Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 2. Bölüm

Bu yazının aylar önce yazdığım ilk bölümünde şu an 200. saysına 3 sayı kalmış olan, Imgae Comics tarafından 1992 yılından beri kesintisiz ancak düzensiz olarak yayını sürdüren Spawn adlı dergiden bahsedeceğim. Eğer Spawn’ın başından geçenlere çok hakim değilseniz ya da öğrenmek istiyorsanız ilk bölümü okumunazı tavsiye ederim: Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm.

Yazının ilk bölümünde Spawn’ın şu an 18 seneyi doldurmak üzere olan tarihinin birkaç sayfalık bir özeti vardı. Şimdi okuyacaklarınız ise bu 18 sene hakkındaki düşüncelerimdir.

Şimdi dönüp baktığım zaman Spawn’ın ortaya çıktığı dönem olan 92 yılında çizgi romanlar açısından oldukça karanlık bir dönemdi. Superman ölmüştü ya da ölmek üzereydi, Batman’in beli kırılıyordu, Green Lantern Parallax’a dönüşmek üzereydi, koca koca silahlar yeni yetme bir sürü kahramanın elinde dolaşmaktaydı..vs.vs. Spawn sanırım o dönemde çizgi roman okurlarının uzun süredir görmek istediği birşeyi okurlara sundu: Rakiplerini öldürmekten çekinmeyen bir süper kahraman evreni içerisinde var olagelen bir ana karakter. Herşeyden önce her ne kadar bu diyeceğim göreceli olsa bile- Spawn iyi gözüken karizmatik bir karakterdi. Bariz biçimde Batman ve Spiderman esintileri taşıyordu. Basit bir taklitten öte bu iki kahramanın bazı özelliklerinin güzel bir senteziydi. Görünşü biraz sayg duruşu niteliğinde olsa bile klasik (ruhunu şeytana satan adam) ama gittikçe derinleşen evreni ile paralel olarak ilgi çekeci hale gelen bir hikayesi de vardı. Okumaya devam et

Kendi Kendini Kazıklamak

Bu post her ne kadar World of Warcraft’la ilgili gözükse bile aslında değildir.

World Of warcraft’ta şu an için en yüksek seviye level 80. 80. seviyeye ulaşan birinin oyun içerisindeki amaçları nelerdir:

1. Mücadele: Kabaca raid başlığı altında toplayabiliriz. Daha iyi itemlar elde etmek için daha zor dungeon’lara girmek, bulduğunuz itemları satmak ya da kullanmak. Kısacası gittikçe zorlaşan dinamikler arasında ilerlemeye çalışmak. Belki de en iyi tank olmak, en fazla dps ya da en fazla heal’i yapmak.

2. Auction House: Bunun için level 80 olmaya gerek yok ancak iyi bir auctioneer olmak için level 80 olmanız, üstüne üstlük bir kaç tane de alt karakteriniz olması lazım. Bazı oyuncular sırf auction için bu oyunu oynuyorlar. Bir nevi oyun içi oyun gibi. Amaç daha fazla gold yapmak. Belki de bu goldları gerçek para karşılığı satmak..

3. Guild: Level 80’seniz ve o günlük yapacak bir işiniz yok ise guilddeki diğer elemanlara yardım edebilirsiniz. Ne de olsa artık en üst seviyesinizdir ve hemen hemen herşeyi biliyorsunuzdur, az buçuk vakit ayırıp burnunuzu oraya buraya soktuysanız.

Ben WOW oynarken 1. gruba dahildim. Açıkcası para işlerinden hiç anlamam, bu yüzden düzgün bir flying mount bile alamamıştım, guildeki düşük seviye elemanlara da yardım ederim ancak bir noktaya kadar.
Peki ne yapıyordum? Günlük oynayışım şu şekildeydi:

a. Auction’ları kontrol et. Satışlar ne durumda. Eskiyenleri bir kere daha satışa çıkar
b. One a Day yapabileceğin bir skill var ise onu yap
c. Katılabileceğin bir raid varsa onu bekle ya da günlük haline göre PUG bir gruba katıl.
d. Raid’i tamamlayabiliyorsan tamamla, tamamlamışsan ya da tamamlayamamışsan ya yeni raid ara ya da birşeyler yap işte

Bazı kelimeleri bold yazdım, çünkü wow’u bırakmamın sebeplerinden en göze görünür olanları bunlardı. Level 80 olunca eğer 1. gruba dahilseniz çoğu vaktinizi bekleyerek geçiriyorsunuz. Çünkü 10 ya da 25 kişinin bir araya uygun biçimde gelmesi zaman alıyor. Dolayısıyla bekliyorsunuz ve bekliyorsunuz. Bittabi bu bekleme süreci içerisinde yapabileceğiniz şeyler var, örneğin raid’e hazırlanmak, itemlarınızı tamir ettirmek gibi. Ancak iyi bir raider zaten bunları çat çat yapar. Sorunu yaratan da aslında kötü raidlardır. Itemını tamir ettirmesini beklersiniz, auctionlarını kontrol etmesini, yemek yemesini, kahve sigara içmesini beklersiniz. Sonra herşey OK olunca raid’e girersiniz. Eğer grup güzel, koordineli bir grupsa raid tak tak ilerler ve göreceli olarak oldukça zevklidir de. Raid’lerin bazıları oldukça uzundur, bazıları ise yalnızca tek bir bosstan oluşmaktadır. Bazen başarılıyla bitirirsiniz raidi, bazen de adamın biri bir şekilde offline olur, bir bakarsınız PUG grubun yarısı gitmiş. Instance savelenmiş en ufak bir progress dahi yaamamışsınız. Genellikle düzenli biçimde raid yapan bir guildiniz yoksa başınıza gelecek olan budur.

Bu oyunu neden oynuyoruz? Birçok açıklama getirilebilir. Ancak en objektif olan “Eğlenmek için" olacaktır sanırsam. Eğlence tabiiki göreceli bir kavram. Yani çok eğlenebilirsiniz, az eğlenebilirsiniz. Bu içinde bulunduğunuz ortam ve sizle alakalıdır. Ben Wow oynarken çok eğlendiğim zamanlar oldu. Ancak Level 80 olduktan sonra amacınız raidlere girmek  oluyor. Eğlenceli mi? Evet eğlenceli ancak nereye kadar? Şimdi bir kere durmadan aynı raidlere giriyorsunuz ve bir süre sonra ne yapılacağını ezberliyorsunuz. Zaten ne yapılacağını bilmiyorsanız eğer, yüksek ihtimalle bütün bir grubu da wipe out’ta yani kısacası sıçmaya sürüklüyorsunuz.

Peki madem öyle; Oyun oynadığım zamanlar ne kadar. Yani raidden zevk alıyorsam eğer ve hergün online oluyorsam ve her gün raid yapıyorsam. Bir düşünelim. Naxx çok uzun. TÜm quarter’lar 6 saatte tamamlanabiliyor ortalama . 6 saat. Peki diğerleri? Ulduarı saymassam eğer, hepsi aşağı yukarı yarım saatlik raidler. 5 tane yarım saatlik raid var sanırım. Yani toplamda 8.5 saatlik bir eğlence var. Peki günde kaç saat online’dım ben. Ortalama 3 diyelim. Yani haftada 21 saat online’dım. Yani WOW’da geçirdiğim zamanın yaklaşık %41’inde ancak eğleniyordum. Hadi diyelim yuvarlak hesap yüzde 50 olsun.

Eğlenmek için birşey yapıyorsunuz. Buna bir vakit, zaman ayırıyorsunuz ve bu ayrıdığınız zamanın sadece yüzde 40’ını eğlenerek geçiriyorsanız eğer bu işte bir yanlışlık var demektir. Yüzde 50’nin bile üstüne çıkamıyorsanız eğer, (zamanı da bir para birimi olarak kabul edersek ki öyle zaten vakit=nakit) ciddi manada bir kazık var demek ortada.

