Justice League Sayı Biiiiirr

Efendim bildiğiniz üzere Flashpoint sonrası DC evrenine komple bir reset atıldı ve bütün DC dergileri sayı 1’den tekrar yayınlanmaya başladı/başlayacak. Bu yeni süreklilik içerisinde ilk okuduğumuz dergi ise DC’nin ağır toplarından Justice League oldu.

Bu yeni JL dergisi ile ilgili olarak türkçe bloglar dahil olmak üzere birçok şey yazıldı çizildi. Mesela şu ve şu var. Ben de kendi nacizane incelememi yapıyım dedim.

Herşeyden önce bu komple reboot olaylarını çok sevmiyorum. Daha önce de bundan bahsetmiş ve buna karşılık bunun neden gerekli olduğuna da değinmiştim. DC’nin Flashpoint ile DC sürekliliğini sıfırlayacağı aylardır bilinen bir gerçekti. Dolayısıyla atalarımızın da dediği gibi “titilmiş tötün tavası olmaz.” Dolayısıyla “DC bizi bir kez daha kandırdı” gibi birşe yaklaşım yerine Justice League sayı 1’i yeni bir dergiymiş gibi okudum ve gayet de memnun kaldım.

Öyüküden kısaca bahsetmek gerekirse (okuduysanız bu paragrafı geçin): Gotham polisi Batman’i, Batman de robotumsu birşeyi kovalamaktadır. Birden ortaya Green Lantern çıkar. Robotumsu yaratığı iki kahraman Gotham kanalizasyonunun içlerine kadar kovalar. Robot “Darkseeiid” diye bağırıp kendini öldürür ancak geride bir tür cihaz bırakır. Kahramanlarımız da uzaydan geldiklerini tahmin ettikleri bu cihazın ne olduğunu anlamak için varlığını bildikleri tek uzaylı olan Superman’i bulmak için Metropolis’e gider ve Superman’i bulurlar. “To be Continued…” Okumaya devam et

Reklamlar

Batman: The Golden Dawn

Golden Dawn, Bruce Wayne’in DC sürekliliğine geri katılması ile başlatılan Batman: The Dark Knight isimli derginin ilk 5 sayısında süregelen bir macera. Öncelikle bu maceranın birkaç ilgi çekici yönü var (Hiç yoktan benim için): Bunlardan ilki David Finch tarafından çizilmesi ve daha da önemlisi yazılması. Finch amerikan çizgi roman endüstrisi içerisinde beğendiğim, kendine özgü bir tarzı olduğunu düşündüğüm çizerlerden biridir.  Tarzı bir yana yıllardır kendini geliştiren ve yeni teknikler, yeni biçimler denemeye korkmayan bir çizer. Dolayısıyla bundan aylar önce Bruce Wayne’in dönüşü ile beraber Fİnch’in çizeceği bir Batman dergisi çıkacağı haberini görünce ağzımın suyu akmıştı açıkcası .

Görsel olarak The Dark Knight beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çizer olarak başını Finch’in çektiği, çinilemenin Scott Williams’a, renklendirmenin ise Alex Williams’a emanet edildiği kadro  beklentilerimi tamamen karşıladı. Bu açıdan The Dark Knight benim için gayet tatmin edici bir çizgi roman oldu. Görsel olarak beni tek rahatsız eden nokta (ki bu da aslında The Dark Knight’ı ilgi çekici kılan bazı özelliklerden biriydi) Batman’in kostümündeki değişiklik oldu. Bu dergide Batman’i (sanırım Finch’in tasarımı olan) tamamen yeni bir kostümle görmekteyiz. Herşeyden önce don gitmiş (Genel olarak DC evreninde donlar gitmiş/gidecek zaten). İkinci olarak ise daha bir komandovari bir hal almış sevgili Bats’in kostümü. Açıkcası gözüm buna pek alışamadı (Ben en çok şu an Dick grayson tarafından giyilen klasik gri/siyah yarasa armalı kostümü severim.)  Kostümü kötü bulmadım ancak gözüme de biraz yabancı geldi açıkcası.

Yazarın ve çizerin aynı olduğu (David Finch) çizgi romanlara hep temkinli yaklaşırım ki The Dark Knight’ta da aynı temkini korudum.  Golden Dawn macerası Bruce Wayne’in ebeveynleri öldürülmeden önce tanıştığı Dawn isimdeki bir kadının kaçırılması haberi ile başlıyor ve bittabii Bruce Wayne uzaktan da olsa duygusal bağı olan bu kadını kurtarmak için Gotham sokaklarını arşınlamaya başlıyor. Hikaye klasik bir Batman hikayesi gibi Gotham sokaklarında başlasa ve yine bazı klasik Batman villain’leri olan Killer Croc ve Penguin’i barındırsa dahi içine Etrigan ve demonların (ve hatta Blaze‘in) dahil olduğu gittikçe çetrefilli bir hal alıyor.

