Çizgi Romanları Eleştirmek

Internet’in gülnük yaşamın bir parçası ve hatta gerekliliği haline gelmesi ile beraber her toplumsal olguda olduğu gibi sanata da yavaş yavaş bir kaos hakim olmaya başladı. Internet’în en büyük nimetlerinden biri olarak kabul edebileceğimiz “kendini ifade etme özgürlüğü” ‘iyi’ birşey olsa dahi, konu üretim ve özellikle sanat üretimine geldiği zaman yanında birkaç soru işaretini de beraber getiriyor.

Kendinizi sergi açmaya çalışan bir fotoğraf sanatçısı olarak farz edip bundan 20 sene öncesine ışınlanalın. 20 sene önce bırakın sergi açmayı, galeri sahipleriyle bir görüşme ayarlayıp çalışmalarımızı gösterebilmek bile başlı başına günlerce devam edebilen bir süreçti. Önce alakadar kişiyle kontakt kurmanız sonra yüzyüze görüşmeniz (ki elektronik posta aracılığı ile yazışmaktan tabiiki de daha zor ve riskli olan bir süreçtir), bir şekilde adamı/kadını tavlamanız ve size geri dönüş yapmasını beklemeniz gerekmekteydi.  Günümüzde ise tek yapmanız gereken herhangi alakadar bir servis sağlayıcına çalışmalarınızı upload etmek ve ilgili kişiye bir elektronik posta atmak.  Her ne kadar o ‘sergiyi’ açmak bir fotoğraf sanatçısı için başarı olsa dahi günümüzde pek çok fotoğraf “sanatçısının” bunu çok da gözünde büyüttüğünü zannetmiyorum. Çalışmalarınızı sergilemek için tek yapmanız gereken “upload” etmek.

Herşeyin ideal olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Eğer ideal bir dünyada olsaydık her  galeri sahibi uğraştığı işten anlayan, eğitimli, sanat gözüne sahip insanlar olurdu. Ancak eminim ki reel hayatta birçok galeri sahibi ve işletmecisi uğraştıkları işe “para” gözüyle bakan ve sanattan zerre kadar anlamayan görmemiş insanlardan oluşuyor (lafım meclisten dışarı). Hal böyleyken gerçekten sanatını icra etmekte iyi olan bir sanatçı da bu “hanzo” galleri sahipleri yüzünden asla hak ettiği noktaya gelemeyebiliyor. Ancak günümüzde bu sanatçının -yukarıda da dediğim gibi- bir başka seçeneği daha var: O  da çalışmalarını upload etmek ve  internet yolu ile insanlara sergilemeye çalışmak.

Fakat bir de madaolyonun öteki yüzü var ki bu, diğer yüzden çok daha kalabalık. Bunu oluşturanlar ise internet ulaşımına sahip olan diğer fotoğrafçılar. Ancak arada ince bir fark var: Bu diğer fotoğrafçılar madalyonun diğer yüzündekiler kadar iyi değiller ve hatta birçoğu vasat ve vasatın altında. Çalışmaları özgün (hatta çoğu zaman özgün bile değil) ancak sanatsal bir değer taşımıyorlar. Fakat “iyi fotoğrafçılarla” aynı imkanlara sahipler. Tıpkı onlar da iyi meslektaşları gibi çektikleri resimleri arada bir “galeri sahibi” engeli olmadan  internete upload edebiliyor ve kendi tanıtımlarını yapabiliyorlar.

Şimdi kendinizi bir sanatçı değil de izleyici olarak farz edin. 20 sene öncesine gidersek eğer bu zevkimizi tatmin edebileceğimiz yer fotoğraf galerileri iken şu an internet üzerinden de gayet hobimizle ilgilenebiliyor, fotoğraf dünyasında ne olup ne bitiyor takip edebiliyorsunuz. Ancak aradaki o “galeri” engeli kalktığı ve sanat üreticilerinin hepsinin -iyi ya da kötü, kalite fark etmeksiniz- çalışmalarını kolayca sergileyebilmesi ve de kötü üreticinin iyi olanlardan kat be kat fazla olması dolayısıyla karşılaştığımız şey aslında çoğu kötü çalışmalardan oluşan bir sanat kirliliği oluyor.
Sanatçılar için geçerli olan bu durum eleştirmenler için de geçerli. Eleştirmen sanatçının kendisi kadar mühimdir. Eleştirmenin görevi eleştirdiği konu ile ilgili olarak toplumsal bir yönlendirme yapmaktır. Üretilmiş bir eserin neden iyi ya da neden kötü olduğunu söyleyebilmeli, nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair çıkarımlar yapabilmeli ve bütün bunları yaparken kendi kişisel estetik duygusu doğrultusunda toplumu yönlendirebilmelidir. Estetik duygusu ile ilgili en büyük problem  adında gizlidir. İçinde “duygu” kelimesi geçtiği için birçok insan bunun “doğuştan gelen bir yetenek” veyahut “Allah’ın hikmeti” olduğunu düşünür. Aksine estetik anlayışı eğitim ve tecrübeyle yerine oturur. Dolayısıyla zaman, tecrübe ve çalışma ister.

