Modern Evren Kurguları Hakkında

Bu yazıyı şu linkten okumanız sizin bilgi dağarcığınız açısından çok daha istikbal vadedici olacaktır: Altevren

Yaklaşık 1 senedir çizgi romanlar hakkında yazmadım. Bir sene sonra tekrar klavyede bu konu ile ilgi bazı görüşlerimi söylemek gerçekten çok duygusal..zzzz…Tatavayı geçip hemen konuya dalıyorum.

Bundan kısa bir süre önce Tengunner’ın şu post’unda DC’nin son event’i “Flashpoint” üzerine biraz konuştuk. Link’e tıklarsanız eğer benim hypertime’ı veya benzeri bir kurgusal çizgi roman evrenini biraz çocuka bir heyecanla nasıl desteklediğimi ve Mete’nin buna uygun daha realist cevabını görebilirsiniz. Keza aynı konu $2,99 ‘da da şurda tartışılmış.

Bu konuda fikrimi değiştirdim ve Mete’ye katılıyorum. Neden?

Öncelikle bilmeyenler için hypertime’ın ne olduğuna şöyle bir bakalım: Wikipedia’nın entry’si göz önüne alındığı zaman Hypertime’ın gelmiş geçmiş en iyi çizgi roman yazarlarından ikisi olan Mark Waid ve Grant Morrison tarafından oluşturulduklarını öğreniyoruz. Hypertime konseptine göre; bir evren için devamlı bir süreklilik yoktur. Buna göre Superman’in bildiğimiz DC evreni içerisinde yaşadıkları gerçektir. Ancak Superman’in 70’li yıllarda yapılmış olan filmleri, 80’li yıllarda çekilmiş olan TV dizileri ya da yine çizgi romanlarda sık sık karşılşatığımız alternatif evrenler de, alternatif Superman’lerin başından geçen maceraları da en az esas DC sürekliliği içerisinde geçen maceralar da Superman için ve dolayısıyla biz okuyucular/izleyeciler için “gerçektir”.
Wikipedia’nın entry’sine göre bu gerçeklikler birer nehir olarak  çoğu zaman birbirlerinden bağımsız olarak “kendi akışlarını” sürdürmektedirler ve birbirleriyle temaasa geçmemektedirler. Ancak gerekli olduğu zaman bu nehirler birbirlerini etkileyebilmekte, bu etiklenmeler “sürekli” olarak devam edebilmekte, şöyle birbirlerini yalayıp geçebilmekte, bir nehir bir diğerine karışabilmekte ve hatta yeri geldiği zaman bir nehir de tamamen kuruyabilmektedir. Dolayısı ile bir kahramanın başından geçen herşey gerçektir ve maceralar birbirlerini zaman ve mekan fark etmeksizin etkileyebilmektedirler.

Hypertime’ın aşağı yukarı ne olduğunu anladıktan sonra sıra benim Hypertime’ın neden olgun bir çizgi roman evreni için bir gereklilik olduğu konusundaki düşüncelemerime geliyor:

Hypertime büyük ÇR evrenleri için bir gerekliliktir çünkü:

  • Daha önce yazılmış bir çok çizgi roman hikayesini “kurtarmaktadır”. Bununla kastım evrensel boyuttaki major retconlarla yok olup gidecek bir çok hikayenin hala var olmasını sağlar. Örneğin günümüzde DC sürekliliğinde Flashpoint ile DC evreni komple bir retcon’a uğramak üzere. Editörlerden gelen açıklamalara göre Flashpoint sonucunda değeişecek olan süreklilik sonucunda “iyi” hikayeler varlıkları korunurken “kötüler” yok olacak. Peki bu noktada “iyi” ve “kötü” hikayelerin neler olduğuna kimler karar verecek?
  • Hypertime ya da benzeri kurgusal bir sistemin var olması o karakter ya da  dergi için çalışan yazarları da -biraz abartı bir tanım olmakla beraber- hala varolagelir kılar. Eğer şu an beğenilmeyen birçok hikaye silinirse, bu, daha önceki öyküleri yazmış olan yazarların çalışmalarının da güme gittiği manasına gelir. Sonuçta bir yazarı yazar yapan nedir ki?
  •  Hypertime gibi bir sistem çizgi roman evrenlerini çoğu zaman düzensizlikler ve kronolojik sorunlardan ötürü oluşan “eli kolu bağlı kalma” durumundan kurtarır. Superman, X-Men gibi çok geniş franchise’lara sahip kahramanları barındıran bu kadar geniş evrenler için ne kadar çok retcon yapılsa ya da flashpoint tarzı eventlerle format atılsa dahi eninde sonunda bu “eli kolu bağlı kalma” sorunu yine baş gösterecektir.
  • Hypertime başta kafa karıştıcı gözükse ve kafa karıştırma potansiyeli fazla olsa bile Kuantum fiziğinin, paralel evrenlerin sabah programlarından Seda Sayan’lar tarafından tartışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla günümüz ve gelecek insanı için bu tür bir konsept çok çok da yabancı olmayacaktır.

