X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi

Şemsiye Akademisi ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 yılında ülkemizde pek tanınmayan ancak Amerika’nın en büyük dört çizgi roman şirketinden biri olan ve süper kahraman çizgi romanlarından öte daha alternatif (Hellboy, Beats of Burden, Alien gibi gibi..) çizgi romanlara ağırlık veren Dark Horse Comics tarafından yayınlanmış bir eser.

Bu yazıda bahsedeceğim eser olan Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi ise bu serinin ilk altı sayısının (ve de iki kısa öykünün) tek bir koleksiyonda toplanmış  hali. Kıyamet Senfonisi son yıllardaki kaliteli çizgi roman yayınevlerinden biri olan JBC yayıncılık tarafından yayınlandı ve çevirisi Şina Şehim tarafından yapıldı.

Şemsiye Akademisi Türk okurlarının alışageldiğinden oldukça farklı bir süper kahraman çizgi romanı. Konu kısaca şöyle: ” “İtiş Kakış Tom” Gurney’in Rigel X-9’dan gelen uzay-kalamarı hakladığı sene maçın olduğu gün saat tam 21:38’de tamamen bir tesadüf sonucu aynı anda 43 çocuk dünyaya gelir. Çocukların anneleri dünya üzerinde rastgele yerlerde bulunuyorlardır ve bu ani doğumlara kadar daha önce hiçbiri hamilelik belirtisi göstermemişlerdir. “Dünyaca ünlü bilim adamı ve varlıklı müteşebbis” Sir Reginald nam-diğer Monolk bu çocukları evlat edinmeye karar verir ancak sadece yedi tanesine ulaşmayı başarabilir. Ona bunun nedeni sorulduğu zaman ise verdiği yanıt şu şekilde olur: “Dünyayı kurtarmak için.”

Şemsiye Akademisi işte bu yedi “özel” çocuktan meydana gelen bir ekip. Hepsinin kendilerine has özel güçleri, kod isimleri ve hatta numaraları var.

Kıyamet Senfonisi bu kısa girişten sonra on sene ileriye atlıyor ve maceraya start veriyor. Kahramanlarımızı henüz 10 yaşlarındayken delirmiş bir Eyfel Kulesi’ne karşı giriştikleri mücadeleyi konu alan macera  daha ilk sayfalardan itibaren okuyucuya “şu an hiç de o alışageldiğin normal çizgi romanlardan birini okumuyorsun” diyor. Eyfel macerasından sonra ise Kıyamet Senfonisi bizi bir yirmi sene daha ileriye götürüyor ve böylelikle günümüze ulaşmış oluyoruz. Okuyacak olanların tadını kaçırmak istemiyorum ancak her süper kahraman çizgi romanının olmazsa olmazmı bir “dünyanın yok olma tehditi” karşısında ekip üyeleri tekrar bir araya geliyor ve biz okuyucuya da  bu sanat, sarkazm, kara komedi ve hüzün dolu macerayı okumak kalıyor.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Şemsiye Akademisi bir süper kahraman çizgi romanı olmasına rağmen alıştığımızdan çok daha farklı bir çizgide seyrediyor. Daha kitabın ilk sayfasını çevirdiğiniz anda panellerdeki çizimlerde zaten bunu görüyorsunuz. Hayır kaslı, tayt giyen kahramanlar yok burda. Tam tersine; karikatürümsü ancak karanlık ve ucundan kıyısından Manga’ya selam duran Gabriel Ba’nın çizimleri karşılıyor bizi. Senfoni’nin açılış cümleleri de zaten bu ‘tuhaflığı’ destekliyor: “İtiş Kakış Tom” Gurney’in Rigel X-9’dan gelen uzay-kalamarını hakladığı seneydi…”

Yani daha ilk panelden bile bu kitap diğer okuduğunuz çizgi romanlardan farklı olduğunu, siz okudukça gelişmeyeceğini, çünkü zaten üzerinde bolca kafa yorulmuş, düşünülmüş bir kurgu dünyada geçecek olduğunu anlıyoruz. Ki sayfları çevirdikçe de bu daha da net biçimde orataya çıkıyor.

Şemsiye Akademisi’nin üyeleri oldukça tuhaf kahramanlardan meydana geliyor. Karikatürümsü çizimlerinin aksine hemen hemen bütün karakterler oldukça ciddi, melankolik ve depresifler. Okuyucunun hikayeye girdiği kısımda görüyoruz ki grup uzun süredir bir arada değil ve kendi içlerinde epeyce sorunlular. Bunu birbirleriyle olan kısa ama az diyaloglardan ve Ba’nın yine küçük ama anlamlı panellerinden anlayabiliyoruz.