Çizgi roman eleştirmenliği ile ilgili iki problem gözüme çarpmakta:

  •  Yukarıda uzun uzun yazdığım ve  eleştirmen cephesinde de kendini gösteren “sanat kirliliği” vakası. Bir arkadaşımın da dediği gibi bugünlerde internet bir çoğumuz için “byte’ına para mı veriyoruz sanki ya!” şeklinde olduğu için her önüne gelen bir blog açıp aklındaki fikirleri/düşünceleri “eleştiri” ya da “inceleme” başlığı altında yazabiliyor. Dolayısıyla  vasıflı bir eleştiri ile bir çocuğun düşünceleri,  “hangi çizgi romanı satın alsam?” diye düşünen bir birey için aynı aynı “ulaşılabilirlik” statüsünde olabiliyor.
  • İkinci olarak ise eleştirmenlik yukarıda da belirtiğim gibi hem bilgi hem de tecrübe sahibi olmayı gerektirmekte. Fakat iş bir sanat olarak çizgi romana geldiği zaman küçük ama önemli bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Çizgi romanları seviyorsanız bilirsiniz: Bu sanat dalı ülkemizde asla bir “sanat dalı” olarak görülmedi ve uzun süre de görülmeyecek (Hoş ülkemizde hangi olgu zaten  hakkettiği yerde ki çizgi roman olsun?). Ancak çizgi romanlar söz konusu olduğunda bu biraz daha evrensel bir boyuta taşınıyor.  Çizgi romanlar her ne kadar bir sanat dalı olsa dahi, tüketici kitlesi nispeten daha genç yaştaki toplum bireylerinden oluşmaktadır (hiç yoktan ana-akım çizgi romanları için). Bireyin yaşı ilerledikçe çizgi roman biraz da toplumun klasik “O ne lan, kaç yaşına geldin hala örümcek adam okuyorsun!” gibi baskıları sonucunda bu ilgisinden gittikçe soğur. Tabii bunda ana-akım çizgi romanlarının kendilerini tekrar edişi de büyük bir etken olmasına rağmen kimse bireyin kafasına silah dayayıp “O örümcek adam okunacak” dememektedir. Ana-akım yayınlara göre çok daha olgun çizgi romanlar da mevcuttur. Dolayısıyla gerçekten bu sanat dalını seven birey bu aptalca toplumsal baskı yüzünden bu hobisinden vazgeçmek zorunda değildir. Fakat yine de toplum toplumdur ve bu baskı birçok bireyi  olgunluk yaşlarına geldiği zaman zorlar. Dolayısıyla bir eleştirmenin sahip olması gereken bilgi ve tecrübenin yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı, estetik duygusunun gelişip, heyecanın bir yana konup, göz iyi bir eser ile kötüyü ayırt edebilmeye başladığı  vakitlerde birey “çizgi roman hobisini” bırakır.
    Bu bir eleştiri boşluğu oluşturur ve bu boşluk da eleştirmen vasıflarına henüz sahip olamamış bireyler tarafından doldurulur. Sonuç olarak tüketiciyi yönlendiren aslında tecrübeli ve estetik duygusu gelişmiş bir okuyucu değil tıpkı kendi gibi bir bireydir. Dolayısıyla bu tecrübesiz “eleştirmen”ler bilinçli/bilinçsiz olarak tüketicinin tüketim alışkanlıklarını kısmen de olsa belirler ve dolayısıyla çizgi roman endüstrisinin de bir kısmını şekillendirmiş olurlar.

Peki çizgi romanlar nasıl eleştirilmelidir? Bunun cevabını verebilecek kadar tecrübeli değilim ancak yine de birkaç “kişisel” fikrim var. Yazının ikinci kısmında bunlardan bahsedeceğim.