X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Reklamlar

Bu da başka bir şaka olsa gerek

DC dergilerinin satışlarını canlandırmak için Blackest Night tie in sayılarının yanında 8 Lantern birliğine ait yüzükleri dağıttı. Ki gerçekten de işe yaradı o ayki sayılarda gözle görülür bir artış oldu. Şimdi de Marvel kasım ayında yayınlanan bu dergilerden 50 tanesinin kapağını yırtıp, kendisine gönderen çizgi roman bayisine Siege’nin üçüncü sayısının sınırlı sayıda baskısı yapılacak Deadpool Variant kapağını göndereceğini açıkladı.

Kaynak: Tengunner

Bu da o ünlü Deadpool Variant kapağı:

Kötü ve kalitesiz bir şaka olsa gerek.

Marvel Universe Beyazperdeye mi Taşınıyor?

iron-man-2_pst2_720 Marvel Comics’in son dönem sinema uyarlamaları oldukça fazla olsa bile 7. Sanat açısından bakıldığı zaman bu filmlerin birçoğu vasat aksiyon filmlerinden öteye geçemiyor. Hatta Daredevil (Korkusuz) için vasat kelimesi bir iltifat gibi kalıyor. Ghost Rider’dan bahsetmek bile istemiyorum (bahsetmiş oldum). Ancak yine de Iron Man, Spider-Man gibi doyurucu sayılacak filmleri de göz ardı etmemiz gerekiyor.

Iron Man 2’nin trailer’ı bu hafta içi yayımlandı. Trailer’ı buradan izleyebilirsiniz. Bana biraz Matrix Reloaded’ın trailer’ını hatırlattı. Film hakikaten trailer’da gözüktüğü gibi olursa fanlar için bile doyurucu bir yapım olacak gibi gözüküyor. İzlemediyseniz izleyin.

Trailer’da benim dikkatimi çeken (War Machine hariç) 2 karakter var: Bunlardan biri Nick Fury. Eğer karakterin filmografisine bakarsak 3 tanesi henüz tamamlanmamış 5 farklı prodüksiyonda aynı oyuncu tarafından (Samuel L. Jackson) canlandırıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de Iron Man 1. Tony Stark ( AKA Iron Man)’e baktığımızda ise o da Robert Downey Jr. tarafından 4 farklı filmde canlandırılıyor. The Incredible Hulk’un son dakikalarına kadar izlediyeseniz, Robert Downey Jr.’ın Tony Stark rolünde General Ross’a Hulk’u altetmek için bir teklif götürdüğünü de izlemişsiniz demektir. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme (Tembel ve Soğuk Pazar günü remix)

Punisher Max #01‘in çizim tarzı aslında benim çok da sevmediğim bir tarz. Bakıyorsunuz; rahatsız edici bir tarafı yok ancak ilginizi de çekmiyor. “Sıradan bir çizgi roman sayfası” diye düşünüyorsunuz (hoş aslında haklısınız da). Bir yandan da bu tip bir çalışmayı daha önce onlarca kez gördüğünüz ve diğerlerinden çok da bir farkı olmadığı duygusuna da kapılıyorsunuz ki bu aslında ilk hissiyatınızın devamı ve evet: Bunda da haklısınız. 80’lerden hatta 70’lerden beri bu tipteki çizimleri onlarca kez gördünüz. Dolyaısıyla çizerinin kim olduğunun da çok bir önemi yok. Sonuç olarak Punishermax #01’i çizim açısından çok beğenmedim ancak hikayedeki ciddiyet ve ileriki sayılarda  bir kan davasına dönüşeceği belli olan Wilson Fisk (Kingpin) – Frank Castle kapışmasının doğuşunu izlemek heyean verici. Fisk buralarda bir yerlerde göreceğiniz birkaç kareden sonra kendine epey küfür edecektir eminim ki. Max sıradan Marvel evrenine nazaran daha çok yetişkinlere hitap eden ve normal Marvel evrenine göre hikayeler içerisinde ya hiç ya da çok az süper gücün/sihrin barındığı bir mekan. PunisherMax #01 de zaten ne karakter ne de konu olarak bunları barındırıyor. Eğer yeni bir seriye başlamak istiyor ama klişeleşmiş süper kahraman “dan-dunun” da biraz uzakolsun istiyorsanız PunisherMax bu manada (mafyalı, silahlı, kanlı) bir seçenek olabilir. Ayrıca Max’teki Frank Castle/Punisher, normal Marvel evrenindeki versiyonundan çok daha psikopat ve hastalıklı gözüküyor. Sözde kötü adam Kingpin. Ancak eğer olay good bad ugly ise, ugly wilson fiks, bad ise Frank Castle. En çok hoşuma giden kapak da bu ayrıca. Okumaya devam et