Şemsiye Akademisi’nin yazarı Gerald Way. Kendisi belki bazılarınızın bildiği gibi ünlü MTV gruplarından My Chemical Romance’in (hiiiiiç sevmem) vokalisti ve  söz yazarı. Görünen o ki Way sadece fabrikasyon bir MTV yıldızı değil gerçek manada bir sanatçıymış. Çünkü Şemsiye Akademisi’ne daha önce gördüklerimize benzemeyen bir dünya ev sahipliği yapıyor. Bu kurgu dünyada uzaylıların varlığı kabullenilmiş, zekası arttırılmış şempanzeler tıpkı insanlar gibi giyinip işlerine gidiyor, Eyfel Kulesi canlanıyor ziyaretçilere saldırıyor vs. vs. İronik olan ve bence bu çizgi romanı bu kadar farklı ve potansiyel sahibi kılan özelliklerden biri de bu zaten: Bunların hiçbirinin bir anlamı yok. Kitap adeta “burası böyle, artık böyle bir yerde geçecek olan maceraları sen düşün” diyor. Ancak bu dünya bütün absürdlüğüne ve karikatürümsü duruşuna rağmen -daha önce de dediğim gibi- esasen oldukça karanlık  ve hüzün dolu.

Kıyamet Senfonisi konusundan öte yazar ve çizerin bir araya gelerek oluşturdukları atmosferi ve karakterleriyle öne çıkan bir yapıt. Bir çizgi roman olmanın gücünü sonuna dek kullanıyor. Filmlerde ya da kitaplarda göremeyeceğiniz ancak çizgi romanlarda karşılaşabileceğiniz “tuhaf” ve “hüzünlü”  bir hayal gücünün oluşturduğu -ve daha önce hiç görmediğiniz- bir dünya bütün panellerde üstünüze hücum ediyor.

Kıyamet Senfonisi’nin  orjinalini okumamama rağmen çeviride herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Hatta cümnle yapılarından hareketle gayet başarılı bir iş çıkarıldığını bile söyleyebilirim.

Son olarak ise baskı kalitesine değinmek istiyorum. Abartmış olmak ya da diğer yayınevlerinin hakkını yemek istemem ancak Kıyamet Senfonisi şu ana kadar Türkiye’de standart ‘comic’ formatında basılmış teknik yönden en başarılı yayın. Bir Türk çizgi roman okuru olarak beni en rahatsız eden olay bu aslında: Tamam Amerika ile aynı baskı kalitesinde, aynı formatta gayet başarılı bir çeviri ile çizgi roman okuyoruz. Ancak o cildin dağılması ne demek? Orjinali ile aynı fiyata bu çizgi romanları satarken neden o cilt dağılıyor. Bu şu mu demek oluyor acaba: “Sen Türkiye’de elindeki çizgi romanı bu kalite ile okuyabildiğine şükret. İdare edeceksin!” Eğer orjinal ile aynı fiyattaysa böyle bir mantaliteyi kabul etmiyorum ve çoğu zaman kazıklanmış hissediyorum.

JBC Yayıncılık da aynı şekilde düşünüyor olmalı ki ciltleme ya da baskı kalitesi ile ilgili herhangi bir problem yok. Bu açıdan da on numara iş çıkarmışlar.

Sonuç olarak Kıyamet Senfonisi her yönden oldukça başarılı bir kitap. Herkesin hoşuna gitmeyebilir. Hatta bundan keyif almak için belli bir “çizgi roman doygunluğu” seviyesine ulaşmış olmanız bile gerekebilir.  Ancak o seviyeye ulaşmamışsanız bile bunu alın ve bir köşeye koyun. Çizgi romanları seviyorsanız bir gün mutlaka zevk alacaksınız.

Ters Lale Stormwatch

Bundan 3 ay önce DC Comics, DC Evreni içerisinde geçen bütün dergilerinin yayınını sayı 1’den tekrar başlattı.  Amaç ‘sözde’ DC evreni içerisindeki süreklilik hatalarını yok edip daha oturaklı bir kurgu dünya oluşturmaktı. Bu, gayet zekice düşünülmüş ticari bir hareket için bir kılıf olsa dahi yine de birçok okurun işine geldi diyebiliriz. Buna ben de dahilim.

