Sea Bear & Grizzly Shark

sbgs_001

Indie denilince aklınıza ne geliyor? Sözlük anlamı şöyleymiş yani bağımsız falan filan… Peki çizgi romanda Indie denilince ne anlıyorsunuz? Benim bundan anladığım çoğunlukla büyük çizgi roman firmalarının ve onların yarattığı “main-stream”in dışında kalan, daha alternatif konuları, daha alternatif kahramanlarla işleyen, görsel olarak main-stream kuzenleri kadar gösterişli olmayan ve böyle bir derdi de olmayan çizgi romanlar. Samimi olmak gerekirse çok ilgilendiğim bir tür değil. Ancak bu tip çizgi romanların bir özelliği var ki o da DC ve Marvel gibi şirketlerin asla basmaya yanaşmayacağı derecede uçuk kaçık öyküleri okurlara sunması. Çizgi roman okumamış biri, kuş bakışı Marvel evrenine bakınca, orada olup biten herşey o kişiye zaten uçuk-kaçık ve hatta absürd gelecektir; doğru. Ancak az birşey modern comiclerle alakası olanlar için bu çizgi romanlar -kendilerince dahi olsa bile- belli bir mantık ve olay sırasına sahip dergilerdir. Dolyısıyla “uçuk-kaçık” ya da “absürd” olmaktan oldukça uzaktırlar. Ancak bence çizgi romanı bir sanat dalı olarak güzel ve farklı kılan en önemli özellik, hikaye ya da kahramanlar ne kadar sıradışı olsalar, ne kadar absürd gözükseler dahi, bunları paketleyip okuyucuya sunabilmesi ve ona okutmayı başarabilmesidir.

Sea Bear & Grizzly Shark da olanca  acayipliğine rağmen (ya da sayesinde) ve samimi havası sayesinde çizgi romanının bu özelliğini sonuna kadar kullanan, oldukça orjinal bir yapım. Image Comic etiketi taşıyan, siyah-beyaz bir one-shot. Derginin ismi biraz tuhaf gelebilir ancak başlık içeriği açıklıyor zaten. Dolayısıyla içeriği de  tuhaf. Çizgi roman, Image Comics ortaklarından, Türk okurların da Yürüyen Ölüler ile tanıdığı Robert Kirkman’ın deniz ayısı ve orman köpekbalığının kökenlerinden bahsettiği birkaç paragraflık bir yazı ile başlıyor. Daha sonra ise hikayelere geçiyoruz.

Dergi 2 farklı hikayeden oluşuyor. Yani başlık sizi yanıltmasın. Ortada deniz ayısıyla, orman köpekbalığının mücadelesi gibi bir durum yok. Her iki hikayenin yaratıcıları da farklı kişiler ve iki hikaye birbirlerinden tamamen bağımsız olarak ilerleyerek sonuçlanıyor. Hikayeler hakkında özet geçmek isterdim ancak öykülerin içeriği bunu hemen hemen olanaksız kılıyor. Şöyle söyleyeyim: İlk hikayede, bir deniz ayısı, iki sayborg, amerikan ordusu, bir tür “iyi” deniz-insanları klanı, bir tür “kötü” deniz insanları klanları ve bunların farklı jenerasyonları, cinayetler, yetim kalan bir çocuk ve bir intikam hikayesi var. Bütün bunlar sadece 24 sayfa içerisine sığmış vaziyetteler ve ister inanın ister inanmayın girişi gelişmesi sonucu olan mantıklı bir öykü şeklinde anlatılıyor. Grizlly Shark’ı konu alan ikinci hikayenin kadrosu deniz ayısının hikayesi kadar kalabalık olmasa bile öykünün kendisi neredeyse daha da uçuk kaçık ve hatta absürde yakın.

Sea Bear & Grizzly Shark oldukça komik ve bolca gore öğesinin kullanıldığı vahşi bir çizgi roman. Zekice düşünülmüş bir çok acımasız espri var ancak bunları da gayet lakayıt biçimde sunuyor. “Böyle dergileri seviyorum…” ile başlayan bir cümle yazacaktım ancak Sea Bear & Grizzly Shark gibi bir derginin daha önce yapıldığını söylemek zor.

Kapak fiyatı $4.50 olarak gözükse bile şuradaki habere göre şu aralar $8.50 civarında satılıyormuş. Bu, derginin ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi. Bulursanız, görürseniz bir göz atın derim.

Reklamlar

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 2. Bölüm

Bu yazının aylar önce yazdığım ilk bölümünde şu an 200. saysına 3 sayı kalmış olan, Imgae Comics tarafından 1992 yılından beri kesintisiz ancak düzensiz olarak yayını sürdüren Spawn adlı dergiden bahsedeceğim. Eğer Spawn’ın başından geçenlere çok hakim değilseniz ya da öğrenmek istiyorsanız ilk bölümü okumunazı tavsiye ederim: Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm.

Yazının ilk bölümünde Spawn’ın şu an 18 seneyi doldurmak üzere olan tarihinin birkaç sayfalık bir özeti vardı. Şimdi okuyacaklarınız ise bu 18 sene hakkındaki düşüncelerimdir.

Şimdi dönüp baktığım zaman Spawn’ın ortaya çıktığı dönem olan 92 yılında çizgi romanlar açısından oldukça karanlık bir dönemdi. Superman ölmüştü ya da ölmek üzereydi, Batman’in beli kırılıyordu, Green Lantern Parallax’a dönüşmek üzereydi, koca koca silahlar yeni yetme bir sürü kahramanın elinde dolaşmaktaydı..vs.vs. Spawn sanırım o dönemde çizgi roman okurlarının uzun süredir görmek istediği birşeyi okurlara sundu: Rakiplerini öldürmekten çekinmeyen bir süper kahraman evreni içerisinde var olagelen bir ana karakter. Herşeyden önce her ne kadar bu diyeceğim göreceli olsa bile- Spawn iyi gözüken karizmatik bir karakterdi. Bariz biçimde Batman ve Spiderman esintileri taşıyordu. Basit bir taklitten öte bu iki kahramanın bazı özelliklerinin güzel bir senteziydi. Görünşü biraz sayg duruşu niteliğinde olsa bile klasik (ruhunu şeytana satan adam) ama gittikçe derinleşen evreni ile paralel olarak ilgi çekeci hale gelen bir hikayesi de vardı. Okumaya devam et

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm

Hani bazı çocukluk arkdaşlarınız vardır. Oldum olası kankasınızdır. Ne zaman tanıştığınızı hatırlamaz ve de umursamazsınız. Arkadaşınızdır işte o. Bu yeterlidir. Spawn da biraz benim için öyle aslında. Ne arkadaş ama. Ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum. Halbuki Spawn’ın ilk sayısının Amerika’da yayınlandığı sırada 11 yaşındaydım,  sadece  çizgi roman ve  (tabiiki de çok da birşey anlamadan) Asimov okuyordum. Bu 1992 yılı oluyor.  Spawn’ın Türkiye’de duyulması birkaç sene almıştır. Yani demek istediğim; Spawn’la tanışmamızı, aslında çok da küçük sayılamayacak bir yaşta olmama rağmen hatırlamıyorum.

Yanılmıyorsam Türkiye’e ilk olarak Spawn’ın çizgi romanından önce sinema filmi gelmişti. Büyük bir heyecanla izlemiştim çünkü Spawn’ı biliyordum ancak kim ya da ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Film iyi değildi. Ama o zamanlarda çekilen süper kahraman ve fantazi filmlerine göre (Batman & Robin eheh) belki birazcık daha ‘dolu’ bir yapımdı . Keskin zekalı arkadaşlarımız bu sivrilmenin o dandik filmden değil, filmin hammadesi olan çizgi romandan kaynaklandığını anlamışlardır.  Film Türkiye sinemalarında oynadıktan kısa bir süre sonra da Arkabahçe Yayıncılık tarafından Türkçe olarak yayınlanmıştı. Daha gazete bayisine gitmeden aklımda kalan film karelerinden o ilk sayının içeriğini gözümde canlandırabiliyordum. Ancak bu, orijinaline sadık kalınarak Türkçe olarak basılmış Spawn#1’i okurken duyduğum heyecanı bir nebze olsun azaltmadı.

İlk sayıyı okumayı bitirdiğimde kendimi biraz üzgün hissetmiştim. Çok birşey anlaşılmıyordu ilk sayıdan. Üstüne üstlük çizgi romanın dili Türk okuyucusunun alışık olmadığı  bir dildi ve açıkcası bu biraz yadırgamama sebep olmuştu. Ancak yine de Spawn, spawn’dı. Belli ki ortada bir potansiyel vardı ve ben, ne olursa olsun bu çizgi romanı okuyacaktım. Sayılar türkçe yayınlanmaya devam ettikçe öykü de gittikçe heyecanlanmaya başladı ancak buna paralel olarak da içimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı. Biliyordum ki bu güzel ve zengin hikayeyinin tamamını bu şekilde (yani orijinali gibi ancak türkçe) okuyamayacaktım. Sonuçta Türkiye’de yaşıyorduk. Ne özveriyle, ne iyi niyetle ve umutla çıkan çizgi romanlar çıkmıştı ve sonlanmıştı. Daha kaç sayı devam edebilirdi ki? SOnuçta Spawn’ın 10 küsürüncü sayısından sonra yayını durdurulduğunda bu benim için bir süpriz olmadı.

Fazla uzatmayım. Yıllar boyunca o sayı senin bu sayı benim derken yakın zamanda Spawn’ın ana serisinin hemen hemen tüm sayılarını kronolojik olarak okumayı başardım. Spawn şu an 195. sayısında. 92 yılından beri yani hemen hemen 18 senedir yayında. 195 sayı okuduktan sonra insanın bunu sindirmesi zaman alıyor ama tadı da bir başka oluyor.

Bu 2 bölümlük yazının ilk bölümünde Spawn’ın 18 senelik geçmişinin kaba bir özetini bulacaksınız. Bu özeti hazırlarken tembelliğim yüzünden Wikipedia’nın Spawn entry’sini baz aldım (Kısmen çevirdim desem daha doğru olur, başlıklar bile benzer). Bazı şeyleri kırptım, bazı gerekli gördüğüm şeyleri de ekledim. Yazının ikinci bölümünde ise Spawn’ı bir çizgi roman eseri olarak değerlendirmeye çalıştım.

Okumaya devam et

Yürüyen Ölüler: Günler Sonra

Yürüyen Ölüler (Orijinal adıyla Walking Dead) 2003 yılında Image Comics etiketi ile yayınlanmaya başlanan ve o günden bugüne yayınlanmaya devam eden siyah beyaz bir çizgi roman. Yürüyen Ölüler yazar Robert Kirkman ve çizer Tony Moore tarafından yaratılmıştır.

Yürüyen Ölüler’in ilk cildi Marmara Çizgi tarafından Temmuz 2009 tarihinde Türkçe olarak yayınlanmış. “Günler Sonra” ismini taşıyan ve  derginin ilk 6 sayısından oluşan bu ilk cildin konusu kısaca şöyle (Belki birazcık spoiler içeriyor olabilir):

Rick Grime Amerika’nın Kentucky eyaletinin ufak bir kasabasında polis memuru olarak çalışmaktadır. Bu sakin kasaba hayatı içerisinde bir gün girdiği bir çatışma yüzünden vurulur ve 2 ay süren bir komaya girer. 2 ayın sonunda hastane odasında komadan çıkarak gözlerini açan Rick, kendini, koca kasabada tek başına ve cehennemle yüzyüze kalmış halde bulur: Rick’in bildiği dünya zombi istilasına uğramıştır. Rick ufak bir şehir turu atar ve hayatta kalan tek kişinin kendisi olmadığını öğrenir. Karşılaştığı insanlardan büyük şehirlerin daha güvenli olduğu dedikodusunu duyar ancak hiçbir ileitşim sistemi çalışmadığı için duydukları laf olarak kalır.  Rick karısnı ve çocuğunu bulmak için kabaya en yakın mesafedeki büyük şehir olan Atlanta’ya gitmeye karar verir.  Fakat şehre vardığında karşılaştığı görüntü beklentilerinin tam tersi yöndedir. Atlanta’da durum daha kötdür. Şehirde yaşayan her bir birey çoktan zombi olmuştur. Rick burada ona saldıran zombilerden kaçarken Glenn isminde genç bir delikanlı ile karşılaşır. Glenn sağ kurtulan birkaç kişiyle beraber şehre yakın bir kamp alanında yaşadığından bahseder ve Rick’le beraber bu kampa giderler. Tesadüf budur ya: 8-9 kişinin yaşadığı bu kampta Rick’in karısı, oğlu ve kankası Shane de vardır. Shane salgın sırasında Rick’in karısı ve oğlunu alarak kaçmış ve sonunda buraya ulaşmıştır. Romanın bundan sonrası ise kamptaki karakterler arasında geçen zombi saldırısı ve mahvolmuş bir dünyanın baskısıyla şekillenen diyaloglar ve dinamiklerden ibaret.

Yürüyen Ölüler Bölüm 1: Günler Sonra malzeme olarak (kapak, kağıt kalitesi, baskı kalitesi) harika olduğunu söylemeliyim. Orjinal TPB’lerden hemen hiçbir eksiği yok. Tek sorun orjinal TPB ile yanyana koyduğum zaman birazcık ebat olarak ufak kalması. Ama belki de Yürüyen Ölüler’in orjinali bu boyuttadır. Zaten önemsiz bir detay. Onun dışında hiçbir eksiği yok. İç kapaklar dahil özenilerek hazırlanmış, cildi oldukça güven verici. Kalite olarak nefis. Miarmara Çizgi iyi iş çıkarmış.

Günler Sonra’yı Karaköy-Kadıköy hattı boyunca toplam üç seferde okudum ve bitirdim.  Serinin yazarı Robert Kirkman. Kirkman Amerika’nın en büyük 4 çizgi roman şirketinden biri olan Image Comics’in 7 ortağından biri. Yürüyen Ölüler dışında yazdığı çizgi romanlardan birkaçı: Haunt, Image United, Invincible, Marvel Zombies ve Marvel Zombies 2.

Genel olarak Yürüyen Ölüler’in bana hissettirdiklerine gelince…biraz acımasız olacak belki ama: Sıkıntı. Ancak bu yazar Kirkman’ın ya da çizer Tony Moore’un mu ya da derginin kendisinin suçu mu o tartışılır. Çünkü 2010 yılındayız ve Yürüyen Ölüler’in ilk yayın tarihinin üzerinden neredeyse 7 sene geçmiş. Günümüzde artık son demlerini yaşayan bir zombi tendi olduğu göz ardı edilemez. . Şurdaki listeye bakarsanız eğer, 2002 yılından sonra çevrilen zombi filmlerindeki korkunç artış gözünüze çarptacaktır. Ada isminde Türk yapımı zombi filmi bile yapılıyordu en son. Zombilerin 2000’li yılların ilk çeyreğinde başlayan bu hükümdarlığı sadece sinema ile sınırlı değil. Bir tarz ya da “tag” olarak artık her yerde karşımıza çıkabiliyor zombiler (Jane Austin ve Seth Grahame-Smith’in “Aşk ve Gurur ve Zombiler”ine ne demeli? he?). Çizgi Romanlar da buna bir istisna değil. Çizgi romanlarda da zombi eskisine oranla çok daha sık kullanılan bir öğe haline geldi. Popüler örneklerden birkaçı: Marvel Zombies, Blackest Night, Deadpool: Merc with a Mouth, Walking Dead.

Bu noktada 2002 yılına dönüp bir sinema filmine göz atmak istiyorum: Yürüyen Ölüler’in konusunu okuduysanız eğer- sizin de tahmin edebileceğiniz gibi: 28 Days Later. İsimlerindeki benzerlik bir yana iki öykünün başlangıcı da oldukça benzer: Post apokaliptik, zombi dolu bir dünyada, bir hastane odasında komadan uyanan bir genç bir adam.

2009 yılı Temmuz ayında, bir trend olarak zombiler her ne kadar hala revaçta olsalar bile yine de popülerliklerini yitirmeye başlamışlardı (sanırım şu ara vampirler-kurtadamlar moda oldu/olacak). Dolayısıyla Yürüyen Ölüler Türkiye için geç kalmış bir çizgi roman.

Kıyısından köşesinden dahi olsa birkaç zombi filmi izlediyseniz post-apokalitik zombi senaryoların ve kurguların da sınırlı olduğunu bilirsiniz. Zombilerin nedeni ya özel bir şirket tarafından yaratılmış bir virus’tur, ya hükümet tarafından geliştirilen bir virus’tur ya da maymundan falan bulaşan yine…eee….bir…virus’tur. Virus önce tek tük insanlara bulaşır ve daha kimse ne olduğunu anlayamadan göreceli olarak kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde kurgu içerisindeki binayı, kasabayı, ülkeyi, kıtayı ve hatta tüm dünyayı ele geçirir.

Biraz klişe değil mi? Hayır değil. Çünkü zaten zombilerin çekiciliği (sapıkça oldu) burda yatıyor. Hemen hemen bütün zombi filmleri aynı şekilde ilerliyor: Ya salgın yayılmış ya da yayılmak üzere ve sonunda bütün dünya yaşayan ölülerden ibaret olana kadar da bitmeyecek (Shaun of the dead hariç:). Günler Sonra’da da gözüken durum bu.

Ancak dediğim gibi 2010 yılındayız ve zihinlerimiz zombilere doymuş durumda.

Dolayısıyla Yürüyen Ölüler’in yayınlandığı yıl olan 2003 için konuşursak; ileriye dönük, gelecekte oluşacak trendi yakalayan dolayısıyla main-stream’e dahil ve hatta onu oluşturan ancak bu nedenlerden dolayı da içine dahil olduğu trend popülerliğini yitirdiği zaman aynı oranda popülerliğini yitirecek bir çizgi roman denilebilir. Yaratıcı ekip o yıllarda zombi trendindeki yükselişi iyi hesaplamış ve buna paralel olarak okurların zombilere karşı talepleri doğrultusunda oluşan olan piyasa boşluğunu iyi değerlendirmişler.

Yürüyen Ölüler hakkında çok olumlu yorumlar okuduğum bir çizgi roman olmasına rağmen okurken bana keyif vermedi. Zombilere olan zihin doygunluğundan mı ve dolayısıyla olayların aşağı yukarı nasıl gerçekleşeceğini rahatça tahmin edilebilmesinden dolayı mı bilmiyorum ama Yürüyen Ölüler’e ısınamadım. Bitmekte olan bir trend olduğu gerçeğini bir kenara koyup romanı tekrar incelesem bile yine de beni etkileyen birşey bulamıyorum. Aynı hikayeyi anlatmanın binlerce yolu vardır, Yürüyen Ölüler’de de Robert Kirkamn kendi yolunu denemiş ancak Günler Sonra bir film olsaydı ortalama bir zombi filmi olarak kalırdı.

Çeviri güzel, ne olup bittiğini anlıyorsunuz ancak olaylar her ne kadar zombilerle dolu bir dünyada sahne alsa bile karakterler günlük kullanım dilinin çok da dışına çıkmıyorlar. Dolayısıyla “cehennem olup gidelim burdan” gibi kalıplar için daha uygun motiflerin bulunabileceğini düşünüyorum.

Çizimler için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Aslında kötü değiller ancak heyecan verici bir yönü de yok bence. Ama bu hikayede, diyaloglarda özel bir taraf bulunmamasından dolayı da kaynaklanıyor olabilir. Sanki Günler Sonra’yı okurken bir bütün olarak çizgi roman değil, resimleri olan, bol ancak neredeyse klişe diyaloglarla dolu bir kitap okduğum hissine kapıldım.

Yürüyen Ölüler’in 2. cildi olan “Miller Sonra”yı da ilki ile beraber satın almıştım ancak henüz okumaya başlamadım. Gördüğünüz gibi ilk cildin çok da fanatiği olmamış olmama rağmen 2. cildi de okuyacağım. Bunun iki nedeni var: Birincisi, hikaye ilerledikçe ilginçleştiğine dair birçok yorum okumuş olmam, ikinci ve daha gerçekçi olanı  ise para vermiş olmam.

Yukarıki satırlarda da dediğim gibi Marmara Çizgi kendi üstlerine düşeni yapıp, belli ki çok çalışarak yayın olarak gayet kaliteli 2 cilt yayınlamışlar. Ancak madem bu kadar güzel şekilde yayınlıyorlar keşke enerjilerini başka bir dergiye harcalardı diye düşünmeden edemedim. Yürüyen Ölüler kendi türü içerisinde (zombi türü?) iyi bir yapım olabilir ancak bundan çok daha iyi yayınlar olduğunu düşünüyorum.

2009 Hakkında birkaç not

Comic Book Resources‘u az buçuk çizgi roman ile ilgilenen herkes bilir (ya da bilmesi gerekir). CBR tabiri caizse amerikan çizgi roman endüstrisinin nabzını tutan en büyük online kaynaktır.

CBR 2009 yılı için top 100 listesini yayımlamayı bugün bitirdi. Top 25’i şuradan görebilirsiniz.

Listenin birkaç ilginç yönü var: 1.’si top 10 içerisinde hiçbir Marvel yayını görmüyoruz. Hatta bütün top 25 içerisinde Marvel’dan bir tek Amazing Spider-Man var. Buna tezat olarak ise DC’nin, -Vertigo imprint’ini de sayarsak eğer-  9 adet çizgi roman ile liste üzerinde kesin bir hakimiyeti olduğu görülüyor. 4 büyük yayınevinden Image Comics 2 çizgi romanla ilk 25’e girmiş, Dark Horse Comics’in hiçbir dergisi ise listeye girmeyi başaramamış. Bunun haricindeki dergileri daha küçük stüdyoların yayınları oluşturuyor.

Kendi cahilliğim dolayısıyla top 25 hakkında çok yorum yapamıyorum çünkü buradaki birkaçı dışında hemen hiçbir çizgi romanı okumadım! Bu sene okuduğum çizgi romanların birçoğu Marvel etiketi taşıyordu ve hemen hepsi Dark Reign alt başlığı ile yayınlandı. Okuduğum Marvel çizgi romanlarını düşününce aklımda “iyi” olarak yer edenler şunlar: Punisher, Punisher Max, Daredevil, Ultimate Comics: Avengers ve Old Man Logan. İlginç olan nokta şu ki bunlardan, Punisher dışındakilerin hemen hiçbirinin Dark Reign ile ilgisi yok. Ultimate Avengers, Old Man Logan ve Punisher MAX zaten Marvel’ın alternatif evrenlerinde geçen hikayeler, Daredevil ise kendi problemleriyle meşgul. Dolayısıyla 2009 yılını, Marvel Comics için çok da güzel eserlerin üretildiği bir sene olarak değerlendirmek zor. Bunun nedeni belki de major event Dark Reign’in kendisidir. Açıkcası Dark Reign biraz kabak tadı vermeye başladı ve hala sonlanmasına aylar var. En sıkıcı tarafı ise sonunda ne olacağının belli olması: Eski düzene geri dönüş ve bu süreçte verilecek birkaç zaaiyat.

DC Comics’i Marvel kadar takip etmiyorum. Ancak yine de Batman başta olmak üzere  takip ettiğim birkaç yayını da mevcut.  DC’nin bu sene süren “mega” olayı  Blackest Night’ı Dark Reign ile karşılaştırdığım zaman konu olarak Blackest Night, Dark Reign’e nazaran çok sıkıcı kalıyor. BN’la alakalı hemen her sayıda aynı şeyi okuyorsunuz: O derginin kahramanına duygusal bağı olan, ölmüş biri diriliyor (hem de tamamen evil, yok edilemez ve önceki hayatındaki bütün güçlere sahip olarak) ve kahramana olanca acımasızlığı ile saldırıyor. Sayılarca ve sayılarca aynı şeyi okuyorsunuz. Sadece karakterler ve zombiler değişiyor o kadar. Oysa Dark Reign  fikir olarak çok daha canlı gözüküyor: Amerika’nın ulusal güvenliği artık eski Yeşil Cin ve Marvel’ın sıkı psikopatlarından Norman Osborn’un elinde, Avengers saklanıyor, dünya alt üst olmuş durumda. Konu her ne kadar canlı olsa bile başta Dark Avengers’ın yazarı Brian Michael Bendis olmak üzere birçok Marvel yazarının bu malzemeyi fütursuzca harcadığını düşünüyorum. Bütün Dark Reign boyunca dişin kovuğunu dolduracak tek bir olay bile olmadı hemen hemen. Buna nazaran Blackest Night’ı sıkıcı bulsam bile şu an 6. sayısı satılan derginin  iyi bir çizgi roman  olduğunu itiraf etmeliyim. Ama CBR’nin dediği gibi de 2009’un en iyi 21. çizgi romanı değildi bence. Dark Avengers’ı ise 37. sıraya almış ki bu da abatılı.

Marvel’ın diğer dergi gruplarından Hulk’un da yakından takipçisiyim. Şu an için 2 dergiden oluşuyor: Hulk ve The Incredible Hulk. Jeph Loeb tarafından yazılan Hulk bu sene tamamen Red Hulk üzerine odaklandı. Başlarda güzel gitmesine rağmen o kadar ağır ilerledi ki o da kendince kabak tadı verdi. Incredible Hulk’ta ise Bruce Banner ve oğlu Skaar arasındaki ilişkiyi okumakla geçirdik çoğunlukla. Eğlenceli sayılar vardı ama ciddiye alınacak kadar da iyi değildi. Zaten 2 dergi de CBR’nin listesine girememiş.

X-Men’i ise kişisel olarak sıkıcı bulduğum için dönüp bakmadım desem yeridir.

Brian Holguin tarafından yazılan ve bence çok iyi bir çizer olan Whilce Portacio tarafından çizilen Spawn,  bir şekilde diğer çizgi romanlardan ayrılan tarzını hiç bozmadan emin adımlarla 200. sayısına doğru ilerlemeye devam etti. CBR’nin listesinde görmüyoruz. Varsın olmasın zaten.

2009’da kişisel favorim ise Dark Horse Comics tarafından yayınlanan, Evan Dorkin tarafından yazılan ve Jill Thompson tarafından çizilen, kasabalarındaki paranormal olayları araştıran kedi ve köpek dedektiflerin hikayelerinden oluşan 4 sayılık mini-seri Beasts of Burden oldu. Bence kesinlikle okunması gereken bir eser. Üstüne üstlük ortalama çizgi roman fiyatının 1$ altında.

Beasts of Burden’ı  CBR’nin listesinde ancak 65. sırada görebiliyoruz. Dark Avengers 37 ve Beasts of Burden 65’teyken kendi zevkime olan güvenim biraz arttı açıkcası.

Hepinize mutlu yıllar.

P.S. CBR’nin Top 100 listesini şu linklerden görebilirsiniz:

Image United

Aralık ayının bu ilk haftası, Marvel evreninde 1 seneyi aşkındır süregelmekte olan birçok düğüm için çözülmenin başlangıcı oldu. Bu hafta çıkan Siege ile Osborn’un Dark Reign’i son bulacak, ve yine bu hafta çıkan ve Siege’e paralel ilerleyen hikayesiyle; Fall of The Hulks’da yeşil dev cephesinde işler biraz kırmızıya dönecek gibi (Red Hulk’a atıf yaptım).

Ancak ben bu sefer Marvel’dan değil, Image Comics’ten bahsedeceğim.

SPAWN_by_JenZee

Zayıf hafızam beni yanıltımıyorsa eğer 2000 yılı civarında Image’in en popüler kahramanı Spawn ve yine Image’in alt şirketi olan Top Cow Comics  ilk göz nuru Witchblade, 1 yılı aşkın bir süre boyunca Arkabahçe Yayıncılık tarafından türkçe ve aylık olarak Türkiye’de de yayınlandılar. Bir süre sonra yeni sayıların basımı durduruldu  ve eski sayılar ciltler halinde satışa sunuldu. Ancak şu an iki formatta da bulmak zor olsa gerek. Belki Arkabahçe’nin kendi dükkanında satışı sürüyordur.

Image comics Amerika’nın 4 büyük çizgi roman prodüksiyon şirketinden biridir ve bu piyasası içerisinde 2 farklı özelliği ile anılır. Bunlardan birincsi (kabaca) eser haklarının firmaya değil, eserin yaratıcılarına ait olmasıdır. Image Comics bir firma olarak bu eserler için sadece yayıncılık yapmaktadır. İkinci özelliği ise; Image Comics’in kurucuları 92 yılında Marvel Comics’ten toplu olarak ayrılan ve o dönemin (göreceli olarak) en başarılı ve en çok tiraj yakalayan  çizerlerinden bazılarıdır. Bu çizerler Image Comics çatısı altında birleştikten sonra, kendi prodüksiyon stüdyolarını kurmuş ve eserlerini Image Comics Logosu ile çıkarmışlardır. Bu sanatçıların ismi ve stüdyolarının listesi şöyledir: Okumaya devam et