Bu noktadan sonra ise bu tür bir konseptin neden asla kullanılmayacağına dönelim:

  • Bir çok çizgi roman okuru, favori karakterleriyle duygusal bir bağ kurmuş olsalar bile, o çizgi roman kahramanı ya da o dergi eninde sonunda telif haklarına sahip olan şirkete ait birer üründür.
    Dolayısı ile her ne kadar ürünün kalitesi önemli olsa bile bu tür bir üründen kar edebilmek bu ürünü sanatsal bir konsept olarak sunmaktan daha önemlidir.
  • Hypertime’ın yaratıcıları Waid ve Morrison’un da ön gördüğü gibi okuduğunuz dergiler,  o an bizim için “gerçek” olan maceralardır. Ancak burda şu noktaya dönmek lazım: Bunlar birer ticari üründür. ve bu ürünlerin hedef kitlesi çoğunlukla bu karamanlar ya da dergilerle yıllar süre gelen bir bağ kurmuş “yaşşını başını almış adamlar” değil de, o ürünle ilgili yaşları gereği  an için herşeyi (oyunu, kitabı, boyama kitabı, burger king oyuncağı) isteyen genç yaştaki çocuklardır.Bu hedef kitle için ise pazarlanan ürünün bittabiki “basit” ve “anlaşılabilir” olması gerekmektedir. Şu an Batman’in tarihinin ne kadar kompleks ve dolu olduğunu bir düşünsenize. Geçmişe yapılan göndermelerle dolu çizgi roman maceralarının 12 yaşındaki bir çocuk için ne kadar gerici bir hal alıyordur kimbilir. Yazarlar artık günümüzde maceraları “run”dan öte, grafik roman halinde yazıp başı sonu belli bir biçimde bitirmeye çalışssalar bile kahramının içinde var olduğu evren ve karakter ilişkileri eninde sonunda geçmişe dönük olmak zorunda.
  • Genç yaştaki okurların birçoğu da tıpkı daha geç yaştaki okurlar gibi karakterlerle bir bağ kurarlar ancak birçoğu için bu bağ belli bir yaşa ulaştıktan sonra yok olur. Ancak satış manasında bu bir boşluk oluşturmaz çünkü bir sonraki jenerasyon dergiyi takip etmeye başlamıştır bile. Ancak genç yaştakiler için okudukları maceralarda yapılan atıflar çok daha önceden var olagelmiştir. Başka bir jenerasyon için yazılmıştır ve zaten öyledir de.Batman’in beli Bane tarafından kırılmıştır ve bu iyi bir maceradır. Satış garantisi olan bir maceradır. Bu macera modernize edilerek tekrar okurlara sunulabilir.Aynı konspet farklı bir jenerasyona ikinci bir kez satılabilir.  Bu da büyük eventlerle, kahramanların yaşadığı gerçekliğe ‘reset’ atılmasıyla vuku bulur.  Fakat bunun karşılığında yaşı daha geçkin olan sadık okurlar biricik kahramanlarının başından ne geçeceğini beklerken sonunu bildikleri bir macerayı ikinci bir kez daha okumak zorunda bırakılabilirler.