Yeni 52 bünyesinde yayınlanan dergiler arasında diğerlerine oranla daha bir ‘heyecanla’ beklediğim dergiler vardı ve ben de doğal olarak bu dergilere öncelik verdim; İlk sırayı tabii ki Batman aldı. Batman ailesine ait bütün dergileri okumadım ancak aile reisinin başlığını taşıyan birçok çizgi romandan memnun kaldım. Bana göre Batman, Dark Knight ya da Detective Comics arasında dağlar kadar fark yok. Hepsi belli bir kaliteyi tuttumuş standart ve iyi çizgi romanlar.  Supo ailesinde Action Comics epey bir farkla aradan sıyrılıyor. JLA tam olması gerektiği gibi. JLA Dark değişik. Vertigo ve DC birbirlerine sarılmaya ve kaynaşmaya çalışıyorlar. Deathstroke’ta tatmin edici düzeyde bir aksiyon, hızlı ilerleyen bir senaryo var. Red Lantern bana oldukça potansiyel vaat edici gözüktü. Ancak sadece ‘gözüktü’ yoksa  her an ‘normal bir çizgi roman’a dönüşebilir. Diğerleri ise şöyle böyle derken Yeni 52 için “ehhhhh işte” diyecektim ki bir de şunu okudum:

Stormwatch 1993 yılında Jim Lee tarafından yaratılmış ve o zamanlar Image Comics’in Imprint’lerinden biri olan Wildstrom tarafından yayınlanmış. Daha sonra ise Wildstrom’un DC tarafından satın alınmasıyla beraber yine kendi kurgu dünyasında yayın hayatına devam etmiş bir seri. Ta ki Yeni 52’ye kadar. Yeni 52 ile beraber Stormwatch da DC sürekliliği içersine dahil edilmiş ve şu an 3. sayısında.

Bugüne kadar hiç Stormwatch okumadım ve DC’ nin sıfırlanması buna vesile oldu. O yüzden Stormwatch eskiden nasıldı neydi, ne yaparlardı, nasıl bir dergiydi, karakterler kimdi bilmiyorum ve pek de umursamıyorum.

Yeni 52’de ise Stormwatch hükümet destekli meta-human’lardan (ve birkaç da uzaylıdan) oluşan bir grubu konu alıyor. Hikayeye göre bu grup binlerce yıldır varlığını sürdüyor ve bu süreç boyunca dünyayı birçok tehdide karşı savunmuş. Grubun seviyesi öyle bir düzeyde  ki Justice League’i amatör olarak görüyor ve herşeye burunlarını sokup ortalığı karıştıran bir ayak takımını olarak tanımlıyor.

Hikaye direk olarak aksiyonun ortasında başlıyor. Ekip ikiye dağılmış vaziyette: Harry ay yüzeyindeki bir anomoliyi araştırırken, dünyaya yaklaşan bir tehdite karşı dünyalıları bir nevi mücadeleye sokarak daha da güçlendireceğini söyleyen “acayip bir varlıkla” karşılaşıyor. Görünen o ki bu varlık zaten yeterince güçlü ve okuyucu bu varlığın dünyalıları savaşa hazırladığı `o diğer varlık da neymiş?” dedirtiyor.

Diğer yanda ise ekibin diğer üyeleri Moskova’da, gücü Superman ile eşit düzeyde (hatta belki daha fazla) olan Apollo’yu ekibe dahil etmeye çalışıyorlar.

Hikaye bu şekilde başlıyor ve gayet randımanlı bir tempo ile devam ediyor. Bu noktada artık lafı fazla uzatmadan kişisel düşüncelerime geçmek istiyorum:

Bence Yeni 52 içerisinde  Stormwatch’ın  yanına yaklaşacak tek bir çizgi roman bile yok.

Herşeyden önce Stormwatch çok iyi yazılmış bir süper kahraman çizgi romanı. Hatta o kadar iyi ki şaşırdığımı bile söyleyebilirim. Sözde bu kadar ciddi tehditlere karşı savaşan bir grubun maceralarının konu edildiği bir derginin de ciddiyet düzeyinin yüksek olmasını beklersiniz. Ancak tam tersine SW’deki espiri düzeyi işi laubaliliğe ya da Spider-Man veyahut Deadpool gibi çocukcu bir seviyeye indirmeden korunmuş. Ekip içerisindeki diyaloglar derginin mizah yönünün gösterildiği taraf olsa bile bu; o ekip ruhu kaybedilmeden, hiyerarşik düzen korunarak betimlenmiş:Yani demek istedidiğim şu ki: gerçekten komik birşeyler okuyorsunuz ancak okuduğunuz şeyin bir yandan da olması gerektiği kadar bir ciddiyeti var. X-Men, Avengers gibi “sözde ekip”olup herkesin ayrı telden çaldığı, saçma sapan artistik esprilerin her paneli işgal ettiği çizgi romanlardan “öğhhhhkkk” geldiyese (mesela bana “öğğğğğğğğğğğğğğhhhhkkkk” geldi) SW sizin için biçilmiş kaftan olabilir. Ekip lideri ve muhtemelen en güçlü üyesi olan Adam One ile ekibin IT’si konumundaki Engineer arasında geçen diyalogların betimlendiği şu iki sayfa daha açıklayıcı olabilir sanırım:

SW iyi yazılmış çünkü macera her ne kadar aksiyon sahneleri, espriler ve dünyanın geleceğine yönelik ciddi boyutta bir tehdidin varlığı ile açılsa bile bu doluluk arasında dergi yine esprili bir anlatıma kaçan diyaloglar eşliğinde SW’nin kendisi ve ekip üyeleriyle de  tanışmamızı sağlıyor. Ve bunu okuyucuyu hikayeye yabancılaştırmadan veyahut yormadan yapıyor. (Karakterleri tanımıyorsanız bir de JLA Dark okumayı deneyin bakalım. O da 1. sayısında!) Bence bu kadar şeyin (aksiyon espri, geleceğe yönelik atılmış düğümler, tanışma) bir arada bu kadar rahat biçimde anlatılması gerçekten büyük başarı. Sanki dergi Garth Ennis’in “Hoşgeldin Frank!” ve Mark Waid’in “Irredeemable”‘ı arasında ancak kendine özgü bir yerde duruyor.

Nedense çizgi romanları değerlendirirken yazar ve çizer hep ayrı olarak eleştirilir. Halbuki bahsettiğimiz şey çizgi roman. Kaba tanımla hikayeleri resimler eşliğinde anlatan sanat dalı. Dolayısıyla aslında hikayeyi anlatan sadece yazar değildir. Çizer de en az yazarın kendisi kadar önemlidir. SW’da Cornell’ın yazdığı hikayeyi panellere aktaran isim ise Miguel Sepulveda. Bana kalırsa Spulvada ne yaptığını çok iyi biliyor ve Cornell ile gerçekten iyi bir elektrik yakalamışlar. Tıpkı Cornell’e uyumlu olarak Sepulvada’nın çizgileri de hikaye ile beraber dinamik biçimde değişiyor. Yukarıdaki Adam One sayfalarında gördüğünüz çizgi filme kaçan karelerin yanında bir de Apollo’nun dünyaya yaklaşmakta olan göktaşına kafa kafaya daldığı şu sahnlere bakın. Olaylardaki enerjiyi gerçekten güzel yansıtmıyor mu?

Stormwatch’da bir süper-kahraman çizgi romanında aradığım hemen herşeyi buldum: Rahat, yormadan ve merak uyandırarak ilerleyen bir senaryo, tuhaf güçlere sahip bir ton karakter, kaliteli ve yerinde bir espri düzeyi, bol enerji ve bol aksiyon. Ve bütün bunlar hem klasik bir biçimde işleniyor hem de bu klasik yol tercih edilmesine rağmen klişeye kaçmadan orjinal biçimde okura sunuluyor. Bütün bunların haricinde ise serinin bir “tavrı” var ve bu tavır sanırım en yukarıda resmini gördüğünüz 3. sayının kapağı ile gayet güzel biçimde anlatılmış: “Who Declared Earh Must Die?” ve bu sorıya Stormwatch’ın bariz cevabı: Süper kahraman tarzına uygun çizimlerle betimlenmiş ancak çizgi  filmsi bir hareket ile koskoca bir göktaşını savurmaya hazırlanan bir “Superman arketipi”. Stormwatch ilk 3 sayısında 22 sayfalık bir çizgi roman fasikülünden beklediğim hemen herşeyi verdi. Görünen o ki böyle de devam edecek.  Beş yıldızlı pekiyi.

Justice League Sayı Biiiiirr

Efendim bildiğiniz üzere Flashpoint sonrası DC evrenine komple bir reset atıldı ve bütün DC dergileri sayı 1’den tekrar yayınlanmaya başladı/başlayacak. Bu yeni süreklilik içerisinde ilk okuduğumuz dergi ise DC’nin ağır toplarından Justice League oldu.

Bu yeni JL dergisi ile ilgili olarak türkçe bloglar dahil olmak üzere birçok şey yazıldı çizildi. Mesela şu ve şu var. Ben de kendi nacizane incelememi yapıyım dedim.

Herşeyden önce bu komple reboot olaylarını çok sevmiyorum. Daha önce de bundan bahsetmiş ve buna karşılık bunun neden gerekli olduğuna da değinmiştim. DC’nin Flashpoint ile DC sürekliliğini sıfırlayacağı aylardır bilinen bir gerçekti. Dolayısıyla atalarımızın da dediği gibi “titilmiş tötün tavası olmaz.” Dolayısıyla “DC bizi bir kez daha kandırdı” gibi birşe yaklaşım yerine Justice League sayı 1’i yeni bir dergiymiş gibi okudum ve gayet de memnun kaldım.

Öyüküden kısaca bahsetmek gerekirse (okuduysanız bu paragrafı geçin): Gotham polisi Batman’i, Batman de robotumsu birşeyi kovalamaktadır. Birden ortaya Green Lantern çıkar. Robotumsu yaratığı iki kahraman Gotham kanalizasyonunun içlerine kadar kovalar. Robot “Darkseeiid” diye bağırıp kendini öldürür ancak geride bir tür cihaz bırakır. Kahramanlarımız da uzaydan geldiklerini tahmin ettikleri bu cihazın ne olduğunu anlamak için varlığını bildikleri tek uzaylı olan Superman’i bulmak için Metropolis’e gider ve Superman’i bulurlar. “To be Continued…” Okumaya devam et

Laubali Bir İnceleme: Flashpoint

Amerikan çizgi romanları ile az buçuk alakanız varsa DC’nin yeni 52’sini duymuşsunuz demektir. Nedir bu yeni 52 diyenler için kısaca ve laubalice bir Flashpoint incelemesi yapalım ve bu ağza sakız olan New 52’den bahsedelim.

Flashpoint DC Comics’in son event’inin adı. Geoff Johns tarafından yazılmış ve Andy Kubert tarafından çizilmiş 5 sayılık bir mini-seri. Birçok tie-in’i olmasına rağmen tek başına okunduğu zaman da gayet anlaşılabilir bir öykü.

Kısaca özetlemek gerekirse: Wolverine aka  Logan bir gün bir Shield Helli-Carrier’ının tepesinde kendine gelir….ooopps yanlış oldu. Baştan alalım: Barry Allen AKA Flash bir gün ofisindeki masasının başında kendine gelir. Birkaç dakika içerisinde artık güçlerininin  olmadığını fark eder. Bunu takriben uyanmadan önce geride bıraktığı dünya ile gözlerini açtığı dünyanın birbirinden çok farklı olduklarını anlaması da uzun sürmez. Herşeyden önce ölmüş olması gereken annesi hayattadır. Değişikler bu kadar da değildir. JLA’nın üyesi ve dünya halkının kahramanları olması gereken Diana AKA Wonder Woman ve Arthur AKA Aquaman kendi orduları ile dünyayı işgale başlamışlar, aynı zamanda kendi aralarında da savaşmaktadırlar. Ve o ana kadar kimse Superman diye birinin varlığını  duymamıştır. Okumaya devam et

Batman: The Golden Dawn

Golden Dawn, Bruce Wayne’in DC sürekliliğine geri katılması ile başlatılan Batman: The Dark Knight isimli derginin ilk 5 sayısında süregelen bir macera. Öncelikle bu maceranın birkaç ilgi çekici yönü var (Hiç yoktan benim için): Bunlardan ilki David Finch tarafından çizilmesi ve daha da önemlisi yazılması. Finch amerikan çizgi roman endüstrisi içerisinde beğendiğim, kendine özgü bir tarzı olduğunu düşündüğüm çizerlerden biridir.  Tarzı bir yana yıllardır kendini geliştiren ve yeni teknikler, yeni biçimler denemeye korkmayan bir çizer. Dolayısıyla bundan aylar önce Bruce Wayne’in dönüşü ile beraber Fİnch’in çizeceği bir Batman dergisi çıkacağı haberini görünce ağzımın suyu akmıştı açıkcası .

Görsel olarak The Dark Knight beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çizer olarak başını Finch’in çektiği, çinilemenin Scott Williams’a, renklendirmenin ise Alex Williams’a emanet edildiği kadro  beklentilerimi tamamen karşıladı. Bu açıdan The Dark Knight benim için gayet tatmin edici bir çizgi roman oldu. Görsel olarak beni tek rahatsız eden nokta (ki bu da aslında The Dark Knight’ı ilgi çekici kılan bazı özelliklerden biriydi) Batman’in kostümündeki değişiklik oldu. Bu dergide Batman’i (sanırım Finch’in tasarımı olan) tamamen yeni bir kostümle görmekteyiz. Herşeyden önce don gitmiş (Genel olarak DC evreninde donlar gitmiş/gidecek zaten). İkinci olarak ise daha bir komandovari bir hal almış sevgili Bats’in kostümü. Açıkcası gözüm buna pek alışamadı (Ben en çok şu an Dick grayson tarafından giyilen klasik gri/siyah yarasa armalı kostümü severim.)  Kostümü kötü bulmadım ancak gözüme de biraz yabancı geldi açıkcası.