Haftalık İnceleme

Bu hafta hem iş hem de sosyal olarak yoğun geçen bir haftaydı.  Kendimi her ne kadar antisosyal hissetsem bile aslında su katılmamış bir sosyapat olduğumu hatırladım.
Dolayısıyla bu hafta çok fazla birşey okumadım. Ne doğru dürüst blog baktım, ne haber izledim ne de kitap okudum. ÇR’lerde bundan nasibini aldı. Genellikle tek tük “peak”ler yaptım ancak şans mıdır nedir, hemen her baktığım dergi iyi çıktı. Buyrun arkadaşlar:

batman-kelly jones Batman Unseen: Batman Unseen ” A lost tale of Bruce Wayne as Batman” alt başlığıyla yayımlanan 5 sayılık bir mini seri.  Batman’in normal maceralarında çoğunlukla artık Batman’i zombilerle savaşırken, büyücülerle kapışırken ya da dünyayı kurtarırken görmek işten bile değil. Unseen ise daha “Oldschool” tarzda daha minimal olaylara sahip, Batman’in dedeftiflik yönününün ön plana çıkarıldığı  bir hikaye.
2009 yılında yaşadığımızı, Marvel evreni olsun DC evreni olsun her yerden inanılmaz teknolojik olayların, boyutlar arası maceraların, zaman yolculukların, alternatif geleceklerin fışkırdığını düşünürsek eğer Batman: Unseen’in konusu komik derecede basit sayılabilir.  Öyle ki konu şu: Batman görünmez bir katilin peşinde. Ne kadar basit değil mi? Tabii ki işin içinde güzelce yedirilmiş entrikalar da var. Ayrıca Batman’in kara mizaha kadar varan “mesleğiyle” ilgili problemlerini de kısmen görüyoruz.Ancak Unseen genel olarak öykünün sadeliğinden güç alıyor.
Çizer Kelly Jones’u eskiden beri bilirim. Knightfall serisi türkçe olarak basılmıştı eğer bilmiyorsanız. Knightfall’da tek tük sayıları resmestse bile bu güzel serinin “main artist”i değildi. Ancak hemen hemen bütün kapaklar Jones’undu. Batman çizerleri arasında Jones benim favorimdir. Batman’i gerçekten bir yarasaya benzeterek çizer ve onun gotik tarafını kusursuz biçimde öne çıkartır. Zaten biyografisine şöyle bir göz gedirecek olursanız eğer  portfolyosunda gözüme çarpanlar (bir türk olarak) Sandman ve Dark Horse Comics tarafından yayınlanan Conan için bir mini-seri. Buralarda bir yerlerde Unseen’den Jones tarafından resmedilmiş birkaç kare  bulacaksınız.  Batman: Unseen’in yazarı ise Doug Moench. Moench’e Batman Unseen’i okuduktan sonra açıp baktım kimmiş diye. Biyografisinde de gördüğümüz gibi kendisi yaşını başını almış bir ÇR yazarı ve üstelik Moon Knight’ın da yaratıcıymış. Tanışmış olduk.
Unseen konusunda tecrübeli isimler tarafından yaratılmış basit ama sağlam bir çizgi roman. Öyle ki macera  içerisinde biraz süpriz potansiyeli barındırsa bile yine de sonu ve başı belli olan ve konu anlamında okuyucuyu çok da şaşırtmayacak bir öykü. Hatta bunun için “klasik” tanımını bile kullanabiliriz. Peki bu kadar klasik gözüken bir çizgi romanı neden okuyalım? Şu yüzden:  Unseen iyi bir çizgi romanın, iyi olması için evreni yok edecek bir tehlikeye ya da photoshop numaraların kaçan dijital hilelere gerek olmadığının bir kanıtı. Yeni çizgi romancılar için ders niteliğinde bir seri. Sonu ve başı belli bir öyküyü, okuyuca okutabilmek, okurken heyecanlanmasını sağlayabilmek, ortaya “iyi bir iş”  çıkarmanın kanıtı değildir de nedir?