Orataya koymak istediğim argüman a şu: Çizgi Romanların, çizgi roman kahramanlarının (özellikle DC ve Marvel gibi artık fantastikliğin sınırlarını zorlayan) belli bir mantıksal zaman ya da mekan akışı içerisine oturtulması çok olası değildir. Zaman yolculuğu, paralel evrenler, ölümden dönmeler, şeytanlar, masallar, mitosların bir blender”dan geçmişçesine var olageldikleri bir kurgu dünyayı, kendi zaman ve mekan algımıza göre oturmak mümkün değildir. Eğer yıl 1940 olsaydı bu yapılabilirdi ama artık iyisi ve kötüsüyle çok zengin  dünyalardan bahsediyoruz. Bence Waid ve Morrison gibi yazarlar onları diğer yazarların bir adım önüne geçiren şeyi bir kez daha yapıp (neredeyse sanatsal diyebileceğim bir boyutta) sadece tek bir kahraman ya da dergi ile ilgili devamlılık problemlerini bir kenara koyarak, genel bir kurgu düzenlemesine gitmek istemişlerdir. Ancak karşılarına çıkan engel tüketim ve tükettirme üstüne kurulu bir sistemin aç çocukları ve onların ebeveynlerinin doymak bitmez iştahları olmuştur. Kim onları suçlayabilir ki?

Bülent Kayran, Olimpos, Ağustos 2011

Kaktüs Bar, Bomba Etkisi Provası, Mikail’in trombonunun akordu bozuk.

Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’e ne oldu?

Bu sorunun cevabını Temmuz 14’de yayınlanacak ve iki sayı sürecek bir maceranın ilk bölümü olan ve  Grant Morrison tarafından yazılan Batman #701 ile öğrenecekmişiz. Batman R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’in başından neler geçtiği pek bir muallaktaydı. R.I.P.  macerasının finalinde  Batman başına ciddi manada bela açan Dr. Simon Hurt ile beraber, yere çakılarak havaya uçan bir helikopterde mahsur kalmıştı. Bundan sonra ise uzun süre Dr. Simon Hurt’ten ses seda çıkmamıştı (ta ki Batman & Robin sayı 11’e kadar).  Bruce Wayne ise bu trajik olaydan sonra hiçbirşey olmamış gibi Final Crisis’ın içine dalmış ve sonunda -hiç yoktan DC sakinleri için- nalları dikmişti.

Yazar Grant Morrison R.I.P. ve Final Crisis arasındaki bu kronolojik boşluğu doldurmaya karar vermiş.  Şimdiye kadar iki macera arasında var olagelen bu  boşluk olduğu gibi bırakılmış, –hiç yoktan benim için- bu “ara” havada kalmıştı. Görünen o ki Batman #701’de başlayacak olan hikaye 2 sayı sürecek ve Return of Bruce Wayne hikayesi için bir tür backup olacak(mış). Dc’nin Batman #702 için yazdığı tanıtım yazısında bu boşluğun masus anlatılmadığı ima ediliyor. Her ne kadar klasik bir pazarlama şekli gibi gözükse bile yazar Morrison olunca doğruluk payı  olabilir diye düşünüyorum.

Batman #700

Grant Morrison tarafından yazılan ve Tony Daniel, Andy Kubert, Scott Kolins, David Finch ve Frank Quitley tarafından çizilen Batman’in 700. sayısı geçtiğimiz hafta içi yayınlandı. 700. sayı; Batman maskesi altındaki üç farklı isim tarafından çözülen tek sayılık bir dedektiflik öyküsünü konu almış.  Öykü daha çok Batman maskesini takan kahramanlara odaklanıyor ve biraz da onların gözünden hem değişen Batman konseptini, hem de zaman ilerledikçe Gotham’ın ve villain’lerin değişimini gösteriyor.

