Marvel ve İtin Arka Tarafı

Son zamanlarda çizgi romanlarla ilgili yabancı blogları pek takip etmiyorum. Bunun birkaç nedeni var; İlki kişisel iş yoğunluğum. İkinci ve daha önemli olanı ise çizgi romanların kendilerini takip etmemem (daha mı önemli?:S). Bildiğiniz üzere yaklaşık üç ay önce DC bütün dergilerini “sıfırladı”. İyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyorum çünkü birkaçı dışında hiçbir derginin yeni sayısı beni heyecanlandırmıyor ve takip hissi yaratmıyor. Tabiiki bu yeni DC dergilerinin kötü olduğu manasına gelmiyor. Haşa birçoğu çok iyi. Ancak benim ilgi alaka duyabilmem için “kahramanlarla” tanışma faslının bitip biraz daha DC mitinin yerine oturması gerekecek sanırım. DC böyleyken böyle. Peki Marvel’a ne demeli?

Son zamanlarda gerek bloglarda gerekse de twitter’da yaptığım birkaç sözüne güvenilir arkadaşla girişilen muhabbetlerde hep aynı konu açılıyor: Marvel bok gibi! Ve buna neredeyse sonuna dek katılıyorum. Peki neden Marvel “bok” gibi. Benim açımdan bunun birkaç nedeni var:

Marvel’ın bu kötüye gidişi bir süpriz değildi. Bundan birkaç sene önce özellikle Dark Reign ile görülebilir işaretlerini vermeye başlamıştı. Herşeyden önce sorunların en büyüğü Marvel’ın dergilerini pazarlama stratejisi. Bu strateji içerisinde Marvel’ı deneyimli okurlar için sıkıcı bir yayınevine dönüştüren birkaç öğe var. Bunlara bir göz atalım:

  • Teaser: “Teaser” ya da “sneak peak” kavramı bana göre günümüz çizgi roman anlayışını yerle bir eden ve okuyucunun bütün keyfini kaçırarak heyecan duygusunu yok eden en önemli etken. 1960’ların sonlarına kadar çizgi romanlardaki olaylar tek sayı içerisinde başlar, gelişir ve biterdi. 60’ların sonunda Uncanny X-Men ile beraber “To be continued..” kavramı da çizgi romanlara girmiş oldu ve dönem için bu büyük bir mihenk taşıydı. Bundan böyle  hemen hemen hiçbir macera tek sayıda son bulmadı. Tek sayılık maceralarının sonunun gelmesi çizgi romanların da dramatik yönden önünü açtı. Artık karakterlerin de, olayların da gelişimlerini sürdürebilmeleri için 32 sayfadan çok daha fazla “zamanları” vardı. Ve bu günümüze kadar böyle devam etti ve hala da etmekte.
    Peki gerçek manada bu “to be continued..” o çok severek takip ettiğimiz kahramanların yaşamlarında ne kadar etkili oldu? Aslına bakarsanız hemen hiç. Çizgi roman işinde yeni değilseniz ya da elinize alıp eski çizgi romanları biraz karıştırmışsanız tabloyu da gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Derginin kapağında örümcek adam bir düşmanla savaşmaktadır ve zor durumda kalmıştır. Çizgi roman’ın altbaşlığı da “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtopot’u durdurabilecek midir?”. Sorunun cevabı için çizgi romanı okumaya gerek yoktur. Elebette ki Dr. Ahtapot’un hain planları Örümcek tarafından durdurulacak, son sayfada da Peter ve May Hala’sı afiyetle güle oynaya akşam yemeklerini yiyeceklerdir.
    Diğer yandan “To be continued..” ile beraber kapak alt başlığı artık derginin sonunda yer almaya başlamış ve “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durdurabilecek mi?… Cevap gelecek sayıda” olarak değişmiştir.
    Eğri otturalım doğru konuşalım. “Superman’s Death” e kadar kimse biricik kahramanının  başına birşey geleceğinden şüphe etmiyordu. Dolayısıyla her ne kadar “to be continued..” kavramı okuyucuyu heyecanlandırsa bile sonuç hep aynıydı. Ancak yine de sanırım çizgi romanın benim için açıklanamayan çekiciliği de hep burada olmuştu: “Lan acaba hakkaten Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durduramazsa?…”
    Evet eski bir çizgi roman okuyucusuyum ve evet örümceğin çoğu  zaman Dr. Ahatapot’u yeneceğini ve dünyayı bir kez daha kurtaracağını adım gibi biliyorum ancak işte yine de “to be continued..” daki bilinmezlik belli belirsiz beni ve her okuru etkilemiştir diye düşünüyorum.
    Marvel’ın son yıllardaki teaser’ları ise bu küçük heyecan duygusunu okurdan çaldı. 6 sayı sürecek bir maceranın reklamları, söyleşileri, karakalem çalışmaları, konusu hakkında ipuçları gümbür gümbür bütün internet alemini dolduruyor. Sonunda macera çıkıyor.Okumaya başlıyorsunuz. 1. sayı 1. sayıdır. Gerçekten çok kötü değilse eğer bir okuyucu olarak bu sizi çok etkilemez. 2. sayı çıkar onu okursunuz, işler heyecanlanmaya başlar “lan” dersiniz “Bu macera hakkaten reklamı yapıldığı kadar var sanırım.” Acayip bir finalle 2. sayı noktalanır. 3. sayıyı çocukca bir heyecanla beklemeye başlarsınız. Derken nette dolaşırken o an okumakta olduğunuz maceradan bir sonraki maceranın reklamları ile karşılaşmaya başlarsınız. “O da ne? Eeeee..bir bok değişmemiş. Aynı tas aynı hamam” Velhasıl bunu zaten biliyorduk. Evet yüksek ihtimalle Örümcek Adam yine Doktor Ahtapot’u yenecekti ancak ey Marvel… O aptal teaser’larınla hem benim “to be continued” keyfiminin içine ettin, hem aşağı yukarı o an okumakta olduğum maceranın sonunu söyledin ve ayrıca beni aptal yerine koydun. O saatten sonra neden okuyum ki ben bu macerayı. Yakın zamanlardan bir örnek vermek gerekirse: X-Men’in kendi içerisindeki ayrılığını anlatan Schizm event’i sürerken bir sonraki X-Men dergilerinin reklamları henüz Schizm 3. sayısına ulaşmadan yapılmaya başlanmıştı. Tamam Schizm’de neler olacağını zaten biliyorduk (ki bu da Schizm’in “teaser” ve raklamları sayesinde olmuştu) ancak artık Schizm’in sonucunda da ne olacağını biliyorduk.. Basit bir zevkim vardı Marvel. Onu da elimden aldın.
  • Team-Up: Wolverine, Deadpool ve Spider-Man bu sorunun başını çekiyor. Ancak sadece başını çekiyor çünkü bu sorun bütün Marvel evrenini bir şekilde ele geçirmiş durumda. Ancak yine de bu üçü üzerinden yürüyecek olursak: Evet üçü de iyi karakterler.Evet üçünü de okumayı seviyorum. Ama ben Spider-Man okumayı seviyorum. Ben Deadpool okumayı seviyorum. Ben Wolverine okumayı seviyorum. Hayır ben devamlı olarak Spider-Man vs. Deadpool, Wolverine & Spider-Man, Team-Up: Deadpool & Wolverine okumayı sevmiyorum.