Kişisel olarak “Batman” başlığına sahip dergilerde supernaturel olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat yine de eninde sonunda maceranın kendisi önemli ve iyi bir macera olduktan sonra supernaturel olmuş olmamış çok da muhim değil. Fakat hikaye anlatımında/geçişlerde sanki bir acelecilik söz konusu gibi. Bazen bir sayfadan bir diğerine geçerken “hoppaaaa nasıl buraya geldik?” dediğim oldu.

Bir stroy arc’a dönüşmesi muhtemel bu maceranın ilk ayağı The Dark Knight’ın ilk 5 sayısı içerisinde sonlanıyor. “Golden Dawn” bitse dahi, hikaye içerinde ileriye dönük birçok düğüm atılıyor ve açıkcası bunlar bence oldukça umut vaat edeci. Tek bir karede gözükse bile bir Joker olayı var ki oldukça düşündürücü. Bunun haricinde Gordon’a karşı kurulan bir kumpas da mevcut. Bu düğümler sonuçlanacak mı o da ayrı bir merak mevzusu aslına bakarsanız çünkü önümüzdeki aylarda DC evreni komple bir formata gidecek gibi duruyor.

Sonuç olarak The Dark Knight görsel sanat açısından zaten çok iyi bir dergi. Hikayenin şu ana kadar sonlanan kısmı için çok iyi diyemeyeceğim. Orjinal pek bir tarafı yok ancak vasatın altına da düşmüyor. Ama yine de The Dark Knight, herşeyden önce çizimleri, biraz klişe ve monoton başlayan ama umut vaadeden konusuyla takip edilmeye değer bir dergi olacak gibi duruyor.

Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

Batman: Under The Red Hood

Red Hood DVD cover

DC Comics, Warner Bros. aracılığı ile yılda en az 2 adet animasyon çıkarıyor ve bu animasyonlar çoğunlukla çizgi romanlarda okuduğumuz ve zamanında ses getirmiş ünlü hikayelerin çizgi film uyarlamaları oluyor.  DC’nin bütün animasyonlarını izlemedim ancak kaydadeğer bir kısmını görmüşlüğüm var. Kişisel olarak bu filmleri çok ciddiye almıyorum çünkü genellikle yaşça daha küçük ve geniş bir kitleye hitap ediyorlar. Dolayısıyla bu animasyonlar, zaten okumuş olduğum bazı hikayelerin çizgi film için kırpılmış, kesilmiş ve basitleştirilmiş versiyonları oluyorlar.

Fakat Under The Red Hood beni şaşırttı. Uzun süredir birçok çizgi roman haber kaynağını ve blog’unu işgal eden bu yapım sanırım geçtiğimiz hafta içi yayınlandı, ben de bugün izleme fırsatı buldum. Batman: Under The Red Hood’un ilk gözüme çarpan özelliği; DC’nin önceki animasyonlarına nazaran görsel açıdan daha ilerde oluşu. Animasyon teknikleri hakkında ciddi manada bir bilgi sahibi değilim. Sadece CGI, stop-motion, anime…vb. şeklinde ayırt edebiliyorum sanırım. Fakat Under The Red Hood’da da, geçtiğimiz senelerde DC kahramanlarını konu alan çizgi filmlerdeki aynı animasyon tekniğini kullanılıyor. Fakat çizimler ve animasyonunun kendisinin bir üst seviyeyeye taşındığı henüz filmin açılış sahnesinde bile kendini gösteriyor. Daha önceki yapımlarda çoğunlukla karakterler basit ve neredeyse karikatürize bir biçimde betimleniyordu. Under The Red Hood’da da basitlik korunmasına rağmen karakter çizimleri  çok daha ciddi gözüküyor. Bundan bir önceki film olan Superman/Batman: Public Enemies’de bütün karakterler -kostümleri hariç- hemen hemen birbirinin kopyasıyken, Under The Red Hood’da vücut hatlarına kadar ayırt edici özellikler eklenmiş.