Hikaye Yesterday, Today ve Tomorrow olarak (yani Dün, Bugün, Yarın) 3’e bölünüyor. Hikayenin Dün kısmında maskenin altındaki isim Bruce Wayne. Yanında da Robin olarak Dick Grayson’ı görüyoruz. Dün kısmı açık ve net olarak Gümüş Çağı Batman’ine ve düşmanlarına yapılmış bir atıf. Batman’ın kaydadeğer bütün düşmanları bir arada toplanmış vaziyetteler: Joker, Riddler, Mad Hatter, Catwoman ve Scarerow. Okumaya devam et

JLA: Yeni Dünya Düzeni

JLA

Grant Morrison tarafından yazılan ve Howard Porter tarafından çizilen Yeni Dünya Düzeni, o zamanki ismiyle Arkabahçe, şimdiki adıyla Gerekli Şeyler yayınları tarafından yayınlanmış. Online kitapçıların kataloglarını karıştırdığımda Yeni Dünya Düzeni görülse bile sanırım yeni basımı yok. Bu yüzden internetten ya da büyük kitapçılardan bulunabilmesi çok olası gözükmüyor. Ben tesadüf eseri Kadıköy’deki çizgi romancıların birinden aldım. Bu tip yerleri denemek daha mantıklı. Belki Gerekli Şeyler’in kendi mağazasında da vardır.

Yeni Dünya Düzeni 1997 yıılında Amerika’da yayınlanmaya başlayan JLA serisinin ilk 4 sayısında süregelen maceranın toplandığı  cilt.

Kısaca özet geçecek olursak: Günlerden birgün beyaz sarayın tepesinde 1 mil çapında bir uzay gemisi belirir ve potansiyel tehlike karşısında tüm dünya alarma geçer. Ancak çok zaman geçmeden bunun sanıldığı gibi bir tehlike olmadığı anlaşılır. Evet, gelenler uzaylılardır ancak “barış içinde” gelmişlerdir ve “dünyayı kurtarmak” istemektedirler. 6 kişilik bir takım halinde gelen bu rengarenk uzaylıların herbirinin kendine özgü güçlerinin olmasının yanı sıra, neredeyse her biri Superman kadar güçlü ve yenilmezdir. Okumaya devam et

Bruce Wayne’in Dönüşü

2008 yılının sonlarında gazetelerde, televizyonlarda ve diğer haber kaynaklarında şu tarz haberlerle karşılaşmış olabilirsiniz. Ben o sıralar çizgi roman okumaya biraz mola vermiştim ve Bruce Wayne’in öldürüldüğünü de bu şekilde öğrendim. Esasen bu, asılsız bir haberdi. Bu habere göre Bruce Wayne R.I.P. isimli maceranın sonunda ölüyordu. Aslında Bruce’un AKA Batman’in öldüğü falan yoktu. Sadece maceranın ismi “R.I.P.” olduğu ve hikayenin sonu hafif muallakta bittiği için “Batman öldü” gibi haberler çıktı. Yoksa ortalıkta ceset falan yoktu. Batman’in ölümünü ve cesedi bundan 2-3 ay sonra  gördük. Bu sefer hakkaten nalları dikmiş gibi gözüküyordu:

Okumaya devam et

Modern Marvel Kronolojisi 3: Planet X (Grant Morrison, Phil Jimenez)

Konu: Magneto’nun bir kez daha homo-superior olarak adlandırılan mutantları dünya üzerindeki hakim ırk haline getirmek çin yaptığı kumpaslar, pislikler ve üçkağıtlar.

Önemi: Konu her ne kadar X-kitaplarında yüzlerce kez işlenmiş olsa bile bu hikayenin X ve dolayısıyla Marvel tarihinde bir dönemeç olduğu söylenebilir. Hikayenin 3 önemli sonucu var: Bu tarihe kadar Xavier ve Magneto’nun mutant ırkı üzerindeki “fikirsel” hakimiyetleri bir nevi son buluyor. Hikaye aslında çoğunlukla Magneto tarafından anlatılsa ve Magneto bittabii ki sonunda kaybetse bile aslında Xavier’in de o yıllardır ağıza sakız olmuş “rüyası” da Magneto’nun faşit rüyasıyla beraber bir nevi resmi olarak son buluyor. Bunu da sanırım son sayıdaki şu kare çok güzel özetlemiş:

2. önemli sonuç ise hikayenin sonunda en eski X-Men’lerden Jean Grey’in ölmesi. Bu hikayenin başında Xavier’in X-Men liderliğini Jean’e bırakmak istediğini öğreniyoruz ancak onun ölmesiyle beraber liderlik görevini Scott Summers AKA Cylops üstleniyor ve bundan sonra da zaten X-Men içerisinde ciddi bir değişim başlıyor. Bu da 3. önemli sonuçtu.