    Yine çizgi romanların basit doğasına dönelim: Batman okurken kimleri görmeyi beklersiniz: Robin, Nightwing, Alfred, Gordon, Joker, Two-Face, Poison Ivy… gider. Evet sevmediğiniz birkaç yan karakter ya da düşman muhakkak ki vardır ancak Batman’i sadece Batman için değil düşmanları ve yandaşlarıyla “Batman ailesi” için sever ve okursunuz. Ve aynı şekilde Brainiac’ı sevmenize rağmen Lex’i, Lois’i ve Jimmy’i sevmediğiniz için de Superman’i okumazsınız. Tercih meselesidir. Marvel tarafında ise kurgusal evren o kadar laçka bi hal aldı ki bazı zamanlar “lan ben hangi dergiyi okuyorum?” diye bile düşenebiliyorum. Bilimkurgu temasının ön planda olması gereken X-Men vampirlerle kapışıyor, yukarıdaki üçü zaten her taşın altından fırlıyor, Avengers deseniz kadro belli değil, neyi kovaladıkları neyle savaştıkları belli değil. Demek istediğim “dergi ailesi” ya da “kahraman ailesi” gibi bir kavram kalmadı. Bütün dergilerde bütün karakterler sanki konfeti tanecikleriymiş de öylesine fırlatılmış gibi karşımıza çıkageliyor. Artık “ben bu kahramanı ve bu dergi ailesini seçiyorum” gibi bir seçim hakkı kalmadı. Hayır illaki örümceğin yanında zart zurt kahramanı bu ay olmasa bile en geç öbür ay okumak zorundasın. İstemiyorum kardeşim. Kingpin’i verin bana. Jonah Jameson’ı, Yeşil Cin’i verin.
    Bu durumun bir diğer yan etkisi de çizgi romanların inandırıcılığını kaybettirmesi. Çizgi romanlarda “mantık” ya da “inandırıcılık” aramak bazınıza saçma gelebilir ancak yine Batman dergisi okuyorsanız eğer büyük ihtimalle bir şekilde olayların Gotham’da geçtiğini, dergi bir şekilde (çizimleriyle olsun, havasıyla olsun, karakterleriyle olsun) size hissettirir. Öteki taraftan bundan bir 10 sene önce Spider-Man’in de Manhattan gökdelenleri arasında dolaştığına bir şekilde inanırdık. Şimdi ise bu “kimin eli kimin cebinde” durumundan dolayı Marvel dergilerini okumak “normal insanların” olmadığı nüfusun sadece “süper kahramanlar” ve “süper kötülerden” oluştuğu bir kurgu izlenimi bırakıyor insanda. Ve bu da ister istemez şuna çıkıyor: “E madem normal insanlar yok bu süper kahramanlar kimi kimden kurtarıyor?..”
  • Büyük Olaylar ve Status Quo: Peki arada hiç mi güzel şey olmuyor Marvel cephesinde? 60-70 tane dergi çıkınca illa ki güzel giden birşeyler de oluyor. Son dönemlerdeki en ilginç olay bence X-Men cephesinden gelmişti: Utopia. Marvel evreninde House of M sonucunda soyları tükenme tehlikesi karşısında kalan mutanların Cyclops önderliğinde San Fransisco açıklarında Magneto’nun denizen dibinden çıkararak bir “mutant sığınağına” çevirdiği Astreoid M’i kendilerine ev yaparak bir arada kalma çabalarını okuduk. Ve bana sorarsanız bu olması gerekendi. Bu olay sonucunda bir önceki maddede anlattığım “dergi grubu” mantalitesinin yavaş yavaş geri geleceğini umut etmiştim. Çünkü bütün bir zemin hazırdı. Ancak sonra yine Schizm çıkageldi X-Men kendi içerisinde “yoktan” bir nedenle kavgaya tututuştu )ki bu kavga o zamana kadar gayet mantıklı biçimde giden X-Men dergi grubu için bir faciaydı-Bu konu ile ilgili güzel bir yazı: http://justan0therg33k.wordpress.com/2011/11/03/x-menin-ic-savasi/ ) ve başladığımız noktaya dönmüş olduk.
    Peki bunun nedeni nedir? Tembel yazarlar mı? Durmadan daha fazlasını/ daha büyüğünü isteyen tüketici kesim mi? Bir derginin “iyi” olması için durmadan büyük olaylara, sonu gelmez teaslerlara, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tadında sloganlara mı ihtiyaç var? Aslına bakarsanız bu yine ilk madde ile iligli. Marvel’ın editörü, baş yazarı zartı zurtu her kim ya da kimseler insanların bunu istediğine inanıyorlar; yani büyük olaylar, sloganlar vs. vs. Ancak bana kalırsa her sanat ya da tüketim malzemesinde olduğu gibi insanların %90’ının ne istediği çok önemli değildir. Önemli olan geriye kalan ve birşeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veren %10’luk kesimdir. Elinizde yılların örümcek adamı varsa eğer 10 çizgi roman okuyucusundan 9’una bunu satacağınız zaten garantidir. Ancak sizi başarılı kılan; kalan o tek kişiye de onu satabilmektir. Ve şu anki durumda diyeceğim odur ki: “Sağolun ama ben örümcek adamı bu ay pas geçeceğim.”

Justice League Sayı Biiiiirr

Efendim bildiğiniz üzere Flashpoint sonrası DC evrenine komple bir reset atıldı ve bütün DC dergileri sayı 1’den tekrar yayınlanmaya başladı/başlayacak. Bu yeni süreklilik içerisinde ilk okuduğumuz dergi ise DC’nin ağır toplarından Justice League oldu.

Bu yeni JL dergisi ile ilgili olarak türkçe bloglar dahil olmak üzere birçok şey yazıldı çizildi. Mesela şu ve şu var. Ben de kendi nacizane incelememi yapıyım dedim.

Herşeyden önce bu komple reboot olaylarını çok sevmiyorum. Daha önce de bundan bahsetmiş ve buna karşılık bunun neden gerekli olduğuna da değinmiştim. DC’nin Flashpoint ile DC sürekliliğini sıfırlayacağı aylardır bilinen bir gerçekti. Dolayısıyla atalarımızın da dediği gibi “titilmiş tötün tavası olmaz.” Dolayısıyla “DC bizi bir kez daha kandırdı” gibi birşe yaklaşım yerine Justice League sayı 1’i yeni bir dergiymiş gibi okudum ve gayet de memnun kaldım.

Öyüküden kısaca bahsetmek gerekirse (okuduysanız bu paragrafı geçin): Gotham polisi Batman’i, Batman de robotumsu birşeyi kovalamaktadır. Birden ortaya Green Lantern çıkar. Robotumsu yaratığı iki kahraman Gotham kanalizasyonunun içlerine kadar kovalar. Robot “Darkseeiid” diye bağırıp kendini öldürür ancak geride bir tür cihaz bırakır. Kahramanlarımız da uzaydan geldiklerini tahmin ettikleri bu cihazın ne olduğunu anlamak için varlığını bildikleri tek uzaylı olan Superman’i bulmak için Metropolis’e gider ve Superman’i bulurlar. “To be Continued…” Okumaya devam et

Laubali Bir İnceleme: Flashpoint

Amerikan çizgi romanları ile az buçuk alakanız varsa DC’nin yeni 52’sini duymuşsunuz demektir. Nedir bu yeni 52 diyenler için kısaca ve laubalice bir Flashpoint incelemesi yapalım ve bu ağza sakız olan New 52’den bahsedelim.

Flashpoint DC Comics’in son event’inin adı. Geoff Johns tarafından yazılmış ve Andy Kubert tarafından çizilmiş 5 sayılık bir mini-seri. Birçok tie-in’i olmasına rağmen tek başına okunduğu zaman da gayet anlaşılabilir bir öykü.

Kısaca özetlemek gerekirse: Wolverine aka  Logan bir gün bir Shield Helli-Carrier’ının tepesinde kendine gelir….ooopps yanlış oldu. Baştan alalım: Barry Allen AKA Flash bir gün ofisindeki masasının başında kendine gelir. Birkaç dakika içerisinde artık güçlerininin  olmadığını fark eder. Bunu takriben uyanmadan önce geride bıraktığı dünya ile gözlerini açtığı dünyanın birbirinden çok farklı olduklarını anlaması da uzun sürmez. Herşeyden önce ölmüş olması gereken annesi hayattadır. Değişikler bu kadar da değildir. JLA’nın üyesi ve dünya halkının kahramanları olması gereken Diana AKA Wonder Woman ve Arthur AKA Aquaman kendi orduları ile dünyayı işgale başlamışlar, aynı zamanda kendi aralarında da savaşmaktadırlar. Ve o ana kadar kimse Superman diye birinin varlığını  duymamıştır. Okumaya devam et

Batman: The Golden Dawn

Golden Dawn, Bruce Wayne’in DC sürekliliğine geri katılması ile başlatılan Batman: The Dark Knight isimli derginin ilk 5 sayısında süregelen bir macera. Öncelikle bu maceranın birkaç ilgi çekici yönü var (Hiç yoktan benim için): Bunlardan ilki David Finch tarafından çizilmesi ve daha da önemlisi yazılması. Finch amerikan çizgi roman endüstrisi içerisinde beğendiğim, kendine özgü bir tarzı olduğunu düşündüğüm çizerlerden biridir.  Tarzı bir yana yıllardır kendini geliştiren ve yeni teknikler, yeni biçimler denemeye korkmayan bir çizer. Dolayısıyla bundan aylar önce Bruce Wayne’in dönüşü ile beraber Fİnch’in çizeceği bir Batman dergisi çıkacağı haberini görünce ağzımın suyu akmıştı açıkcası .

Görsel olarak The Dark Knight beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çizer olarak başını Finch’in çektiği, çinilemenin Scott Williams’a, renklendirmenin ise Alex Williams’a emanet edildiği kadro  beklentilerimi tamamen karşıladı. Bu açıdan The Dark Knight benim için gayet tatmin edici bir çizgi roman oldu. Görsel olarak beni tek rahatsız eden nokta (ki bu da aslında The Dark Knight’ı ilgi çekici kılan bazı özelliklerden biriydi) Batman’in kostümündeki değişiklik oldu. Bu dergide Batman’i (sanırım Finch’in tasarımı olan) tamamen yeni bir kostümle görmekteyiz. Herşeyden önce don gitmiş (Genel olarak DC evreninde donlar gitmiş/gidecek zaten). İkinci olarak ise daha bir komandovari bir hal almış sevgili Bats’in kostümü. Açıkcası gözüm buna pek alışamadı (Ben en çok şu an Dick grayson tarafından giyilen klasik gri/siyah yarasa armalı kostümü severim.)  Kostümü kötü bulmadım ancak gözüme de biraz yabancı geldi açıkcası.

Yazarın ve çizerin aynı olduğu (David Finch) çizgi romanlara hep temkinli yaklaşırım ki The Dark Knight’ta da aynı temkini korudum.  Golden Dawn macerası Bruce Wayne’in ebeveynleri öldürülmeden önce tanıştığı Dawn isimdeki bir kadının kaçırılması haberi ile başlıyor ve bittabii Bruce Wayne uzaktan da olsa duygusal bağı olan bu kadını kurtarmak için Gotham sokaklarını arşınlamaya başlıyor. Hikaye klasik bir Batman hikayesi gibi Gotham sokaklarında başlasa ve yine bazı klasik Batman villain’leri olan Killer Croc ve Penguin’i barındırsa dahi içine Etrigan ve demonların (ve hatta Blaze‘in) dahil olduğu gittikçe çetrefilli bir hal alıyor.

Kişisel olarak “Batman” başlığına sahip dergilerde supernaturel olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat yine de eninde sonunda maceranın kendisi önemli ve iyi bir macera olduktan sonra supernaturel olmuş olmamış çok da muhim değil. Fakat hikaye anlatımında/geçişlerde sanki bir acelecilik söz konusu gibi. Bazen bir sayfadan bir diğerine geçerken “hoppaaaa nasıl buraya geldik?” dediğim oldu.

Bir stroy arc’a dönüşmesi muhtemel bu maceranın ilk ayağı The Dark Knight’ın ilk 5 sayısı içerisinde sonlanıyor. “Golden Dawn” bitse dahi, hikaye içerinde ileriye dönük birçok düğüm atılıyor ve açıkcası bunlar bence oldukça umut vaat edeci. Tek bir karede gözükse bile bir Joker olayı var ki oldukça düşündürücü. Bunun haricinde Gordon’a karşı kurulan bir kumpas da mevcut. Bu düğümler sonuçlanacak mı o da ayrı bir merak mevzusu aslına bakarsanız çünkü önümüzdeki aylarda DC evreni komple bir formata gidecek gibi duruyor.

Sonuç olarak The Dark Knight görsel sanat açısından zaten çok iyi bir dergi. Hikayenin şu ana kadar sonlanan kısmı için çok iyi diyemeyeceğim. Orjinal pek bir tarafı yok ancak vasatın altına da düşmüyor. Ama yine de The Dark Knight, herşeyden önce çizimleri, biraz klişe ve monoton başlayan ama umut vaadeden konusuyla takip edilmeye değer bir dergi olacak gibi duruyor.

Kara Kule: İhanet

İhanet, Stephen King’in ünlü serisi Kara Kule’den uyarlanan, senaryosu Peter David tarafından yazılıp, ilüstrasyonları ise Jae Lee ve Richard Isanove tarafından oluşturulan Kara Kule çizgi romanlarının 3. cildidir. Daha önce 1. ciltten kısaca bahsetmiştim. 2. cildi okumama rağmen ise pek değinmedim. Bunun nedeni ise hikayenin  gerektiğinden yavaş ilerliyor oluşuydu.

İlk ciltte Roland’ın anavatını  Gİllead’ın kralı ve Roland’ın babası Steven Deschain’in, Roland ve onun Ka-tet‘ine verilen bir görevle Hambry adındaki kasabaya  gidişini konu alıyordu. Görevleri ise ‘Herşeyi gören göz’ isimli bir ‘artifact’ı ele geçirmekti. Ka-tet burada ‘İyi Adam’ Farson’un adamları ile karşılaşıyor ve canını zor kurtarıyor ancak Roland’ın aşık olduğu Susan’ın öldürülmesini engelleyemiyordu. İkinci cilt ise Hambry’den Gillead’a dönüş yolculuğunu, Roland’ın bu artifact ile temasını ve göz sayesinde ‘Son Dünya’ denilen yere gidişini ve Farson’un patronu diyebileceğimiz Örümcek Kral ile karşılaşmasını konu alıyordu.

İhanet’te ise Roland ve arkadaşları görevlerini başarılı bir şekilde yerine getirmiş ve Gillead’a dönmüşlerdir. Çok fazla ipucu vermek istemiyorum ancak ilk iki ciltte oldukça yavaş ilerleyen hikaye üçüncü cilt olan İhanet’te artık yavaş yavaş rayına oturmaya ve belli bir ivme kazanmaya başlıyor. Kitap Gillead içerisinde dönen entrikaları ve birden fazla ihaneti konu alıyor. 4 cildi henüz okumamış olamama rağmen, 3. ciltte oluşagelen olaylar sonucunda kanın gövdeyi götüreceğini tahmin ediyorum. Okumaya devam et

Yazmak üzerine

Bir önceki post’umda es geçtiğim, ‘yazmak’ üzerine olan “duygusal” post budur. Çizgi romanla alakasızdır. O Yüzden isterseniz es geçebilirsiniz.

Yaklaşık bir yıl önce şöyle bir post attım:

Lan bu blog olayı çok saçma bişey değil mi? Yani neden yazıyorum ki? Niye bu kadar kasıyorum ki? “Abi napıyosan kendin için.” iyi kendim için yapıyosam bütün blog’u “private” yapıyım bitsin gitsin. Bok. Hem de public bok. Buyur burdan yak.

Bu post’tan sonra yazmayı bıraktım ve birkaç gün öncesine kadar yazmadım. Yazmak öyle birşey ki -eğer kanınızda varsa- (ki benim ortaokul yıllarımdan beri çeşitli formatlarda -öyküler, denemeler, bloglar, incelemeler şeklinde vardır) siz ne kadar terk etseniz de o sizi bırakmaz. Yazmak ne yapar ne eder zihninizi ve kaleminizi ele geçirir. Aklınızdaki darmadağınık düşünceler kelimelere döküldükten sonra şekillenir, belli bir kalıba girer, anlam kazanır. Size yaşadığınız, ürettiğinizi, iletişim kurduğunuzu hissettirir. Uyuşturucu gibidir. Ara verirsiniz ancak bırakamazsınız.

Peki neden yazmayı bıraktım: Çünkü sanırım önemli olan şeyin ne olduğunu unutmuşum. Ava Giden Avlanır’a o zamanlar günde ya da iki günde bir post atıyordum ve blogun hit sayısı dalgalar halinde arttıyordu. Bu hitlerin büyük bir kesmini sadece resimlere bakan isanlar oluştursa da, bir kısmını da ulaşmak istediğim, fikirlerimi paylaşmak istediğim, kısıtlı ama sağlam bir çekirdek okuyucu kitlesi oluşturuyordu. Peki beni arızalandıran şey neydi: Blog’u kendim için yazdığımı unutmaktı sanırım. İstediğim geri dönümü alamıyordum, yazdıklarım, düşündüklerim uçup gidiyor, “hangi hulk daha güçlü?” gibi muhabbetler arasında kayboluyordu.

Yanlış! Büyük yanlış hem de. Yazıyorsanız eğer ve birileri bu yazdıklarımı beğesnsin, paylaşsın, yorum yapsın ya da ilgi çeksin diye düşünerek yazıyorsanız, yanlış ve samimi olmayan bir yola girmişsiniz demektir. Hiçbir zaman böyle kaygılarım olduğunu zannetmezdim ama gelin görün ki ufak bir öfke patlaması olan yukarıdaki post”umda bunun tersi olduğunnu gördüm. Birilerinden birşeyler bekliyordum. Hatta anlık sinirim anlamsız biçimde öyle bir darılmaya dönüştü ki Sevgili Bilge’nin ScFi Chronicles‘da attığı ve benden ve Ava Giden Avlanır’dan bahsettiği post‘u bile yarım yamalak okumuştum. Bundan yaklaşık bir hafta sonra ise o post’u bir kez daha ve bu sefer ciddiyetle okudum. Bilge’nin sözleri kafamda darmadağınık biçimde şekillenmeye çalışan düşünceleri çok güzel biçimde birleştirdi:

Ben yazı yazmayı bıraktığım dönemlerde ya çok işim oluyordu, ya da maddi / manevi problemlerim. Ama hiçbir zaman “kimse okumuyor, meh” diye yazmamazlık etmedim. Paylaşmak istediğim şeyi bir kişiye bile ulaştırsam, benim için kârdır. Çünkü ben bunu para kazanmak, çevre edinmek, isim olmak ya da egomu tatmin etmek için yapmıyorum. Bu benim kendimi ifade ediş şeklim… Beni ben yapan şeylerden birisi. Blog tutmasaydım ne yapardım, bilmiyorum.

Bu işin bana getirisi, hiçbir zaman negatif olmadı. O yüzden sık sık okuyucularınızı azarlamak, depresyona girmek, “kim için yazıyorum ki bunları?” demek yerine, siz sadece yazın. Size ve yazdıklarınıza değer veren, vakit harcayan ve paylaşayan birkaç kişi, birgün mutlaka olacaktır.

Bundan böyle günlük post atmayacağım. Ya da haftalık. Belli bir düzene uymayacağım ve canım ne zaman isterse o zaman yazacağım. Bu kadar zevk aldığım birşeyi kurallar içerisine oturtmak, bir işe çevirmek şu aşamada oldukça yanlış sanırım.

Son olarak ise bir gelişmeyi haber vermek istiyorum: Altevren adında çok yazarlı bir blog oluşturduk. Konumuz yine çizgi roman. Henüz biraz emekle devresinde sayılabilir. Yazarlar nacizane Başkan’ınız Ben, Türkiye’nin en eğlenceli çizgi roman blog yazarı olan ve $2.99‘un kurucusu Emre Arifoğlu ve hepsinden öte Altevren’in başkanı diyebileceğimiz ve incelemeleri olsun, araştırmaları olsun, orjinal post fikirleriyle olsun bence çok yetenekli bir yazar olan Berk Uralcan. Bazı post’larımı sadece Altevren’e, bazılarını sadece buraya, bazılarını ise ikisine birden koyacağım.. Altevren‘i takip etmenizi öneririm.