Oyun içerisinde boş boş dolanmak, bir sonraki raiddi başlamasını bekllemek vs. vs. Bütün bunlar aslında gizli zaman çalıcılar ve bana hiçbir manada geri dönümü olmayan zaman çalıcılar. Raid’in bir geri dönümü var,; o da eğlence ancak eğlence için harcadağım vakit ve çaba bana sadece %40lık bir dönüş yapıyor.

Bunu fark edince Wow’u bırakmaya karar vermiştim. Ve bıraktım da. Zaman insan yaşamının para birimi gibi birşey. Yaşlandıkça her saniye ödemek zorunda olduğunuz bir aidat gibi. Bazen iflas ediyorsunuz (trafik kazası, deprem) ama her saniye o parayı sike sike ödüyorsunuz. Ve eğer özellikle “eğlenmek” uğruna yaptığım birşey tam tersine benim canımı sıkıyorsa neden bunu yapmaya devam ediyim ki?

Bunu farketmeme aslında aç gözlü bir goblin neden oldu. (Oyunu oynamasam bile hala yazılarını severek okuyorum. ). Bu aslında hayatın her alanında geçerli. Yarım saatlik Vault of Archavon raidi için 1 saattir grubun toplanmasını mı bekliyorsunuz? Beklemeyin. Ordaki %10luk ihtimalle kazanacağınız item sizin 1 saatinizden daha değerli değil. Hiçbirşey zamandan daha değerli değil. Eğer birşeyden sıkıldığınız halde onu yapmayı sürdürüyorsanız eğer, daha önce de dediğim gibi sadece kendi kendinizi kazıklıyorsunuzdur.

Öz Eleştri No:1

Haziran ya da temmuzdan beri blog tutuyorum sanırım. Önceleri sadece Warcraftla ilgili progressimi not ediyordum. Daha sonra ise tamamen kişisel, kendi iç hesaplaşmalarıma yönelik şeyler karalamaya başladım çünkü başka birşey düşünemiyordum. Fakat en sonunda tamamen film, çizgi roman, bilimkurgu ve geyik tabir edebileceğim bir içeriğe sahip oldu blog. Kişisel postlarımın hepsini sildim. Tamamen benden bağımsız şeylerle dolu şu an blog.

Şöyle bir içeriğe göz gezdiriyorum. Çizgi romanlardan bolca bahsetmişim. Uzun uzun postlar atmışım. Filmler hakkında atıp tutmuşum. Peki genel olarak baktığımda ya da postları tek tek okuduğumda ne görüyorum? Ya da bir 3. göz bu bloga baksa ne görecek? Okunmaya değer birşeyler var mı hakkaten?

Internette epey surf yapıyorum bu aralar. Normal web sayfalarından çok bloglar üzerinden dolaşıyorum çünkü bloglar normal web sayfalarına göre biraz daha kaotik, biraz daha random, ordan oraya savurabiliyor seni, bir bakıyorsun alakasız bir konudaki bir adamın makalesini okuyorsun, bir bakıyorsun “bugün seni kaybedişimin 733. günü” başlıklı upuzun bir depresyonu okuyorsun. Bunu yapmak ve bunun bir parçası olmak hoşuma gidiyor.

Bazı bloglar var tamamen kişisel. Onu yazan insan sadece kendinden bahsediyor. Sadece kendisinin ya da yakın çevresinin anayabileceği kelimelerle birşeyler yazıyor. Bazı bloglar var yine kişisel ama belli bir konu çevresinde dönüyor. Mesela Greedy Goblin. Bazı bloglar var online dergi tadında. Herkes kafasına göre takılıyor. Dolayısıyla ben de.