İyi Yönleri: Okuması çok eğlenceli. X-Men’in içerisinde bulunduğu durum oldukça karanlık olsa bile bütün hikaye boyunca aslında bir optimizm hakim. Özellikle Magneto ve X-Men’den arakladığı yeni öğrencileri ile arasında geçen diyaloglar çok keyifli, hatta öyle ki bazı yerlerde beni güldürdü.
Konu genellikle Magneto çevresinde şekilleniyor ve X-Adamlar biraz daha geride kalıyorlar. Sağlam kötüleri okumak zevkli olduğu için bu da ayrıca bir artı.

Kötü Yönleri: Şahsen hemen hiçbir kötü yönü olduğunu söyleyemeyeceğim. “budur” denilecek bir hikaye olmasa bile “şu tarafını” beğenmedim diyebileceğim bir şey de bulamadım.

Hikayenin Anlaşılabilirliği: Planet X süregelen New X-Men dergisinde devam eden bir macera ve daha önceki sayılardan beri varolagelen birkaç olay çözülüyor. Hikayenin başlangıcında X-Men’in içerisinde bulunduğu durum epey karışık. Bu karmaşanın da aslında Magneto’nun manipülasyonu sonucu yaratıldığını göz önüne alırsak eğer ve “ben illa tüm olayı kavramak” isterim diyorsanız; Grant Morrison’un New X-Men’ini nerdeyse komple okumanız gerekecek. Böyle bir takıntınız yok ve Magneto ve Xavier’in dünya görüşlerinden  ve az biraz olsa da tarihlerinden haberiniz varsa eğer güzel bir okuma sizi bekliyor demektir.

Okumak Gerekli mi?: X-Men fanııysanız “evet!” okumak gerekiyor. Bu hikaye House of M ve  Messiah serileriyle beraber modern X-Men’in şekillenmesinde büyük rol oynuyor. X-Men fanı değilseniz de okumanızı tavsiye ederim çünkü iyi bir çizgi roman. Ancak bunun dışında Marvel evreninin sürekliliğinden öte Mutantlar arası bir hesaplaşma anlatılıyor.

Çarpıcı Anı: Valla ister beğenin ister beğenmeyin benim için en çarpıcı an şu oldu (hehe):

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 2. Bölüm

Bu yazının aylar önce yazdığım ilk bölümünde şu an 200. saysına 3 sayı kalmış olan, Imgae Comics tarafından 1992 yılından beri kesintisiz ancak düzensiz olarak yayını sürdüren Spawn adlı dergiden bahsedeceğim. Eğer Spawn’ın başından geçenlere çok hakim değilseniz ya da öğrenmek istiyorsanız ilk bölümü okumunazı tavsiye ederim: Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm.

Yazının ilk bölümünde Spawn’ın şu an 18 seneyi doldurmak üzere olan tarihinin birkaç sayfalık bir özeti vardı. Şimdi okuyacaklarınız ise bu 18 sene hakkındaki düşüncelerimdir.

Şimdi dönüp baktığım zaman Spawn’ın ortaya çıktığı dönem olan 92 yılında çizgi romanlar açısından oldukça karanlık bir dönemdi. Superman ölmüştü ya da ölmek üzereydi, Batman’in beli kırılıyordu, Green Lantern Parallax’a dönüşmek üzereydi, koca koca silahlar yeni yetme bir sürü kahramanın elinde dolaşmaktaydı..vs.vs. Spawn sanırım o dönemde çizgi roman okurlarının uzun süredir görmek istediği birşeyi okurlara sundu: Rakiplerini öldürmekten çekinmeyen bir süper kahraman evreni içerisinde var olagelen bir ana karakter. Herşeyden önce her ne kadar bu diyeceğim göreceli olsa bile- Spawn iyi gözüken karizmatik bir karakterdi. Bariz biçimde Batman ve Spiderman esintileri taşıyordu. Basit bir taklitten öte bu iki kahramanın bazı özelliklerinin güzel bir senteziydi. Görünşü biraz sayg duruşu niteliğinde olsa bile klasik (ruhunu şeytana satan adam) ama gittikçe derinleşen evreni ile paralel olarak ilgi çekeci hale gelen bir hikayesi de vardı. Okumaya devam et

