Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

Spider-Man Okumak

Son yıllarda amerikan çizgi romanları  bir yazarın o karakter üzerindeki “run”ı olmaktan çıktı. Eğer bir yazar o seriyi 100 sayı boyunca yazıyor olsa bile –belki biraz da ticari sebeplerden dolayı- bu 100 sayıyı kronolojik olarak birbirini takip eden ancak kurgusal olarak birbiriyle bağlantısı olmayan maceralara bölüyor. Dolayısıyla birçok çizgi romanı değişik yazarların bakış açılarından okuyabiliyoruz ya da tek bir yazar bildik karakterleri kullanarak yeni öyküler anlatabiliyor.

Ancak bazı dergiler var ki onları kim yazarsa yazsın, o yazarın, o dergiyi yazarken kendi öykülerinden ya da bakış açısından önce okuyucuların  dergiden beklentileri göz önünde bulundurması gerekiyor. Bu tip dergiler kendi standartlarını belirlemiş oluyorlar ve genelde bu standartlar da yüksek oluyor. Spider-Man de bunlardan biri.

Hoz Comics’in çok güzel bir kararla seçtiği J. Michael Straczynski imzalı öyküleri okurken, anlatılan öykülerin bu “Spider-Man standartlarının” rahatça yakalandığını hissettim.

Spider-Man’i yazmak diğer çizgi romanları yazmaktan daha  farklı  olmalı. Örneğin bir İç Savaş’ı ya da Iron Man Extremis’in son sayfasını bitirdiğiniz zaman arka kapağı kapar ve derin bir nefes alırsınız. Hikaye sonlanmıştır ve  doymuşsunuzdur. Spider-Man’de ise hiçbir zaman bu duyguyu hissedemezsiniz.  Aradan yıllar geçse, örümceğin kostümü onlarca kere değişse,derginin sayfaları her türlü çizeri görmüş olsa bile Spider-Man’in özünde  “bakalım gelecek sayı ne olacak?” vardır.

Okumaya devam et