Ama ben neden blog tutuyorum? Kimse için değil bir kere orası kesin. Yani çizgi  roman içerikli türkçe bir  bloğu türkiye’de kaç kişi okuyabilir ki zaten. Böyle bir amacım yok. Belli ki bu blogu kendim için tutuyorum. Ama gene de dönüp postlarıma baktığım zaman çoğunlukla “şu macera şöyle” “bu macera böyle” dışında pek de birşey dememişim. Bu tip şeyleri zaten biliyorum.Bu blogu kimse için tutmuyorsam eğer Joker’in novel’ın güzel olduğunu birilerine söylermiş gibi yapmanın ne manası var? Çünkü zaten ben onun güzel olduğunu biliyorum. Olmayan birine bunu muhabbet edercesine anlatmak biraz delice sanki..

Çıkarım eksikliği gözlemliyorum postlarımda. Gereksiz derecede uzun yazılmış ve hiç bir anlamı, çıkarımı ve ana fikri olmayan ya da üşengçlikten demek istediğini tam olarak anlatamamış postlar. Dolayısıyla dönüp baktığım zaman yazdığım şeylere benim için bir anlam ifade etmeyen postlar görüyorum. Öyleyse kendi yazdığım şeylere bu kadar negatif ve ruhsuz bakıyorsam eğer neden bunu yapmaya devam ediyorum? Birilerine ucundan kıyısından da olsa “ben varım” demek gibi bir sebeple mi? Eğer öyleyse kendimi o seslenilen kişi yerine koysam ve dönüp bu logtaki postları okusam büyük ihtimalle “ee yani kardeş, sen ne anlatmışsın ki şimdi burda? Birşey yok ki. Hangi çizgi romanda ne olaylar olduğunu zaten heryerden takip edebilirim” gibi ya da buna yakın bir tepki verirdim sanırsam.

Yarattığım şeylerde açıkcası bir anlam olmasını isterim. İnsan eliyle yapılan ve diğer insanlarda düşünce ya da duygu yaratabilen herşeyin bir “sanat” değeri (eseri değil) taşıdığını düşünüyorum ve onun dışında yapılmış birçok şeyin de çöp ve işe yaramaz olduğunu. Bu tabii ki göreceli bir kavram sonuçta benim “çöp” olarak değerlendirdiğim bir çok şey, bir başkası için “değerli” bir şey niteliğine sahip olabilir. Fakat eğer ben birşey yaratıyorsam, bunu kendim için yapsam bile, yine de kendi dışında birşey ortaya koyduğum yani, dışarıdan  3 bir gözün bakabileceği, okuyabileceği birşey ortaya koyduğuma göre, bunu kendim için yapsam bile yine de illa ki o 3. şahıslardan birinin bunun içinde birşeyler bulabiliyor olması gerekir. Ve bu 3. şahıs herhangi bir 3. şahıs olmaması lazım. Benim yarattığım şeyleri beğenen bir herhangi bir 3. şahıs bana tam ters bir insan olabilir. Yaratım her ne kadar evrensel olsa bile, insanın yarattığı herşeyin, kendine varlığını kanıtlamasının yanında, kendi gibilerle, kendi türüyle bazen bilinçli bazen de bilinçsiz bir iletişim çabası bence. Dolayısıyla yazdığım şeyler bana anlamsız ve boş geliyorsa, okuyunca, benim türümdeki insanlara da boş gelme olasılığı yüksek. Ve eğer bu yazdıklarım yine bana anlamsız ve boş geliyorsa ve eğer ki (biraz abartı olacak ama) bunlar, benim yaratımlarım olduğu için bir nevi benim yansımam ise varlığımın boş ve anlamsız bir yönünü yansıtarak boşa mı vakit harcıyorum? Muhatemelen öyle.
Sonuç: Madem bu aptal blogu tutuyorsun, düzgün tut. İstemediğin birşeyi hayatatta bir sanye dahi olsa yapmak sadece kendinden çaldığın bir zamandır. Para kazanmak dışında. Orda zamanını para karşılığı satmış oluyorsun. Ama boş vaktini işe yaramayacak, anlamsız gelen birşey için harcıyorsan eğer, kendi kendini kazıklıyorsun demektir. Yapma…