haunt-preview-sdcc-cover Sırada ise daha önce de hakkında şu linlerde (şu bi de şu)  postlar attığım McFarlene’in yeni kahramanı Haunt #02 var. Haunt hakkında hala çok fazla söylenecek birşey yok; ne de olsa 2. sayı. Ancak bu sayının son sayfasında 3. sayıda hiç yoktan birkaç cevap alacağımızı görüyoruz.  Bu sayıda Haunt tarafından uygulanan çeşitli kanlı ve vahşi adam öldürme tekniklerine bir giriş yapıyoruz. Haunt’un bir “mass murderer” olmak için yeterli potansiyele sahip olduğunu görmüş oluyoruz. Okuması hızlı ve zevkli bir sayı. Spawn’ın aksine olaylar uzun uzun 3. şahıs ve düşünce kutucukları ile açıklanmak yerine hızlı aksiyon sahneleriyle ve resimlerle anlatılıyor. Bunun nedeni bu sayının “full aksiyon” tabir edebileceğim bir sayı olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Başkahramının bir türlü olan olaylara realist tepki verememesi biraz garip kaçabilir ancak kimin umrunda. Akıyor gidiyor işte dergi. Bunun dışında yine mi symbiote diye sormadan da edemedim. McFarlene’in symbiote’lara karşı ciddi bir takıntısı var bence.

Bunun haricinde bahsetmeye değer gördüğüm iki “mecmua” da The List serisinden. Biri savaş tanrısı ve şu anki Avengers ekibinin kas gücünü oluşturan Ares, diğeri ise görgü kuralları hakkında süper yeteneklere sahip olan Logan yani Wolverine. Ares Osborn tarafından “hardcore” amerikan askerleri yetiştirmek için görevlendiriliyor. Olaylar Ares’in eğittiği bir asker tarafından anlatılıyor. Burda Marvel’n kapalı kutularından biri olan Ares’i biraz daha yakından tanıyoruz. Ancak Thor ve Hercules’un aksine Ares ne kadar modernize olmuşsa da hala aslında o eski Yunan savaş tanrısı. Tek inandığı şey ve varoluş sebebi savaş (daha doğrusu “battle”). Dolayısıyla Ares’i bir kahramandan öte tıpkı mitolojideki gibi bir “duygu” veya “eylem” olarak görüyoruz. Yazar iyi yakalamış. Her ne kadar G.I. Jane ve benzeri filmleri hatırlatsa bile yine de okuması zevkli bir maceraydı.
Diğeri ise The List: Wolverine. Preview’lar ciddi bir macerayı işaret ediyordu ancak saçma derecesinde komik bir sayı olmuş. Okurken insanın suratında hafif bir gülümseme beliriyor, bazı karelerde kahkaha bile atabilirsiniz.. Norman’ı da yerin dibine sokmayı ihmal etmemiş, Marvel- Boy’la  da delikanlılığı elden bıraktırmadan ince ince dalgasını geçmiş..

drtlw_011

Son olarak  Deadpool Team up #899 var. Geçen ay 900’dü. Geriye doğru gidiyor. Matematiği zayıf olanlar için bu 2. sayıdayız demek oluyor. Deadpool’dan artık haftalık incelemeler içinde bahsetmiycem çünkü Deadpool’un her sayısı gürültülü bir osuruk gibi. Bunu iyi manada söyledim. Osuruğun nasıl iyi bir manası olabilir? Şöyle ki; osuruk nerde,hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın komiktir. Eğer bence osurukla ilgili olaylara gülmüyorsanız sizde bir sorun var demektir. Deadpool da düzenli salınan bir osuruk gibi. Her ay güldürüyor. Ne eksik ne fazla. Hikayeler komik olduğu için  -(aslında Deadpool’un yaratıcısı olan) Rob Liefield tarafından çizilmedikçe- güzel, standart bir kalitede seyrediyor (2. sayısında olan bir dergi için bunu söylemek erken olabilir ama Deadpool işte) .  Çizimlerde klasik marvel dışında bazen alternatif tarzlara bile rastlayabileceğimizi tahmin ediyorum. Dolayısıyla her sayının kalitesi belli. Daha önce de dediğim gibi Deli Cevat işte. Deli Cevat’a da gülmeniz gerekir. Zaten bunlardan birine gülenin diğerine de güler. Ve de osuruğa.
deadpool1

Bunlar haricinde okuma listesine Wolverine Weapon X #06 da alınabilir. Bu sayıda yeni bir macera başlıyor. Logan kim olduğunu hatırlamayarak bir tımarhanede gözünü açıyor. Kapak bence bu ayın en iyi kapağı. Eğlenceli sayı.
Son olarak ise yine bahsetmeye değer bir yayım da Marvel tarafından çıkarılan The Stand: Soul Survivors. Stephen King’in ünlü kitabından uyarlama aynı evren içerisinde geçen alternatif bir öykü. Stand türkçeye Mahşer ismiyle çevrilmişti ve bildiğim kadarıyla fena da sayılamayacak bir TV uyarlaması da var. Birçok King kitabını ortaokul döneminde okumuş olmama rağmen, Stand bunların arasında değil. Dizisini de izlemedim. Ancak  Çizgi Roman gerçekten King kokuyor. Eğer yazar ile biraz haşır neşirseniz size hiç de yabancı gelmeyecektir. Bu arada Stephen King Dark Tower’la beraber çizgi roman işine iyice dadanmış gözüküyor. Önce Dark Tower, şimdi Stand ve Talisman. 2010 Mart ayında da American Vampire diye yeni bir seriye başlayacakmış.

nameislogan

Deli Cevat Marvel ile buluşunca: Deadpool

37_deadpool_11Deadpool 90’ların başında yaratılmış bir karakter. İlk olarak sanırım 91 yılında New Mutants adlı seride bir super-villain olarak ortaya çıkmış. Beklenmedik başarısı üzerine de Marvel bu karaktere (Gerçi ismi Wade Wilson’dır) birkaç sayılık bir mini seri hazırlıyarak şans vermek istemiş ve hiç beklemedikleri bir ilgiyle karşılaşmışlar. Bundan sonra ise deadpool kendi aylık dizisine kavuşmuş.

Deadpool’u hep görürdüm açıkcası ama hiç takip etme fırsatım olmamıştı. Özellikle kırmızı kostümü, spawnı andıran maskesi ve sırtında taşıdığı bir çift katanasıyla görüntü olarak çok etkileyici gelirdi bana. Paralı asker ve suikastçi olduğunu, X-Men ile bağlantısı olduğunu ve bir ara X-Men’den Scott Summers’ın (nam-ı diğer cyclops) alternatif bir gelecekten gelen oğlu Cable ile ortak olduklarını ve hatta bu 2li için “Cable and Deadpool” adında birkaç sene süren bir seri yayınlandığını da biliyorum.