Kitap okumanın faydaları

Gerçekten çok fazla sayıda çizgi roman okuyorum. Bunların birçoğu hakkında yazmak istemiyorum. Çünkü yazmaya kalksam, anlatacak bişey yok. Yani okuduğum çizgi romanların  birçoğu -haliyle-  benim içimde herhangi bir duygu uyandırmıyor. Sadece okuyorum. Ama bazı çizgi romanlar var ki,  onlar hakkında ben de bir iki çift laf edeyim istiyorum. Fakat aklın yolu bir olduğundan, zaten bu çizgi romanlar hakkında yazılan yazılmış, çizilen çizilmiş oluyor ve bana da susup oturmak kalıyor.

Bu da onlardan biri: All Star Superman. Hakkında “şöyle iyi, böyle güzel” diye konuşmak istemiyorum çünkü zaten toplam üç tane olmak üzere; biri “en iyi yeni seri”, diğer 2’si ise “en iyi devam eden seri” dalında Eisner ödülü var.  Öyküleriyle (Grant Morrison) tamamen oldschool  , sanatı ile de (Frank Quitely) tamamen modern  bir yapıt. Yeni bitirdim ve son aylarda okuğum en güzel şeydi.   Verdiğiniz her kuruşa değer (Bak bu önemli aslında. Çünkü bu blogta ilk defa bu satırları okuyanlara “paranızı şuna harcarsanız faydasını görürsünüz” demiş oluyorum.).

Övgüler bir yana, All Star Superman sayı 10’dan  aşağıdaki kare beni çok güldürdü. Kel adam, Superman’ın baş düşmanı,  dahi ve multi-milyoner iş adamı, sosyopat Lex Luthor. Görmüş olduğunuz karede; Luthor hapiste ve hücresinde kirap okuyor. Kitabın ismine dikkat lütfen.

Optimist değil mi?

Black Glove ve Batman: R.I.P.

Öncelikle bu biraz geç kalmış bir post (yaklaşık 1 sene kadar). Çünkü Batman’in hazin sonunundan haberim olmasına rağmen hikayeyi henüz  okuyabildim.

Bildiğiniz (ya da bilmeyenlerin öğreneceği gibi) Bruce Wayne AKA Batman, DC evrenin diğer sakinleri tarafından şu an ölü olarak biliniyor. Ancak henüz ölmüş değil. Durum biraz karışık ve Batman sever birçok okuyucu için de rahatsız edici sanırım.

Bruce Wayne’in yokoluşuna giden yol 2007 yılının sonlarına doğru yaynlanmaya başlayan, Grant Morrison tarafından yazılan “Black Glove” adlı öykü ile başlıyor ve “Batman R.I.P”  ile devam edip, Dc Comics’in geçen yılki mega event’i “Final Crisis” ile sonlanıyor.

Uzun uzadıya konuyu yazmak istemiyorum çünkü hikaye aslında oldukça basit. Black Glove, Simon Hurt adında –Batman’i yok etmeye ant içmiş- ve Batman hakkında (gizli kimliği Bruce Wayne de dahil olmak üzere) birçok sırrı bilen bir psikiyatrist tarafından yönetilen bir tür villain’ler topluluğudur. Simon Batman’i yok etmek için direkt saldırı yerine -gizli kimliğini bilmesine rağmen- çok daha karmaşık bir yol izler. Öncelikli amacı zaten 80’li yıllardan beri akıl sağlığı yerinde olmayan Batman’e gerçek manada keçileri kaçırtmaktır. Bunun için çok dikkatlice hazırlanmış bir plan uygular ve en sonunda Batman’i gerçekten de delirtmeyi başarır denilebilir. Ancak tabi ki işler gözüktüğü kadar basit değildir ve Batman ne yapıp edip, Simon Hurt’ten intikamını alır. Batman R.I.P.’in son sayfalarında Batman’i Simon Hurt’ün kaçmasını engellemek için çabalarken görüyoruz ve sonunda ikisi de yere çakılıp patlayan bir helikopter içinde son nefeslerini veriyorlar. Ya da vermiyorlar mı?

Her iki macera da Grant Morrison tarafından yazılmış ve Tony S. Daniel tarafından çizilmiş okuması zevkli maceralar. Okurken dikkatinizi olabildiğince  yöneltmeniz gerekiyor çünkü  iki macera boyunca sadece sayfa doldurmak için konulmuş tek bir boş kare ya da konuşma baloncuğu yok. Hikaye basit olsa bile kurgu bana  Christopher Nolan’ın filmlerini hatırlattı. Sanki hikayenin basitliğine rağmen yazarın anlatacak o kadar çok şeyi var ki; her  sayfa ve her bir  kare kurgu içerisinde önemli bir yer tutuyor  ve öykünün yürümesini sağlıyor.  Yani Black Glove R.I.P. birçok main-stream çizgi romanın aksine hızlıca okunan, çıtır çerez maceralardan değil. Karmaşık bir kurgusu var ve satır aralarını yakalayabilmek dikkat istiyor.

Birbirinin devamı niteliğindeki bu iki macera,  Simon Hurt’un kontrollü manipülsayonu altında Batman’in yavaş yavaş delirmesi hakkında. Batman zaten oldukça uçlarda gezinen psikolojisiyle keçileri kaçırmaya en yakın kahramanlardan biriydi. Joker’in de dediği gibi: “ All you need is just a little pushhh..”. Dolayısıyla bu iki hikayeyi (her ne kadar aksiyon oranları gayet dozunda ayarlanmış ve okuyucu tatmin eden birçok sahne içeriyor dahi olsa bile)  şekillendiren ikinci esas öğe ise karakterlerin kendileri.  Yazar karakterleri öyle güzel yazmış ki hayran kaldım. Joker zaten tanıtılmasına gerek olmayan bir karakter olmasına rağmen R.I.P.’in son sayılarındaki 2 dayfa neden Grant Morrison’un özellikle karakterler konusunda çok iyi bir yazar olduğunu bence belgeliyor.

Aşağıdaki 2 sayfayı kısaca açıklamak gerekirse: Black Glove 5 süper-zenginden oluşan bir bahis topluluğudur aslında. Bahis oynadıkları şeyler ise tahmin edebileceğiniz gibi “Batman mi kazanacak, Joker mi?” gibi uçuk kaçık şeylerdir. Bu 2 sayfa; Batman , Black Glove tarafından Joker’le karşılaştırılıp, iyicene tırlatılıp, canlı canlı mezara gömüldükten sonra olan diyalogları içeriyor.

Sanırım Joker’i birçoğumuz bu nedenden dolayı seviyoruz (o da kendince delikanlı).

Bu macerayı okumayı bitirdikten sonra tepkim şuna yakın oldu: “Anaa..Herif hakkaten öldü.”. Bu tepki şaşırtıcı aslında. Çünkü, ortalama  10 senedir,  süperkahramanların ölmesi/öldürülmesi şaşırtıcı bir durum olmaktan öte, genel geçer bir macera tipine dönüştü. Dolayısıyla Batman R.I.P.’in konusu ve finali sıradan ve bilindik olsa bile bence o kadar güzel bir macera ki sonu başından belli olan o final, beni şaşırtmayı başardı işte.

Ancak olay bundan sonra karışmaya başlıyor zaten. R.I.P.’in sonunda Batman bence gayet doyrucu bir biçimde  can veriyor. Ya da bize öyle gösteriliyor. Ancak gelin görün ki DC’nin geçen yılki mega event’i Final Crisis’in ilk sayısını karıştırırken şöyle bir kareyle karşılaşınca oldukça şaşırdım:

Final Crisis R.I.P. ile aynı zaman aralığında belki 1 ya da 2 ay geç yayınlanan bir hikaye ve Batman hiçbirşey olmamış gibi orda oturuyor. Final Crisis da tıpkı Black Glove ve R.I.P. gibi Grant Morrison tarafından yazılmış bir hikaye. Ancak Dc evrenini tanımayanlar için okuması ve anlaması neredeyse imkansız derecede zor. Açıkcası DC evrenini çok da iyi tanımadığım için ben de ne olup bittiğini çok kavrayamadım. Fakat konuya geri dönersek eğer R.I.P.’te Batman ölmesine rağmen, burada hiçbirşey olmamış gibi sağ salim oturuyor ve Final Crisis’in sonunda bir kez daha ölüyor. Ölmek de değil aslında olan şey. Grant Morrison’un sözleriyle:

Ölümden çok daha iyi. Geçmişte daha önce de insanlar karakterleri öldürdüler  ancak bana göre bu hikayenin sonu demek. Ben hikayenin dinamik ve kıvrak olmasını istiyorum. Dolayısıyla yaptığım şey ölümden çok daha beter bir yazgı. Bu tip adamlara olmasını kimsenin ummadığı bir şey. Bu Bruce Wayne için Batman’in sonu demek.

Aslında Batman’in başına gelen şey Dark Seid tarafından “Omega Işınları” ile vurulup zaman içerisinde sürüklenmesiymiş. Fİnal Crisis’in son sayfasında Bruce Wayne’i mağara adamı kılığında görüyoruz.

Şimdi bu bence hakkaten gereksiz bir hareketti. Final Crisis’i anlamadım, çünkü dediğim gibi Final Crisis DC evreni hakkında ve bu evrende süregelmiş geçmiş dönem olayları çevresine örülmüş bir macera. Dolayısıyla ne kadar kaliteli bir hikaye olduğu konusunda review’lar, yazarı ve cbr dosyalarından başka birşeyi kıstas alamam ve hepsi de iyi. Ama olaya Bruce Wayne açısından bakınca R.I.P.’in sonu Final Crisis’e göre çok daha fazla  Batman stilindeydi ve beni tam manasıyla doyurdu. Fİnal Crisis’teki  fantastik final, R.I.P.’in süper güçlerden, paralel evrenlerden arınmış, psiklojik ve karanlık finaline o kadar ters düşüyor ki, Black Glove ve R.I.P. hikaye akışı olarak çok iyi hikayeler olmalarına rağmen Batman kronolojisinde etkisiz bir macera olarak kalıyorlar.

Grant Morrison neden bunu tercih etmiş emin değilim. Ama nedenlerden biri muhakkak ki Final Crisis derecesindeki büyük bir eventte 3 büyükten biri olan Batman’in olmazsa olmaz oluşudur. Kısacası reyting ve satış. İkinci olarak ise belli ki DC ve Grant Morrison  Batman cephesine biraz da olsa bir yenilik getirmeye çalışıyor ancak Bruce Wayne’i taş devrine yollamak biraz fazla uçarı kalıyor. Sonuçta X-Men değil Batman okuyoruz.

Peki şimdi ne olacak? “The Return of Bruce Wayne” isimli, yine Grant Morrison tarafından yazılacak olan 6 sayılık dergide Bruce Wayne zaman içerisinde savrularak günümüz Gotham’ına ulaşmaya çalşacak. Büyük ihtimalle her bölümde ayrı bir zaman dilimi ve ayrı bir Bruce Wayne göreceğiz ve her sayı başka bir çizer tarafından çizilecek. Bu seri hakkında hissetiklerim Tengunner’ın hissettiklerinden çok da farklı değil: Yazık günah! (ve bence gereksiz). Ancak umut vadeden bir yönü varsa da o da yine Morrison tarafından yazılıyor oluşu. Bruce Wayne’in akibetini beklerken aşağıdaki preview’larla da Bruce’un ağlanacak haline gülebiliriz: