. Biraz ticari olduğu için çok da etkileyici ya da dramatik olduğunu söylemek zor. Ancak okunmuyor da değil. Boş zaman değerlendirmek açısından güzel.

Çarpıcı Anı: She-Hulk’ın Vision’ı ortadan ikiye bölmesi. Hikaye içerisinde çok şok edici olmasa bile yine de güzel sahne: