3 adet fan filmi

Artık hemen her hafta ilgi çekici bir fan filmi çıkmaya başladı.Açık konuşmak gerekirse, bu fan filmlerinden birçoğu oldukça ucuz ve kötü olsa bile “fan film” konsepti ve bu konsept içerisinde üretilen filmler beni oldukça eğlendiriyor. Çünkü ne kadar kötü olsalar bile birçok fan filminin süresi birkaç dakikayı geçmediği için isteseler bile sıkıcı olamıyorlar. Eğer film güzelse de gayet doyurucu ve eğlendirici birkaç dakikalık bir film/trailer izlemiş oluyorum ki, o zaman da tadı damağımda kalıyor.

Çok yeni olmasalar bile bu hafta 3 tane fan filmi izledim:

1. The Incredible Hulk Meets The Ever Lovin’ Blue Eyed Thing
3 film içerisinde en eğlenceli olanı buydu. 1980 yılında çekilip, 82 yılında tamamlanmış bir film. Yani oldukça eski aslında. Filmin çıkış noktası ise aşağıdaki fotoğrafta da görmüş olduğunuz Benjamin Grimm aka The Thing kostümü. Gerry Giovinco 1971 yılından beri Creation Conventions’lara katılmaktadır. Gerry 1979 yılında  The Thing kostümü ile konvensiyonlarda boy gösterir ve bu kostüm diğer katılımcılar tarafından çok beğenilir.  Kostüm vesilesi ile o sıralar convestion’larda çalışan ve daha sonra birçok büyük çizgi roman firmasında editörlük yapacak olan Bob Shreck ile tanışır ve ikili Gerry’nin kostümünden yola çıkarak kendi prodüksiyonlar olacak ve tamamen eğlence amaçlı kısa bir film çekmeye karar verirler.
hulkmeetsthingmain
The Incredible Hulk Meets The Ever’ Lovin Blue Eyed Thing aslında “absürd” sayılabilecek bir film. Birçok çizgi roman kahramanın yanında filmin yapımcıları sevdikleri birkaç popüler karakteri de (Darth Vader gibi) filme dahil etmişler. Film bir barda geçiyor ve konusu “yok” denecek kadar saçma. Oldukça komik bir film. Özellikle Hulk’un bira içişi (bu, tarık isminde bir arkadaşımı hatırlattı ) ve Darth Vader’ın müzik seçimi beni çok güldürdü.
Tamamen eğlence amaçlı yapılmış bir yapım. İzlemenizi tavsiye ederim.

2. Mortal Kombat: Rebirth
3 film arasından en beğendiğim bu oldu. Mortal Kombat şimdiye kadar birden çok kez filme alınmış bir oyun. Oyunun doğru dürüst bir konusu olmadığı için tamamen beyaz perde düşmanı gibi dursa bile, bence, oyundan uyarlama filmler arasında MK ve devamı olan MK Anhilation en eğlenceli yapımlar arasında. Ancak daha da ilginç olanı MK Rebirth’ın, önceki uyarlamalardan çok daha fazlasını vaatediyormuş gibi gözükmesi. Rebirth bir fan filmi olsa bile ticari amaçlı olarak ve kendi pazarını yaratmak için çekildiği ortada. Ortaya çıkan sonuç da oldukça başarılı.
MK mitolojisi şu an ne durumda bilmiyorum. MK oyunları ile ilişkim MK Trilogy ile sona ermişti. Dolayısıyla oyun, konu olarak nerdedir bilmiyorum.Anlaşılan Rebirth de bunu pek umursamamış ve eski MK filmlerine göre, aynı karakterleri kullanarak daha az miitolojik ve daha “urban”  ve yepyeni bir ortam yaratmış. Pek fazla karakter gözükmüyor aslında ama görünenler de (Coni Cage,  Baraka, Sonya Blade, Jax, Reptile ve Scorpion) oyundaki orjinal versiyonlarına çok sadık olmasalar bile oldukça etkileyici gözüküyorlar.
reptile
Karakterler bir yana film içerisinde Baraka ve Cage arasında geçen dövüş sahnesi ise  çok başarılı. Çok enerjik ve kareografisi (doğru kelime bu mu?) ile birçok Hollywood yapımına  taş çıkartacak kalitede.
Rebirth’in yapımcısının bence MK için umut vaateden bir vizyonu var. Umarım Rebirth sayesinde bir sponsor ya da yapımcı ile anlaşır da biz de şöyle sağlam bir Scorpion – Sub-Zero maçı izleriz.
İzleyiniz arkadaşlar.

3. Street Fighter: Legacy
Saçma olacak belki ama Street Fighter kısmen benim uzmanlık alanım sayılabilir. Sadece 3 karakterin bütün hareketlerini bilirim ve sadece de onlarla oynarım. Ancak konu (varsa tabii), karakterler, olayları nedir falan hepsini bilirim (aha bu da kanıtım). Sanırım bütün tv ve sinema uyarlamalarını da izledim. Empire dergisi her ne kadar Jean Claude Van Damme’in oynadığı Street Fighter’ı “en iyi oyundan uyarlama filmler” kategorisine dahil etmiş olsa bile izleyip izleyebileceğiniz en kötü filmlerden biridir ve SF ile karakterlerin isim benzerlikleri ve kısmen görünüşleri dışında hemen hemen hiçbir benzerlik yoktur. Street Fİghter: Legend of Chun-Li’den bahsetmiyorum bile.
Ancak filmler bir yana Street Fighter’ın animeleri konu açısından her ne kadar saçma, eksik ve tutarsız olsalar dahi görsel olarak ve oyunun ruhuna sadık kaldıkları için oldukça başarılı buluyorum. Manga firması tarafından yapılmış bu animeleri, eğer aksiyonu bol animeleri ya da street fighter seviyorsanız şiddetle izlemenizi öneririm.
SF: Legacy, MK: Rebirth kadar başarılı bir film değil ancak daha önceki SF  filmlerden öte animelere benzerlik gösteriyor ve bu yüzden oldukça beğendim. Filmde sadece 3 karakter gözüküyor: Ryu, Ken ve Akuma. Yani benim tek oynamasını bildiğim karakterler. Akuma’nın gözüktüğü anlar belki 1,2 saniyeden uzun değildir. Filmin konusu basit: Ryu vs. Ken: Round 1 Fight! Zaten bir SF uyarlamasına daha fazlası konulmaya çalışınca (mesela konu gibi) saçmalamaya başlıyor.
Street-Fighter-Legacy-short-film-movie-image-2-600x445
Kıyafetleri ve renkleri (artık filtre mi denir? bilmiyorum) güzel seçmişler. Oyunun demolarını andırıyor. Hadouken (Aduken)  ve Shryuken (or yu ken) gibi klasik hareketler görüyoruz. Ancak bunun yanında oyundaki bilindik komboları da uyarlamaya çalışmışlar.
Karakterleri canlandıran oyuncular ise nerdeyse komik kaçmış. Belli ki yapımcılar oyuna sadık kalmaya çalışmışlar. Fakat Ken’in kara kaşlarından da anladığımız üzere bu “sadık kalma” olayını biraz aşırıya kaçırmışlar. Dolayısıyla karakterler “karizmatik”  gözükmek bir yana, oldukça “karikatürüze” gözüküyorlar. Ryu’nun şöyle sert ifadeli bir baby face olması (o nasıl olacaksa) ve yapılı ve atletik bir vücuda sahip olması gerekiyor. Burdaki adamcağız ise memur gibi birşey.  Dövüş içinse ancak “eh işte” diyebilirim. MK Rebirth ile karşılaştırılınca oldukça sönük kalıyor. Efektler de çok başarılı değil. Özellikle Aduken’i izlerken filmin bütçesi kendini belli etmeye başlıyor. Müzikler ise ayrı bir kabus. SF oyunlarında yıllardır bıkmadan kullandıkları o tiz sesli elektro gitar solosunu allahın emriymiş gibi yine koymuşlar.
Filmin elemanları ele alınıp tek tek incelendiğinde birçok kusur var gördüğünüz gibi. Ancak genel olarak başarılı ve eğlenceli bir film ve (belki de biraz fazla) sadık bir yaklaşım. Oyunu seviyorsanız izleyin. Zaten 3 dakika.

Hulk Cephesi

Geçtiğimiz haftaiçi Superman #700 ve The Return of Bruce Wayne #03”ün de dahil olmak üzere satın almaya değer birçok çizgi roman yayınlandı. Ancak ilginç biçimde, çıkan bu çizgi romanlar arasında benim en çok dikkatimi çeken uzun süredir dönüp suratlarına bile bakmadığım Hulk dergileri yani Hulk ve The Incredible Hulk oldu.

Haberiniz yok ise Hulk cephesinin son 2 yıldır epey karışık olduğunu söylemeliyim. Herşey Red Hulk adlı karakterin ortaya çıkması ile başladı. Özellikle Hulk dergisi Red Hulk üzerine yoğunlaştı ve geçtiğimiz aylara kadar “Red Hulk Kimdir?” sorusunun cevaplanmasını bekledi okuyucular. Red Hulk karakteri ile beraber birçok olay da Hulk dergilerinde cerayan etmeye başladı. Modok, Samson ve Leader’ın kurdukları Hulk’u yeryüzünden silmeye kararlı Intellegica da buna dahildi ki zaten Red Hulk karakteri de bu kötü adamlar topluluğunun başının altından çıkmıştı. Okumaya devam et

Ya Hank Pym’e de film yapılırsa?

Müzik gruplarında “frontman” denilen bir kavram vardır. Frontman, o grubun üyelerinden biri olmasına rağmen grubun ismi söylenince akla gelen isim, yüzdür. Konserlerde ortada durur, kliplerde en çok onu izleriz,  genellikle şarkıları o söyler, röportajlarda o konuşur vs.

DC Comics bir müzik grubu olsaydı eğer frontman’leri kimler olurdu diye sorsak herhalde her 10 çizgi roman okurunun 9’undan aynı cevabını alacağımızı tahmin ediyorum:

trinity

Dc Comics bir firma olarak yukarıdaki şu 3 işareti taşıyan 3 kahramanı hep el üstünde tutmuştur. Batman ve Superman zaten Dc’nin lokomotif dergileridir. Wonderwoman’ın onlar kadar sattığını veya geniş bir ürün yelpazesine sahip olduğunu zannetmiyorum ancak “fikirsel” olarak bu 3’ü ayrılmaz bir ailedir.

Marvel evreninde ise durum biraz daha farklı. Herşeyden önce Marvel’ın frontmanleri arasında bir köşede hep Örümcek Adam var. O cepte. Örümceğe göre daha genç bir kahraman olsa bile  Wolverine’i de onun yanına alabiliriz. Etti ikiii. Bu ikisi sağlam karakterlerli dolayısıyla diğer kahramanlarının önüne geçseler bile bütün bir Marvel evreninin liderliğini üstelenebilecek kişilik yapılarına da sahip değiller. Dolayısı ile bu ikisi her ne kadar lokomotif kahramanlar olsa bile Dc’nin Trinity’sine bir cevap olmaları pek olası değil. O zaman kim olabilir? Okumaya devam et

Dc vs. Marvel

1996 yılında Marvel ve Dc ortaklaşa yayınladıkları 4 sayı süren bir mini-seri’de herhalde amerikan çizgi roman fanlarının onlarca yıldır bekledikleri bir soruyu yanıtlıyor: Amerika’nın bu en büyük 2 çizgi roman üreticisinin süper kahramanları olaki karşılaşıp birbirleriyle mücadele etmek zorunda kalsalardı ne olurdu?

Ron Marz ve Peter David tarafından yazılan ve Dan Jurgens ve Claudio Castellini tarafından çizilen bu mini-serinin bence oldukça uyduruk olan hikayesi kısaca şu şekilde: Evrenin ve zamanın başından beri 2 kozmik varlık vardır. Bunlar şimdiye kadar kimsenin varlıklarını bile bilmediği, her iki evrendeki (Dc ve Marvel evrenleri) en güçlü varlıkların bile güçlerini katbekat aşan güçlere sahip bir nevi yaratıcı varlıklardı:

Milyarlarca yıldır varolagelen bu varlıklar kardeş olmalarına rağmen birbirlerinin var olduklarını bile unutmuşlardır ancak yakın zamanda yaşanan bir takım kozmik olaylar sonucu iki kardeş tekrar birbirlerinin varlıklarını sezerler ve her nedense hangi birinin daha güçlü olduğunu görmek için aralarında inatlaşırlar. Ancak birbirleri aralarında yapacakları bir savaş her iki evrenin de yıkımı ile sonuçlanacağı için kendi evrenlerinin ‘şampiyonlarını’ karşı karşıya getirmeyi daha uygun bulurlar. Her iki kardeş de kendi evrenlerindeki en güvendikleri kahramanları toplar ve karşılaştırırlar. 11 maçın sonucunda kaybeden evrenin yok olacağı bu mücadelede tek bir kural vardır: Rakiplerden bazıları birbirlerine o kadar denktirler ki mücadeleleri sonsuza kadar sürebileceği için maç sırasında “hareketsiz” kalan taraf o raundu kaybedecektir.

Hikayenin sonunda her iki evren de bir şekilde paçayı kurtarmayı başarır tabii ki. Ancak benim ilgimi çeken kısım hikayeden öte bu birebir yapılan maçlar. Gelin bu maçlara bir göz atalım ve çizgi romanda kimin kazandığına ve “gerçekte” kimin kazanması gerektiğine bakalım:

1. Raund: Captain Marvel Vs. Thor

Thor’u az buçuk çizgi roman ile ilgilenen herkes bilir. Kendisi İskandinav mitolojisinden fırlamış, Odin’in oğlu, Asgard’ın yıldırım tanrısıdır. Marvel evrenindeki en sağlam adamlardan biridir. Captain Marvel ise günümüz okuyucuları tarafından Thor’a nazaran daha az bilinen bir tiptir. Tengunner’un Marvel ailesi hakkındaki güzel yazısı karakteri çok tanımayanlar için aydınlatıcı olabilir.

Çizgi romandaki bu ilk roundu Thor kazanıyor. Ancak ne şekilde? Maçın tek kuralı olan karşı tarafın 1 saniyeliğine de olsa hareketsiz kalması vasıtası ile. Peki gerçekte ne olurdu? Hmmm zor soru. İki taraf da birbirinden güçlü desek yanlış olmaz. Ancak Mark Waid tarafından yazılan ve Alex Ross tarafından çizilen Kingdom Come mini-seri’sinin son sayısında Superman’in Captain Marvel tarafından tabiri-caizse eğer “ağzının yüzünün dağıtıldığını” görmüştük. Fakat Cap. Marvel bunu yıldırımlar vasıtası ile yapıyordu. Şimdi karşısındaki ise bizzat yıldırım tanrısı Thor. Dolayısı ile bence kafa kafaya bitecek bir mücadele. Ama yine de Cap. Marvel normalde bu roundu alır gibi geliyor bana.

2. Raund: Namor vs. Aquaman

Bu maç beni heyecanlandırdı işte. İki denizler imparatoru karşı karşıya. Kim kazanıyor? Yukarıdaki sayfaya bakarsanız eğer şık “balina hareketi” ile Namor’u hareketsiz hale getiren Aquaman. Peki gerçekte kim kazanırdı: Aquman Dc evrenindeki en eski ve göreceli olarak en güçlü karakterlerinden biri. Diplomatik konumu da, Namor’unkiyle hemen hemen aynı. İkisi de kendi evrenelerinde denizler imparatoru. Aquaman her ne kadar DC’nin sağlam karakterlerinden biri olsa bile Namor’la boyölçüşebileceğini zannetmiyorum. Namor Marvel’ın en eski iki karakterinden biri  ve şimdiye kadar Sentry ve Hulk da dahil kafa kafaya girişmediği tek bir adam dahi yok. Ve hepsini oldukça zorlamıştır. Dolayısı ile galip bence açık ara Namor AKA Sub-Mariner olurdu.

3. Raund: Flash vs. Quicksilver

İki evrende de birden fazla speedster olmasına rağmen kendi evrenlerinin en hızlı iki üyesi bunlar. Sonuç ne olur? Serinin yazarları bile bunu fazla üzerinde durmamışlar sanırım. Quicksilver’ın Mach 10 gibi hızlara erişebildiğini biryerlerde okuduğumu hatırlıyorum ama karşısındaki adam Flash. Bırakın Mach 10’u, sadece koşarak zaman içerisinde sıçramalar yapabiliyor kendisi. Eh sonuç da rahat bir galibiyetle Flash’ın oluyor zaten.

4. Raund: jubilee vs. Robin:

Hikayede bu ikisi birbirlerine görür görmez aşık oluyorlar. Hoş bir romantizm. Ama işin ucunda evrenlerin yok olması varken yine de birbirleriyle mücadele etmelerini kaçınılmaz. Jubilee iyi hoş ve tatlı bir kız. Kendisini ayrıca severim. Ellerinden rengarenk ışıklar çıkarır. Ancak karşısındaki Karanlık Şövalyenin sağ kolu olunca ışıkları nereye savuracağını bile bilemiyor. Boru değil, Robin bu. Jubilee’nin doğuştan sahip olduğu yetenekler karşısında, Timothy Drake kendi alın teriyle Batman’in sidekick’i olmuş bir karakter. Jubilee’nin hiç şansı yok. Zaten çizgi romanda da Robin oldukça rahat bir şekilde güzel kızımızı etkisiz hale getiriyor.

5. Raund: Green Lantern vs. Silver Surfer

İşte bu sağlam maçlardan biri. Green Lantern; Dc evrenine göre belki de galaksideki en güçlü silah olan, sahibinin iradesiyle doğru orantılı olarak hayal gücü ile yaratabileceği hemen herşeyi gerçeğe dönüştüren yüzüğün sahibi, 3. Green Lantern (ve benim en sevdiğim) Kyle. Fakat karşısındaki de gezegen yiyici Galactus’un elçisi Silver Surfer. Galactus’un elçisi olmasına rağmen gezegen yiyicinin ona bahşettiği güç öyle yüksek ki çoğu zaman Galactus girdiği mücadelelerde gümüş kayakçıyı da yanına ‘summon’luyor. Dolayısı ile iki karakterin de   gücü hemen hemen galaktik düzeyde. Zorlu bir maç. Zaten ikisi arasındaki mücadele de tek bir patlama sahnesiyle betimlenmiş. Kazanan kim? Silver Surfer. Gerçeğe uygun mu? Bence evet. Peki Kyle yerine 2. Green Lantern olan Hal Jordan olsa işler değişir miydi? Bilemiyorum valla. Ancak Hal Jordan’ın 90’ların ortalarında bütün bir Green Lantern Corps’u yok ettiğini düşünürsek eğer Silver Surfer için işlerin daha ciddi bir alacağı kesin olurdu.

6. Raund: Elektra vs. Catwoman

Çok uzatmaya gerek yok. Catwoman temelde çok iyi akrobatik yeteneklere sahip bir hırsız. Fakat Elektra ise kendi jenerasyonu içerisinde üstün yeteneklere sahip iki karakterden biri (Diğeri ise onun aşkı ve arch-enemy’si Daredevil). Üstüne üstlük doğduğu andan itibaren Ninja süikastçiler tarafından yetiştirilmiş. Catwoman’ın pek bir şansı olduğunu düşünmüyorum, bilakis çizgi romanda da Elektra galibiyet alırken çok fazla yorulmuyor. Görünen köy kılavuz isyemez. Bu ikisi arasındaki mücadele “hangisi daha fetiş?” şeklinde olsaydı eğer o zaman kaydadeğer bir mücadele okurduk (Valla iyi olurdu).

7. Raund: Wolverine vs. Lobo

İkisi de puro ve içki seviyor. İkisi de hafif Redneck’imsi. İkisi de barlara bayılıyor. Birinin daha çok country sevdiğini tahmin ediyorum, diğeri ise katıksız bir heavy metal’ci. İkisi de ulaşım aracı olarak değişik tiplerde chopper’lar kullanmayı seviyorlar. İkisinin de ağzı bozuk ve kendilerine has lafları var. ve ikisi de kendi evrenlerindeki diğer karakterler ile karşı karşıya geldikleri zaman karşılarındaki adama bir “gulp” dedirtiyorlar. İkisi de kendilerince ölümsüz sayılabilir. Birinin healing factor’u var. Öbürü ise cehennem tarafından bile istenmediği için ölemiyor. Zaten umrunda da değil.
Yukarıdaki sayfada da gördüğünüz gibi bu maçı Wolverine alıyor. Hmmm. İşte bu bana pek olası gözükmedi. Wolverine’ın hakkı yenmez. Manyak oğlu manyak Hulk ile bile kafakafaya girişmiştir. Lobo da bilakis Superman ile. Sorun şu ki Hulk Wolverine’i oldukça fena hırpalerken, Lobo birden fazla kere Superman’e kan kusturtmuştur. Dolayısı ile bu maçta ben Wolverine çok da şans tanımıyordum.  Ama ününden dolayı olsa gerek yazarlar Logan’ın galip gelmesine karar vermişler. Hadi ordan.

8. Raund: Storm vs. Wonder Woman

Aslında güzel eşleşme. Dc’nin en sağlam kadın savaşçısı, Marvel’ın yaşayan dişi tanrılarından birinin karşısında. Wonder Woman Olimpia tanrılarının gücüne sahip olsa bile Storm da kendi evreni içerisindeki en tehlikeli mutantlardan biri. Hava elementlerini kontrol edebiliyor. Eh buna yıldırımlar da dahil. Bir nevi Thor’un Kenya versiyonu. Dolayısıyla Thor Cap Marvel’ı yendiğine göre, Storm’un da Wonder Woman’ı yenmesi bu çizgi roman mantığına göre kaçınılmaz. Ama gelin görün ki gerçek bir maç olsa bu ikisinin arasındaki Wonder Woman’ın bu kadar çabuk düşeceğini zannetmiyorum. Ama yine de Storm kazanırdı gibime geliyor.

9. Raund: Superboy vs. Spider-Man

4 sayılık macera içerisindeki en güzel karşılaşma bence buydu. İki “zibidi” karşı karşıya desem abartmış olmam herhalde. Bol muhabbetli bir maç. İlk bakışta Superboy’un Superman klonu olduğunu düşnürsek ciddi bir avantajı olduğunu varsayılabilir. Ama rakibi de yılların tecrübesine sahip, Marvel’ın belki de en büyük karakteri olan ve herhalde hemen hemen bütün Marvel evreniyle bir defa dahi olsa kapışmış olan Spider-Man. Karşısındaki gerçek Superman olsaydı durum elbetteki farklı olabilirdi ancak bu karşılaşma her zaman için gücün değil, esas önemli olanın tecrübe olduğunu gösteriyor. Spider-Man ufak bir trick ile Superboy’u indirmeyi başarıyor. Bazılarınıza belki bu pek inandırıcı gelmeyebilir ama bu bir futbol maçı olsa en kalın sesimle ve avazım çıktığı kadar şunu söylerdim: “Armut dalda asılsın, ipne superboy nasılsın? O kiraz dudaklara, Peter Parker asılsın.”

10. Raund: Superman vs. Hulk

Babalar karşıkarşıya. İki karakteri de bilmeyen yok. DC’nin near-omnipotent’î Superman ve Marvel’ın bütün evreni titreten canavarı Hulk. İyi mücadele oluyor açıkcası, Superman her ne kadar oldukça zorlansa (bir gözü şişiyor adamın) sonucu tahmin etmek çok da zor değil: Galip Kal-El. Gerçekçi mi: Eh yani. Sonuçta Superman. Fazla söze gerek yok. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta buradaki Hulk’un kişiliği Hulk değil, Dr. Bruce Banner. Yani eleman Hulk’un vücuduna ve Banner’ın aklına sahip. Fakat Hulk’un takipçileri bilirler ki: Hulk gets madder, Hulk gets stronger. Dolayısı ile Hulk, eğer Banner yerine Hulk’un benliğine sahip olsaydı Superman’e epey bir kan kustururdu diye düşnüyorum. Hulk çok çok kızdığı zaman neler yapabileceğini World War Hulk’ta gördük (Her ne kadar WWH, DC vs. Marvel’dan yaklaşık bir 10 sene sonra yayınlanmış olsa bile). Ancak yine de Superman, Superman’dir. Gönlüm el vermez yeşil deve karşı kaybetmesine.

11. Raund: Captain America vs. Batman

İşte en sonuncu ve belki de en sağlam mücadele. İki tarafın da aslında süper güçleri yok. Ancak ikisi de kendi evrenlerinde süper güce sahip olmayan bir insanın gelebildiği en üst fiziksel (ve belki de ruhsal) özelliklere sahip karakterleri. Bunları bıraksanız herhalde sonsuza kadar kapışırlar. Zaten kendileri de aynı şeyi söylüyorlar. Ve gelin görün ki maç da hemen hemen berabere bitiyor diyebiliriz. Dövüştükleri kanalizasyonu su basıyor ve Batman Cap. America’yı kurtarıyor. Her ne kadar maç berabere bitse dahi benim oyum biraz gönül borcu dolayısı ile Batman’den yana.

Sonuçlar

Dc. Vs. Marvel’daki esas maçlar bu kadar. Bunlar yanında birçok ilginç karakterin de bir araya gelmesi ilginç sahneler doğuruyor: Perry ve J.J.Jameson, Darkseid ve Thanos gibi.

Resmi sonuçlar şu şekilde:

Görüyoruz ki Marvel’ın 6’ya 4 üstünlüğü var (Cap vs. Batman’i saymıyorum).

Bu da benim sonuçlarım:

Hoş benimki de çok farklı çıkmadı aslında. Ancak 1 puan 1 puandır. DC, Marvel’ı 6’ya 5 indirdi. Marvel evreni havaya uçtu tuzla buz oldu.

Valla çok eğlendim bu postu yazarken. Siz de eğlendiyseniz ne mutlu bana.

Hulk Vs. Wolverine Junkie

Yabancı arkadaşlar deyimiyle kendimi “A sucker for Wolverine vs. Hulk” olarak tanımlayabilirim sanırım. Wolverine ilk kez Ekim 1974’te yayınlanan The Incredible Hulk #180’de; Kanada’nın süper kahraman ekibi olan Alpha Flight’ın (Wolverine’in kendi deyimiyle) “saykotik” elemanı olarak ortaya çıkmıştı.  Yıllar boyunca, 2 karakter arasında geçen bu ilk mücadele  birçok dergide, birçok falshback’in konusu olmuştu. Yazarlar bu hikayeyi kendi bakış açısılarıyla yorumlamayı seviyorlar sanırım.

Aşağıdaki sayfalar Wolverine (Volume 3) sayı 50’nin sonundaki Jeph Loeb tarafından yazılan ve Ed McGuiness tarafından çizilen “Punny Little Man” adlı kısa hikayeden alınmıştır:

Wolverine ortadan ikiye bölündüğü sayfalarda Wolverine’in üniformasının değişmesinin nedeni Marvel’un Ultimate evreninde geçen “Ultimate Wolverine Vs. Hulk” adındaki  mini-seriye  “başka gerçeklikler” kisvesi altında gönderme yapıyor oluşudur.  Punny Little Man’in son sayfası:


Wolverine vs. Hulk’un başka bir yorumu

ve The Incredible Hulk #340’tan bir de ekstra:)

Marvel Universe Beyazperdeye mi Taşınıyor?

iron-man-2_pst2_720 Marvel Comics’in son dönem sinema uyarlamaları oldukça fazla olsa bile 7. Sanat açısından bakıldığı zaman bu filmlerin birçoğu vasat aksiyon filmlerinden öteye geçemiyor. Hatta Daredevil (Korkusuz) için vasat kelimesi bir iltifat gibi kalıyor. Ghost Rider’dan bahsetmek bile istemiyorum (bahsetmiş oldum). Ancak yine de Iron Man, Spider-Man gibi doyurucu sayılacak filmleri de göz ardı etmemiz gerekiyor.

Iron Man 2’nin trailer’ı bu hafta içi yayımlandı. Trailer’ı buradan izleyebilirsiniz. Bana biraz Matrix Reloaded’ın trailer’ını hatırlattı. Film hakikaten trailer’da gözüktüğü gibi olursa fanlar için bile doyurucu bir yapım olacak gibi gözüküyor. İzlemediyseniz izleyin.

Trailer’da benim dikkatimi çeken (War Machine hariç) 2 karakter var: Bunlardan biri Nick Fury. Eğer karakterin filmografisine bakarsak 3 tanesi henüz tamamlanmamış 5 farklı prodüksiyonda aynı oyuncu tarafından (Samuel L. Jackson) canlandırıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de Iron Man 1. Tony Stark ( AKA Iron Man)’e baktığımızda ise o da Robert Downey Jr. tarafından 4 farklı filmde canlandırılıyor. The Incredible Hulk’un son dakikalarına kadar izlediyeseniz, Robert Downey Jr.’ın Tony Stark rolünde General Ross’a Hulk’u altetmek için bir teklif götürdüğünü de izlemişsiniz demektir. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme

Bir itirafta bulunuyorum: Bu Haftalık İnceleme’ler tagli postlar biraz deneme yanılma şeklinde oldu. Çünkü geçen hafta şunu yapacağım bunu yapacağım diye atıp tutmuşum ama samimi konuşmak gerekise ÇR’ları başka birinin yarattığı bir formata göre incelemek beni kastı. Kafama göre gideceğim. Buyrun: The List: Punisher Yayıncı: Marvel Puan: 4/5 Tadı: Kötü bir yemeğin üstüne yenilen güzel bir tatlı gibi. (Spoiler İçerir)

List’in bu sayısı beni şaşırttı. Bu sayıda yaşanan olaylar Marvel’ın şu aralar major event’i olan Dark Reign’in gidişatını doğrudan etkileyecek biçimde değil (ya da öyle mi?). Bu da acaba “ben en baştan beri bu The List serisini yanlış algılayıp o yüzden mi beğenmiyorum?” sorusunu getiriyor. Norman SHIELD’ın başında geçip SHIELD’ı HAMMER yapıp dünyanın en güçlü adamına dönüştükten sonra, Frank Castle (AKA Punisher) ne kadar vahşi ve acımasız olsa da delikanlı bir adam olduğu için Norman’ı öldürmeye karar verir ve Osborn’a bir suikast düzenler. Ancak bu cesur plan Sentry sayesinde -tabir-i caizse eğer- Frank’in elinde patlar. Üstüne üstlük bu olaydan sonra Osborn da Frank’i öldürmeye and içer ve onu kara listesine yazar. The List: Punsiher da Osborn’un kara listesindeki bu maddeyle iligi. En sevdiğim çizerlerden biri olan John Romita Jr. tarafından çizilmiş. Norman acımasızca bütün bir HAMMER’ı Frank’in üstüne salıyor ancak Frank kısmen paçayı kurtarıyor… Derken  Norman polislerin yılların psikopatı Punisher’ı karşısında çaresiz kaldığını anlıyor ve, Daken’ı Frank’in peşinden gönderiyor. Uzun ve kanlı bir kapışmadan sonra Daken gerçekten de Frank’in önce kollarını sonra bacaklarını keserek kafa ve gövdenen oluşan bir torsoya dönüştürüne kadar parçalara ayırıyor. Ama yine de Frank iş o noktaya gelene kadar Daken’ı anasından doğduğuna pişman ediyor ve kafası vücudundan ayrılana kadar Daken’ın suratına tükürürcesine bakmayı da bırakmıyor.

List’in bu sayısını okumak oldukça keyifliydi. Okuyucuyu yormadan oldukça güzel ve kanlı biçimde neredeyse sırf aksiyondan ibaret bir sayı. Frank ölüyor ancak Marvel Punisher’ı bu kadar kolay bırakmaz  ve nitekim de bunu hiç gizlemeyerek okuyucuya preview şeklinde gösteriyor. Hikaye gerçekten abuk subuk yönlere sapacak gibi. Ancak iyi manada:) Çizer Romita Jr.’ı her ne kadar beğensem bile sanki biraz baştan savma gibi geldi bu sayı. Tek eksiği budur. Onun dışında herşey ok.’dir.


Hulk #16 Yayıncı: Marvel Puan: 1.5 /5 Tadı: 3 öğün aynı yemeği yiyip, 4. öğünde de aynı şeyi yemek gibi

Hulk, yani dergi olarak Hulk, yani şu yanda 16. sayısının kapağını gördüğünüz dergi bizim eski yeşil dev Bruce Banner’dan öte (hiç yoktan şimdilik)  kimliği ve tam olarak ne peşinde emin olamadığımız gizemli Red Hulk ile ilgili. Red Hulk, Hulk dergilerine bence hareket getiren bir karakter. Ancak bu hareket artık biraz sünmeye başladı. 16 sayıdır yani 1 yıldan daha uzun bir süredir bu herifin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Tamam, iyi hoş ama artık biraz kabak tadı vermeye başladı. Hani serinin çizimleri zaten ciddiyetten yoksun ama artık bir okuyucu olarak konun da biraz ilerlemesini istiyorum. Ya da birkaç ipucu versin  ne olup bittiğine dair ama yok. Red Hulk’un saftirik ve “insanı” bir tarafı olduğunu görmemiz dışında hala bir numara yok desem çok da acımasızca olmayacaktır. Bu sayı boyunca genel olarak Red She-Hulk ve Red Hulk arasındaki konuşmalarla geçiyor. İkisini de kim ve ne peşinde olduğunu bilmiyoruz hatta ikisi de birbirinin kim olduğunu bilmiyor zaten. İlk sayfalardaki geçen sayıdan devam eden aksiyonu saymazsak eğer bütün sayı bundan ibaret. Ancak konuşulanlar pek dişin kovuğunu dolduran cinsten konular da değil… En son sayfada çıkan “süpriz” finali saymassak. Her ne kadar “süpriz” olsa bile belki de fazlaca zorlama olduğu için bir süprizin yapması gerektiği gibi beni şaşırtmadı. Eğer dergi bu yavaşlıkta ilerlemeye devam ederse Red Hulk’un kim olduğunu ancak 3 sene sonra öğreneceğiz.

The Punsiher #10 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Öğlen yememği yemeyip akşam yemeğinde iskender yemek gibi

Punisher’ın 10. sayısı The List: Punisher’dna hemen önceki olayları konu alıyor. List’i okuduktan sonra Punisher cephesinde ne olup bittiği merak ettim ve 10 sayıyı da biraz araştırmayla buldum ve okudum. Yazar Rick Remender oldukça iyi bir iş çıkarmış bence. Kapağının rsimleri buralarda bir yerlerde olacak olan 10. sayıyla noktalanan  ve bu maceranın “aftermath”i sayılabilecek The List ile eğer yukarıdaki review’u okuduysanız Frank Castle’ın Daken tarafından rosto gibi doğrandığını da okumuşsunuzdur. Bu 10 sayılık macera Black Hawk Down ya da Phone Booth’u izlemek gibiydi. Punisher’ 1’de Frank belki de biraz boyunun ölçüsünü aşarak MU’nun en güçlü adamı Norman Osborn’a Sentry tarafından engelenen, başarısız bir süikastlik girişiminde bulunuyır. Nowmon’un şu aralar MU’da Kingpin’in koltuğunda oturan (ve ondan çok daha ürkütücü ve güçlü olan) The Hood’u Frank’in peşine takıyor ve olaylar tıpkı Black Hawk Down gibi; bir kopuyor.. ta ki Frank Daken tarafından öldürülene kadar. Ancak dediğim gibi List sayısını bir aftermath olarak görebiliriz çünkü belki de Frank’in tüm insanlığı ile bağlantısını kopardığını 10. sayıda görüyoruz (her ne kadar %100 emin olamasak bile). Ancak tıpkı ismi gibi 10. sayı Frank Castle’ın tüm MU için potansiyel bir ceza olabileceğini gösteriyor. Bence buradaki olay10 sayı süren karşıklı bir insan avı olsa bile Hood tarafından en “mahrem” noktalarına kadar zorlanan Punisher’ın bütün MU’yu gözünü kırpmadan yok edebilecek bir delilik potansiyeli olduğunu anlatıyor. Çizer de bunu çok güzel yakalamış. Resimlere bakarken bana Frank’in nefretini, hısını ve vahşetini müthiş biçimde hssettirdi deseme abatmış olurum bilmiyorum. Çok lezzetliydi.


Spider- Man: Anti-Venom #2 (of 3) Yayıncı: Marvel  Puan: 2.5/5 Lezzet: Yoğurt gibi

Venom ve dolayısıyla Eddie Brock, sanırım 92 yılları civarında muhterem şahıs Todd McFarlene tarafından yaratılmış, belki McFarlene’in yazarlığından ileri gelen belki de hakkaten ürkünç ve tehliklei olduğu için o güne kadar Spider-Man’in  gördüğü en büyük belaydı. Neyse durumlar değişti. Brock kendi venom’unu oluşturmuş bir şekilde. Anti-Venom ya da White-Venom olarak geçiyor. Bana  görünüş ve hatta yetenek olarak yine McFarlene’in yeni karakteri Haunt’uı andırıyor. Bu hafta Punisher haftası mıdır yoksa benim bilinçaltımın random seçimleri mi beni Punisher’a götürdü bilmiyorum ama her okudğum şeyin altından (aslında altında demek yanlış ne de olsa 2 dergi zaten Punisher) Punisher çıkıyor. (Gerçi Dalily Scans’t hakkaten Punisher haftasıymış. Daily Scans’ı da atrtık kendime saklamak yerine blogroll’a link olarak koysam iyi olacak.) Anti-Venom#2 meksikalı gangsterle Anti-Venom arasında geçen, bolca Punisher sosuna batırılmış bir kızartma, pardon kapışma. Anti-Venom’un dedesinin kötülük dolu, Frank Castle’ın zaten deli bir seri katil ve Meksikalı gangsterlerin de meksikalı ganster olduğunu düşünürsek ve bu 3 “subject”i alıp olayın ilk 1.5 sayısının geçtiği gibi daracık bir mekana koyarsak  elimize ne geçer: Doğru bildiniz; şiddet, küfür, tehdit, vahşet. Aynen de böyle oluyor zaten. Gerçekleşen olayların çok ciddi bir tarafı yok, daha çok Punisher ve Anti-venom hem birbirlerini hem de çevredekileri parçalarına ayırsınlar diye yapılmış 3 sayılık bir mini-seri. Okurken çok heyecanlanmadım, ya da birşeyleri merak etmedim hatta öykünün finali bile daha ilk sayının ilk karelerinden belli gibi  ancak genel olarak yine de okuması zevkliydi. Öğleden sonra 2 öğün arasında yenilen bir çanak sade yoğurt gibi..


Ultimate Comics: Avengers #03 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Sinemada ağzınıza “daha çok daha çok” diyerek tıkıştırdığınız patlamış mısır gibi Benim cahilliğimmiş… Bu seriden “ne güzel yapmışlar ya” anafikriyle bahseden bir post daha önce atmıştım. Orda da şöyle demişim: “bir yandan sürükleyici, bir yandan da beylik ve dramatik laflardan uzak akıcı aksiyon dolu klasik bir çizgi roman hikayesi. Üstüne üstlük, hikaye normal marvel evreninden de oldukça farklı yerlere sapmaya hazırlanıyor gibi.”

Cahilliğim de burdan kaynaklanıyor zaten. Meğersem serinin yaratıcı ekibi Civil War’u ve Old Man Logan’ı yaratan ekipmiş (Old Man Logan kıyamet sonrası Mad Max vari bir gelecekte geçen bir “Logan” öyküsü. Tadı aileyle yılda bir yenilen her türlü lezzetli akdeniz yemeğinin bulunduğu bir balık sofrası gibiydi). Yazar Mark Millar bence aslında biraz asi bir yazar. Karakterleri neredeyse “yok etmeyi” seviyor diyebilirim. Civil War’u çok takip etmedim (o dönemler ÇR’lara bir süre ara vermiştim.) Ancak konu itibariyle bütün SK’lkarın amerikan hükümetine gerçek kimlikleriyle kayıt yaptırmalarını gerektiren bir kanun çıkarılması ve bunun karşısında ikiye bölünen Marvel evreni idi (Cap. Amrica’nın maskeli tarafta olması bence ilginçti). Civil War önemli bir seri / olaylar silsilesi çünkü Marvel Evrenin’de bundan sonra gerçekleşecek olaylar Civil War’un sonuçları tarafından yaratılan kurallar içerisinde olmak zorunda. Yani demek istediğimn Cival War ile yazar Millar aslında hiçbir fizik kuralının olmadığı, hayal gücü ile herşeyin mümkün olacağı bir dünyanın “yasalarını” kısmen de olsa değiştirmiş, baştan yazmış oldu. Ultimate: Avengers’da gördüğüm şey ise yine daha önceki post’um da bahsettiğim gibi bildiğimiz Marvel karakterlerinin artık o bildiğimiz Marvel karakterleri olmayışı. Bu ekibin yarattığı dünyalar her taşın altından SK fışkıran Marvel evreninden biraz daha farklı kokuyor. Karakterler klasik versiyonlarının güçlerine ve adlarına sahip bambaşka insanlar gibi. Ne Fury bildiğimiz Fury ne de War Macine ya da Wasp. Kahramandan öte insan üstü yeteneklere sahip “para kazanmaya” çalışan tipler gibiler. Dolayısıyla hareketleri de bu yönde şekilleniyor. Son olarak eklemek istediğim birşey daha var: Old Man Logan ve Ultimates Comics: Avengers’da gördüğüm bir özellik bu. Bütün olaylar (aksiyon, dramatik sahneler, aşk sahneleri ve çok daha fazlası olsun) aslında resimlerle anlatılıyor. Asla bir düşünme balonu ya da 3.bir şahsın ağzından anlatılan kare bir kutucuk görmüyorsunuz. Çok güzel yazılmış olan bu hikayeler kelimelerden öte resimlerle anlatılıyor. Bu ekibin ürünleri kişisel zevkime ve sanırım kafamdaki çizgi roman tanımına çok yakın bir yerde duruyor.

Haftalık İnceleme

Comic Book Resources’ta Buy Pile diye bir column var. Buy Pile Hannibal Tabu tarafından yazılan haftalık bir review column’u. Çoğunlukla Hannibal  ile beğenlerimiz uyuşmasa dahi yine de her hafta takip ediyorum. Ancak konu bu değil. Konu Buy Pile’ın formatı. Column haftalık review’ları 4’e ayırıyor: Kesinlikle alınması gerekenler, okunması gerekenler, bahsedilmesi gerekenler ancak çok iyi olmayanlar ve çöpler. Buy Pile’ın yazarı kadar çok ÇR okumuyorum ve dolayısıyla onun kadar bilgili değilim. Ancak köşenin formatı hoşuma gidiyor. Birçok çizgi roman hanibal’ın da köşesinde söylediği gibi “çok çok iyi” değil ancak kötü de değil. İkisi arasında bir yerlerde vasatın üzerinde duran ancak yeterince iyi olamamış birçok  ÇR var. Dolayısıyla ben de bu haftalık incelemelere “iyi” ve “kötü yanında bir de “orta şekerliler” eklemenin iyi olacağını karar verdim. Başlayalım bakalım.

Haftanın Lezizleri:

Incredible Hulk #603
Yayıncı: Marvel
hulk 603 Hulk #603: Her açıdan çok güzel bir sayı. Bruce Banner, Hulk’un başka bir gezegenden gelen oğlu Skaar’ı, Hulk’tan intikam alabilmesi için eğitmekte ve bunun için de önceki sayıda Juggernaut ile bir kapışma hazırlamış ve Skaar Juggernaut’a dersini vermişti. Ancak bu sefer biraz daha dişli bir rakip var karşısında: Wolverine’in oğlu Daken; Hulk ve Wolverine’in kapışmaları hep ilginç olmuştur. Daken ve Skaarr’ın ki de bilakis öyle. Öykü anlatımı olarak oldukça eğlenceli. Babalar nasıl aralarında anlaşıyorsa, onların “zıttı” sayabileceğimiz oğulları da kendi aralarında bir şekilde anlaşıyorlar. Aksiyon da cabası. Ayrıca şu aralar Marvel’daki en iyi çizim ve boyama ekibi bence bu dergide.

 

 

Beasts of Burden #2
Yayıncı: Dark Horse Comics

beastsofburden2 BoB bozmadan devam etmiş. Ancak üzücü birşey öğrendim: Ben bu dergiyi uzun süreli bir yayın zannediyordum ancak 4 sayılık bir mini seriymiş .Bu sayıda aslında yine oldukça alışık olduğumuz hatta “klasik” sayableceğimiz bir tür hayalet hikayesini köpek ve kedilerden oluşan paranormal olaylar dedektiflerinin gözlerinden izliyoruz. BoB’u gerçekten ayrı bir sevdim çünkü bir ÇR olmanın bütün avantajlarını kullanıyor; kahramanlar bir çocuk dergisinden fırlamış gibi, çizimler çocuklar için yazılmış bir masal gibi ancak bir yandan da üzücü bir hayalet öyküsü ve sadece ÇR’larda görebileceğiniz bir tür psikolojik şiddetle birleşmiş durumda. Ama o ilk sayıdaki masalsı fabl havası da hala tüm derginin üzerinde duruyor. Mmmmhh..gene lezizdi.

 

Haftanın Orta Şekerlileri:

Dark Avengers #10
Yayıncı: Marvel

dark_avengers_10 Ben bu seriden çok umutluydum ancak #12’in sayıda Dark Reign ve dolayısıyla Dark Avengers da bitecek deniliyor. Dark Avngers ilginç bir ekip, MU’da her gün gerçekleşen birşey değil. Bu orjinalliğine rağmen çok da yetenekli olmayan yazarlara emanet edilmiş gibi. Ortam ilginç: Super-villain’ler SK’ların yerinde, Norman herşeyin başında, Sentry ile ne oluyor ne bitiyor meçhul, Doctor Doom var bir köşede, Osborn kimsenin bilmediği bir haltlar karıştırıyor… Demek istediğim elde aslında bolca entrika doldurulabilecek bir malzeme var ancak bu seri nedense bir türlü vasatın üzerine çıkamadı. Okuyucu(beni) tam manasıyla içine alamadı. Bir önceki sayıda Sentry’in kafası bizzat karısı tarafından patlatılmıştı ve Sentry’e (bir kez daha) öldü gözüyle bakıyorduk. Şimdi ise Sentry hiçbir şey olmamış gibi yine etrafta uçuşuyor ve biliyorum ki bu olayın sonucu ancak 1 ya da 2 sayı sonra açıklanacak. Hata şurda: yazar dergiyi götürecek ilginç bir yön bulmasına rağmen, genel olaylara çok da bir etkisi olmamasına rağmen aksiyonun içinde “ilgnç”1 olan fikri kaybediyor, okuyucudan biraz fazlaca gizliyor. Olayların sonucunda bunların cevaplarını alacak (ve muhtemelen ilginç bulacak) olsak bile yine de birkaç sorunun cevabını öğrenmek için “anlamsız” sayabileceğimiz 10 küsür sayı okumak, başarılı bir seri tanımı içerisinde yer almıyor diye düşünüyorum.

Blackest Night: Batman #01-03
Yayıncı: DC Comics

blackest_night_batman Blackest Night şu aralar DCU’da “major event”. Bütün DCU kahramanlarını bir şekilde etkiliyor ancak olayın göbeğinde Green Lantern’lar var. Blackest Night için kabaca “uzaydan gelen zombi” olayı diyebiliriz. DCU’daki bütün ölmüşler diriliyor ve ilgili alakalı insanların başına tabiri caizse musallat oluyorlar. Batman ve Robin de bundan paylarını alıyor bittabii. Aslında ilk 2 sayı oldukça güzel, heyecanlı ve hatta korkunç ve gerici diyebilirim. Ancak 3. sayıda sanki biraz işlerin cıvkı çıkıyor ve bu zombi hikayesi “onlar bizim korkualarımızdan besleniyorlar” gibi artık klişenin de klişesi bir sonuca çıkıyor. Ancak yine de okuması zevkli ve herşeyden öte Batman ve Robin’in trajik geçmişleriyle yüzleşmeşmesini okumak güzel. Temelde bir irade savaşı izliyoruz, Batman de bunun altından kalkıyor. Çok çok da iyi değil yani.

 

Haftanın Yazıkları

Predator #2
Yayıncı: Dark Horse

predator2 Predator’u film ve karakter olarak sevmeme rağmen, yine de hiçbir zaman üzerine sayılarca ÇR yapılabilecek bir şahıs olarak görmemişimdir. Ne de olsa alt tarafı yengeç suratlı, aklında avlanmaktan başka birşey olmayan bir avcı (avcı ırkı). Dolayısıyla bu tipe ne kadar olay ve karakter yüklenebilir bilmiyorum. Daha önceki Predator ÇR versiyonlarına da şöyle bir göz atmışlığım var ancak hiç sarmamalarından dolayı göz atmakla kaldım sadece. Nitekim version 3. başlatmıiş Dark Horse Comics, ben de bir şans veriyim dedim. Ancak söyleyebileceğim tek şey o ki: Yine olmamış. Öykü tamamen agresif bir ortamda geçiyor, karakterler sadece birbirlerini aşağılıyor ve içlerinde oldukları kaosun içinden çıkmaya çalışıyorlar ancak nitekim bu 2. sayıda progresiv tabir edebileceğim bir olay olmuyor. Çizimler ise kötü. Hani gerçekten kötü bence. Stil açısından sıfır. Sadece çizilmesi ve yayınlanması için resmedilmiş gibi duruyor. Hiç memnun kalmadım senden predator git film yap sen. (Bu arada hakkaten yeni Predator filmi geliyor ve filmi Robert  Rodriguez çekiyor ve filmde Machette oynuyor. Gelse de izlesek).

 

Blackest Night: Superman #01-03
Yayıncı: DC Comics
Blackest_Night_Superman_by_Bakanekonei Bu da Batman’in Superman versiyonu. Bu da onun gibi 3 sayılık bir mini seri. Olaylar Smallville’de Clark, Martha ve Connor (Superboy) arasında geçiyor. Bildiğimiz klişe superman diyebilirim. Batman’in aksine zombiler herhalde Superman’in okuyucuya verdiği – nasıl olsa Superman’e birşey olmaz güveniyle ilerliyor, ve hakkaten de birşey olmuyor. Üstüne üstlük Superman de Batman gibi bu Black Lantern (Zombiler)’ler hakkında birşeyler çözmeyi başarıyor. Ama genel olarak bana sıkıcı ve klişe geldi. Ne olay ilerleyişinde, ne aksiyonda çok çok eğlenceli birşeyler yoktu. Peh.

 

.

 

Hulk #603
Yayıncı: DC Comics
The List - Hulk List serisi anlamsız varoluşunu yine bu sayıyla sürdürüyor diyecektim ki o kadar da acımasız olmamak lazım sanırsam. Incredible Hulk çizerleri tarafından çizildiği için bence çok üst kalite. Ancak konu yine de aham şaham değil. Hani evet birşeyler oluyor ancak olan şey The List’in alakadar olduğu event olan Dark Reign’e birşeyler katmıyor Incredible Hulk’la ilgili birşeyler oluyor. Kolay okunuyor ancak o kadar. Sevmedim. Sevemedim.