Fakat Under The Red Hood’un esas ilgimi çeken yanı senaryonun kendisi ve anlatımı oldu. Senaryo, (yanılıyorsam düzeltin) Batman’in ana serisinde 630-640. sayıları civarlarına denk gelen, Batman’in Dick Grayson’dan sonra 2. sidekick’i olan ve Joker’in elinde feci biçimde can veren Jason Todd’un ölümden dönüşünü konu alan hikayeden esinlenilerek yazılmış (Esinlenilmiş diyorum çünkü çizgi romandaki hikaye gidişatı ile irili ufaklı birçok fark var). Yukarıda bahsettiğim, daha önceki DC prodüksiyonlarına göre daha gelişmiş ve “olgun” gözüken animasyon kalitesinde, senaryonun kendisi önemli bir rol oynamış olmalı. Çünkü öykü (her ne kadar çoğunlukla ve doğal olarak aksiyon sahneleri ile anlatılmış olsa dahi) benzer yapımlara nazaran dramanın daha ön plana çıktığı bir konuya sahip.

Hikayedeki ve anlatımdaki olgunluk filmin geneline hatta akisyon sahnelerine bile yansımış. Anlatım olarak hala “teenage” yaş grubuna yönelik olsa bile, özellikle aksiyon sahnelerindeki kareografi için ciddi manada bir uğraş verilmiş. Özellikle dövüş sahneleri oldukça hızlı ve doyurucu. Daha önceki hiçbir DC animasyonunda görmediğim  ve dozunda ayarlanmış şiddet de cabası. İlk defa  bir DC animasyonunda patlayan bir kafa ve akabinde duvara saçılan kanlar gördüm.

Under The Red Hood’un aynı zamanda  oldukça zengin bir karakter yelpazesi var; Ra’s al Ghul, Black Mask, Joker ve tabii ki Red Hood, Batman ile beraber başrolü paylaşan kahramanlar. Bunun yanında Jim Gordon, Alfred, Nightwing de hikayeye çok katkıları olmasa bile, filmde gözüken karakterler. Hatta öyle ki Nightwing’in sadece konuyu ve atmosferi biraz olsun karamsarlıktan uzaklaştırmak için konduğunu bile söyleyebilirim.

Batman: Under The Red Hood tek başına ele alındığı zaman çok başarılı bir film değil. Uzun metrajlı bir animasyondan öte  video için yapılmış bir çizgi film olduğunu belli ediyor. Ancak DC’nin şimdiye kadar yapmış olduğu animasyonlarla karşılaştırılınca (hiç yoktan benim izlediklerimle) daha olgun ve “iyi” bir yerde durduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

DC’nin bundan sonraki filmi ise, yanılmıyorsam Ekim ayında çıkacak: Supergirl’u merkez alan ve Superman/Batman dergisinin ikinci story arc’ından “esinlenilerek” yapılacak/yapılmış olan Superman/Batman: Apocalypse. Trailer’dan gördüğüm kadarı ile prodüksiyon kalitesi Under The Red Hood ile benzer düzeyde ve hatta belki de daha iyi. Umarım DC, animasyon filmlerinde izlediği bu yeni ve daha olgun tekniği ve konu anlatımını devam ettirir.

R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’e ne oldu?

Bu sorunun cevabını Temmuz 14’de yayınlanacak ve iki sayı sürecek bir maceranın ilk bölümü olan ve  Grant Morrison tarafından yazılan Batman #701 ile öğrenecekmişiz. Batman R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’in başından neler geçtiği pek bir muallaktaydı. R.I.P.  macerasının finalinde  Batman başına ciddi manada bela açan Dr. Simon Hurt ile beraber, yere çakılarak havaya uçan bir helikopterde mahsur kalmıştı. Bundan sonra ise uzun süre Dr. Simon Hurt’ten ses seda çıkmamıştı (ta ki Batman & Robin sayı 11’e kadar).  Bruce Wayne ise bu trajik olaydan sonra hiçbirşey olmamış gibi Final Crisis’ın içine dalmış ve sonunda -hiç yoktan DC sakinleri için- nalları dikmişti.

Yazar Grant Morrison R.I.P. ve Final Crisis arasındaki bu kronolojik boşluğu doldurmaya karar vermiş.  Şimdiye kadar iki macera arasında var olagelen bu  boşluk olduğu gibi bırakılmış, –hiç yoktan benim için- bu “ara” havada kalmıştı. Görünen o ki Batman #701’de başlayacak olan hikaye 2 sayı sürecek ve Return of Bruce Wayne hikayesi için bir tür backup olacak(mış). Dc’nin Batman #702 için yazdığı tanıtım yazısında bu boşluğun masus anlatılmadığı ima ediliyor. Her ne kadar klasik bir pazarlama şekli gibi gözükse bile yazar Morrison olunca doğruluk payı  olabilir diye düşünüyorum.

Türkçe baskısı bulunan ve okumanız gereken birkaç çizgi roman

Aşağıdaki liste sanırım en çok sevdiğim (türkçe baskısı bulunan) çizgi romanların listesi. Postu yazmaya başlamadan önce “okumanız gereken ilk 10” ya da “ilk 5” gibi haavalı bir başlık düşünmüştüm ancak işi daha kişisel düzeyde tutmaya karar verdim. Çünkü öbür türlü işin içine henüz okumadığım bir sürü çizgi roman ve Türkiye’de çizgi romanın bence esas yüzünü oluşturan ve benim Nathan Never ve Dylan Dog dışında çok az alakamın bulunduğu İtalyan çizgi romanları giriyordu. Ben de boyumun ölçüsünü biliyim dedim.

Eğer Ava Giden Avlanır’ı düzenli okuyorsanız ya da arada bir bakıyorsanız bu blog’un açıklamasında da yazdığı gibi daha çok Amerikan çizgi romanları ve süper kahramanlar hakkında olduğunu da biliyorsunuzdur. Bu post bir tür “Top 10” olmaktan öte kişisel olarak benim sevdiğim ve beğendiğim çizgi romanların listesidir. Peki bunu neden yazıyorum? İnanıyorum ki bu blog’u okuyorsanız ortak bir yönümüz var demektir. Dolayısıyla benim gözümden kaçan ve türkçesi bulunabilen iyi çizgi romanlar olduğu gibi belki sizin de gözünüzden kaçan bazı yayınlar vardır.  Belki bu postta birkaç tanesini bulursunuz. Okumaya devam et

Bob Overdog/Underdog’un Garip Hikayesi

Bob Overdog bildiğim kadarıyla şimdiye kadar sadece 3 adet dergide gözükmüş bir karakter.  Kendisi Gotham’da yaşayan, neredeyse Z sınıfı bir suçlu ve bir uyuşturucu bağımlısı. Yalnız dış görünüş sizi aldatmasın, DC evreni sakinlerinin şu ana kadar karşılaştıkları en büyük tehditi ortadan kaldıran kişi ne Batman ne Superman ne de benzeri biri. Kimsenin haber olmasa bile aslında bu kahraman Bob Underdog’tan başkası değil. Bob’un öyküsü iki farklı sayıda ve iki macera şeklinde anlatılıyor. Bunlardan ilki 89 yılında yayınlanan, Alan Grant tarafından yazılan ve Kevin O’Neill tarafından çizilen Legends of The Dark Knght’ın 38. sayısındaki “Legend of The Dark Mite” macerası.

Bob ile ilk tanışmamız burada gerçekleşiyor. Kendisi Gotham’ın ünlü akıl hastanesi Arkham’da bir koltuğa deli gömleği ile bağlanmış ve Batman tarafından sorgulanıyor. Bob, umutsuz bir biçimde Batman’i, başından geçenlerin kendi hayal gücünün bir ürünü değil, gerçek olaylar olduğuna inandırmaya çalışıyor:

Bob

Sonunda Bob “Overdog” hikayesini anlatmaya başlar: Bob kendisi gibi tehlikeli ve uyuşturucu bağımlısı iki arkadaşıyla bir plan kurar. Şehirde yaşayan büyük bir torbacı vardır ancak bu torbacı batıl inançları dolayısıyla ayın 13’ünde çalışmamayı bir alışkanlık haline getirmiştir. Bob ve arkadaşları bunu fırsat bilerek bu torbacıyı soymaya karar verirler.

Soygun başarılı biçimde gerçekleşir ve 3 bağımlı arkadaşın hayalleri gerçek olur: Torbacının evinde onları 3 kere hayatlarının trbine sokacak miktarda uyuşturucu madde vardır. Bob bu 3 defalık hakkını bir seferde kullanmaya karar verir ve tam bu sırada Batman’in bu basit soyguna dahil olmasıyla beraber işler karışır. Ancak iş işten geçmiş Bob çoktan hapları mideye göndermiştir. Batman’den kaçarken almış olduğu ağır halüsonejik uyuşturucular etkilerini göstermeye başlar ve Bob rengarenk bir dünyaya sürüklenir. Burada -muammmalı bir biçimde- 5. boyuttan geldiğini iddia eden,  inanılmaz sihirli güçlere sahip bir cüce olan Batmite ile karşılaşır.

Okumaya devam et