Mayıs gibi Wolverine Origins adlı filmi sinemada izledik Tarık’la. Deadpool’un da filmde olması hoş bir süpriz oldu benim için ama filmlerdeki karakter tanımlarına pek güvenmem. Nitekim Deadpool hiç yoktan kişilik ve yetenek olarak biraz çizgi romanlardakine benzese bile yine de yanından geçmiyor demek daha doğru olur.

1.5 sene önce Marvel Deadpool’u tekrar yayınlamaya başlamış. Şu an 15. sayısında. Ben de bunu görünce bir şans vermeye karar verdim. Deadpool’un özelliği usta bir ninja olması, katana olsun, bıçak olsun, tüfek olsun, top olsun; bütün silahlara hakimiyetinin en süt safhada olması. Ancak daha da önemlisi Weapon X projesine dahil olmuş olması. Şimdi bu projeyi anlatıp uzatmıycam ama kısaca bu proje sonunda Wade Wilson yani Deadpool, Wolverine’in “healing factor”üne yani iyileşme gücüne sahip oluyor. Bir nevi ölümsüz yani. Kolu bacğı kopsa bile bunları tekrar yerine birkaç saat içerisinde monte edebiliyor.

Ancak tüm bunlardan öte Deadpool’un en önemli özelliği ve bütün güzelliği ise tamamen mantıktan arınmış, kendi kendine konuşan bir kaçık olması. Lemanyak dergisinde yayınlanan deli cevat’ı bilirmisiniz bilmiyorum ama onu alın ve çükündeki saati çıkarıp, ninjustu öğretip bir de üzerine wolverine’in iyileşme özelliğini aşılayın… işte deadpool böyle birşey. Bir kere devamlı olarak kendi kendine konuşuyor. Kafasının içinde iki tane, durmadan birbiriyle soru cevap yapan “şey” var. Bunlardan birisinin adı “brain” diğeri ise meçhul.. Ama brain demek mantık demek değil. Hangisinin mantıklı hangisinin mantıksız olacağı kestirilemiyor, bazen ikisi de birbirinden saçmasapan kararlar alabiliyorlar. Çoğu zaman tek ortak buluştukları nokta ise temel insan içgüdüleri “kaç, öldür..” vs. Bunun yanında Wade devamlı halüsünasyonlar görüyor deliliğin getirdiği bir saçmalık olarak. Genellikle yalnız bir karakter pek arkadaşı yok ama beynindeki iki lob onu yalnızlıktan kurtarıyor.

Deadpool kesinlikle iyi adamların yanında değil. Ama kötü adamların da yanında değil. Çoğu zaman kendisi bile kiminle anlaşma yaptığını bilmiyor ve hemen her bölümde ciddi biçimde dayak yiyor ya da kolunu bacağını kaybediyor. Her bölüm ayrı bir macera gibi geçiyor ve çoğunlukla gerçekten çok komik. Kramer’ı bile hatırlatıyor bazen. Bir bölüm korsan olmaya karar veriyor ve son işinden kaldrıdığı bütün parasıyla termo-nükleer bir denizaltı alıyor, diğer bölümde x-men olmaya karar veriyor ama tabii x-men böyle bir mnanyağı kabul eder mi meçhul.

Gerçekten bir marvel çizgi romanı olmaktan öte mizah dergisi “M.A.D.”den fırlamış gibi daha çok. Zaman zaman 4. duvarı bile yıkıyor. Yani direkt olarak okuyucu ile konuşuyor.

Açıkcası Deadpool beni çok şaşırttı. O karizmatik zannettiğim assasin’in böyle saçma sapan bir adam çıkması gerçekten büyük bir süprizdi. Kendine has bir espri anlayışı var. Eğer marvel’ı ve bir yandan da deli cevat’ı seviyorsanız bence kaçırılmaması gereken bir seri. Zaten şu yukarıdaki kapak herşeyi açıklıyor herhalde.