Yazarın ve çizerin aynı olduğu (David Finch) çizgi romanlara hep temkinli yaklaşırım ki The Dark Knight’ta da aynı temkini korudum.  Golden Dawn macerası Bruce Wayne’in ebeveynleri öldürülmeden önce tanıştığı Dawn isimdeki bir kadının kaçırılması haberi ile başlıyor ve bittabii Bruce Wayne uzaktan da olsa duygusal bağı olan bu kadını kurtarmak için Gotham sokaklarını arşınlamaya başlıyor. Hikaye klasik bir Batman hikayesi gibi Gotham sokaklarında başlasa ve yine bazı klasik Batman villain’leri olan Killer Croc ve Penguin’i barındırsa dahi içine Etrigan ve demonların (ve hatta Blaze‘in) dahil olduğu gittikçe çetrefilli bir hal alıyor.

Kişisel olarak “Batman” başlığına sahip dergilerde supernaturel olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat yine de eninde sonunda maceranın kendisi önemli ve iyi bir macera olduktan sonra supernaturel olmuş olmamış çok da muhim değil. Fakat hikaye anlatımında/geçişlerde sanki bir acelecilik söz konusu gibi. Bazen bir sayfadan bir diğerine geçerken “hoppaaaa nasıl buraya geldik?” dediğim oldu.

Bir stroy arc’a dönüşmesi muhtemel bu maceranın ilk ayağı The Dark Knight’ın ilk 5 sayısı içerisinde sonlanıyor. “Golden Dawn” bitse dahi, hikaye içerinde ileriye dönük birçok düğüm atılıyor ve açıkcası bunlar bence oldukça umut vaat edeci. Tek bir karede gözükse bile bir Joker olayı var ki oldukça düşündürücü. Bunun haricinde Gordon’a karşı kurulan bir kumpas da mevcut. Bu düğümler sonuçlanacak mı o da ayrı bir merak mevzusu aslına bakarsanız çünkü önümüzdeki aylarda DC evreni komple bir formata gidecek gibi duruyor.

Sonuç olarak The Dark Knight görsel sanat açısından zaten çok iyi bir dergi. Hikayenin şu ana kadar sonlanan kısmı için çok iyi diyemeyeceğim. Orjinal pek bir tarafı yok ancak vasatın altına da düşmüyor. Ama yine de The Dark Knight, herşeyden önce çizimleri, biraz klişe ve monoton başlayan ama umut vaadeden konusuyla takip edilmeye değer bir dergi olacak gibi duruyor.

Kara Kule: İhanet

İhanet, Stephen King’in ünlü serisi Kara Kule’den uyarlanan, senaryosu Peter David tarafından yazılıp, ilüstrasyonları ise Jae Lee ve Richard Isanove tarafından oluşturulan Kara Kule çizgi romanlarının 3. cildidir. Daha önce 1. ciltten kısaca bahsetmiştim. 2. cildi okumama rağmen ise pek değinmedim. Bunun nedeni ise hikayenin  gerektiğinden yavaş ilerliyor oluşuydu.

İlk ciltte Roland’ın anavatını  Gİllead’ın kralı ve Roland’ın babası Steven Deschain’in, Roland ve onun Ka-tet‘ine verilen bir görevle Hambry adındaki kasabaya  gidişini konu alıyordu. Görevleri ise ‘Herşeyi gören göz’ isimli bir ‘artifact’ı ele geçirmekti. Ka-tet burada ‘İyi Adam’ Farson’un adamları ile karşılaşıyor ve canını zor kurtarıyor ancak Roland’ın aşık olduğu Susan’ın öldürülmesini engelleyemiyordu. İkinci cilt ise Hambry’den Gillead’a dönüş yolculuğunu, Roland’ın bu artifact ile temasını ve göz sayesinde ‘Son Dünya’ denilen yere gidişini ve Farson’un patronu diyebileceğimiz Örümcek Kral ile karşılaşmasını konu alıyordu.

İhanet’te ise Roland ve arkadaşları görevlerini başarılı bir şekilde yerine getirmiş ve Gillead’a dönmüşlerdir. Çok fazla ipucu vermek istemiyorum ancak ilk iki ciltte oldukça yavaş ilerleyen hikaye üçüncü cilt olan İhanet’te artık yavaş yavaş rayına oturmaya ve belli bir ivme kazanmaya başlıyor. Kitap Gillead içerisinde dönen entrikaları ve birden fazla ihaneti konu alıyor. 4 cildi henüz okumamış olamama rağmen, 3. ciltte oluşagelen olaylar sonucunda kanın gövdeyi götüreceğini tahmin ediyorum. Okumaya devam et

Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

Batman: Under The Red Hood

Red Hood DVD cover

DC Comics, Warner Bros. aracılığı ile yılda en az 2 adet animasyon çıkarıyor ve bu animasyonlar çoğunlukla çizgi romanlarda okuduğumuz ve zamanında ses getirmiş ünlü hikayelerin çizgi film uyarlamaları oluyor.  DC’nin bütün animasyonlarını izlemedim ancak kaydadeğer bir kısmını görmüşlüğüm var. Kişisel olarak bu filmleri çok ciddiye almıyorum çünkü genellikle yaşça daha küçük ve geniş bir kitleye hitap ediyorlar. Dolayısıyla bu animasyonlar, zaten okumuş olduğum bazı hikayelerin çizgi film için kırpılmış, kesilmiş ve basitleştirilmiş versiyonları oluyorlar.

Fakat Under The Red Hood beni şaşırttı. Uzun süredir birçok çizgi roman haber kaynağını ve blog’unu işgal eden bu yapım sanırım geçtiğimiz hafta içi yayınlandı, ben de bugün izleme fırsatı buldum. Batman: Under The Red Hood’un ilk gözüme çarpan özelliği; DC’nin önceki animasyonlarına nazaran görsel açıdan daha ilerde oluşu. Animasyon teknikleri hakkında ciddi manada bir bilgi sahibi değilim. Sadece CGI, stop-motion, anime…vb. şeklinde ayırt edebiliyorum sanırım. Fakat Under The Red Hood’da da, geçtiğimiz senelerde DC kahramanlarını konu alan çizgi filmlerdeki aynı animasyon tekniğini kullanılıyor. Fakat çizimler ve animasyonunun kendisinin bir üst seviyeyeye taşındığı henüz filmin açılış sahnesinde bile kendini gösteriyor. Daha önceki yapımlarda çoğunlukla karakterler basit ve neredeyse karikatürize bir biçimde betimleniyordu. Under The Red Hood’da da basitlik korunmasına rağmen karakter çizimleri  çok daha ciddi gözüküyor. Bundan bir önceki film olan Superman/Batman: Public Enemies’de bütün karakterler -kostümleri hariç- hemen hemen birbirinin kopyasıyken, Under The Red Hood’da vücut hatlarına kadar ayırt edici özellikler eklenmiş.

Fakat Under The Red Hood’un esas ilgimi çeken yanı senaryonun kendisi ve anlatımı oldu. Senaryo, (yanılıyorsam düzeltin) Batman’in ana serisinde 630-640. sayıları civarlarına denk gelen, Batman’in Dick Grayson’dan sonra 2. sidekick’i olan ve Joker’in elinde feci biçimde can veren Jason Todd’un ölümden dönüşünü konu alan hikayeden esinlenilerek yazılmış (Esinlenilmiş diyorum çünkü çizgi romandaki hikaye gidişatı ile irili ufaklı birçok fark var). Yukarıda bahsettiğim, daha önceki DC prodüksiyonlarına göre daha gelişmiş ve “olgun” gözüken animasyon kalitesinde, senaryonun kendisi önemli bir rol oynamış olmalı. Çünkü öykü (her ne kadar çoğunlukla ve doğal olarak aksiyon sahneleri ile anlatılmış olsa dahi) benzer yapımlara nazaran dramanın daha ön plana çıktığı bir konuya sahip.

Hikayedeki ve anlatımdaki olgunluk filmin geneline hatta akisyon sahnelerine bile yansımış. Anlatım olarak hala “teenage” yaş grubuna yönelik olsa bile, özellikle aksiyon sahnelerindeki kareografi için ciddi manada bir uğraş verilmiş. Özellikle dövüş sahneleri oldukça hızlı ve doyurucu. Daha önceki hiçbir DC animasyonunda görmediğim  ve dozunda ayarlanmış şiddet de cabası. İlk defa  bir DC animasyonunda patlayan bir kafa ve akabinde duvara saçılan kanlar gördüm.

Under The Red Hood’un aynı zamanda  oldukça zengin bir karakter yelpazesi var; Ra’s al Ghul, Black Mask, Joker ve tabii ki Red Hood, Batman ile beraber başrolü paylaşan kahramanlar. Bunun yanında Jim Gordon, Alfred, Nightwing de hikayeye çok katkıları olmasa bile, filmde gözüken karakterler. Hatta öyle ki Nightwing’in sadece konuyu ve atmosferi biraz olsun karamsarlıktan uzaklaştırmak için konduğunu bile söyleyebilirim.

Batman: Under The Red Hood tek başına ele alındığı zaman çok başarılı bir film değil. Uzun metrajlı bir animasyondan öte  video için yapılmış bir çizgi film olduğunu belli ediyor. Ancak DC’nin şimdiye kadar yapmış olduğu animasyonlarla karşılaştırılınca (hiç yoktan benim izlediklerimle) daha olgun ve “iyi” bir yerde durduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

DC’nin bundan sonraki filmi ise, yanılmıyorsam Ekim ayında çıkacak: Supergirl’u merkez alan ve Superman/Batman dergisinin ikinci story arc’ından “esinlenilerek” yapılacak/yapılmış olan Superman/Batman: Apocalypse. Trailer’dan gördüğüm kadarı ile prodüksiyon kalitesi Under The Red Hood ile benzer düzeyde ve hatta belki de daha iyi. Umarım DC, animasyon filmlerinde izlediği bu yeni ve daha olgun tekniği ve konu anlatımını devam ettirir.

3 adet fan filmi

Artık hemen her hafta ilgi çekici bir fan filmi çıkmaya başladı.Açık konuşmak gerekirse, bu fan filmlerinden birçoğu oldukça ucuz ve kötü olsa bile “fan film” konsepti ve bu konsept içerisinde üretilen filmler beni oldukça eğlendiriyor. Çünkü ne kadar kötü olsalar bile birçok fan filminin süresi birkaç dakikayı geçmediği için isteseler bile sıkıcı olamıyorlar. Eğer film güzelse de gayet doyurucu ve eğlendirici birkaç dakikalık bir film/trailer izlemiş oluyorum ki, o zaman da tadı damağımda kalıyor.

Çok yeni olmasalar bile bu hafta 3 tane fan filmi izledim:

1. The Incredible Hulk Meets The Ever Lovin’ Blue Eyed Thing
3 film içerisinde en eğlenceli olanı buydu. 1980 yılında çekilip, 82 yılında tamamlanmış bir film. Yani oldukça eski aslında. Filmin çıkış noktası ise aşağıdaki fotoğrafta da görmüş olduğunuz Benjamin Grimm aka The Thing kostümü. Gerry Giovinco 1971 yılından beri Creation Conventions’lara katılmaktadır. Gerry 1979 yılında  The Thing kostümü ile konvensiyonlarda boy gösterir ve bu kostüm diğer katılımcılar tarafından çok beğenilir.  Kostüm vesilesi ile o sıralar convestion’larda çalışan ve daha sonra birçok büyük çizgi roman firmasında editörlük yapacak olan Bob Shreck ile tanışır ve ikili Gerry’nin kostümünden yola çıkarak kendi prodüksiyonlar olacak ve tamamen eğlence amaçlı kısa bir film çekmeye karar verirler.
hulkmeetsthingmain
The Incredible Hulk Meets The Ever’ Lovin Blue Eyed Thing aslında “absürd” sayılabilecek bir film. Birçok çizgi roman kahramanın yanında filmin yapımcıları sevdikleri birkaç popüler karakteri de (Darth Vader gibi) filme dahil etmişler. Film bir barda geçiyor ve konusu “yok” denecek kadar saçma. Oldukça komik bir film. Özellikle Hulk’un bira içişi (bu, tarık isminde bir arkadaşımı hatırlattı ) ve Darth Vader’ın müzik seçimi beni çok güldürdü.
Tamamen eğlence amaçlı yapılmış bir yapım. İzlemenizi tavsiye ederim.

2. Mortal Kombat: Rebirth
3 film arasından en beğendiğim bu oldu. Mortal Kombat şimdiye kadar birden çok kez filme alınmış bir oyun. Oyunun doğru dürüst bir konusu olmadığı için tamamen beyaz perde düşmanı gibi dursa bile, bence, oyundan uyarlama filmler arasında MK ve devamı olan MK Anhilation en eğlenceli yapımlar arasında. Ancak daha da ilginç olanı MK Rebirth’ın, önceki uyarlamalardan çok daha fazlasını vaatediyormuş gibi gözükmesi. Rebirth bir fan filmi olsa bile ticari amaçlı olarak ve kendi pazarını yaratmak için çekildiği ortada. Ortaya çıkan sonuç da oldukça başarılı.
MK mitolojisi şu an ne durumda bilmiyorum. MK oyunları ile ilişkim MK Trilogy ile sona ermişti. Dolayısıyla oyun, konu olarak nerdedir bilmiyorum.Anlaşılan Rebirth de bunu pek umursamamış ve eski MK filmlerine göre, aynı karakterleri kullanarak daha az miitolojik ve daha “urban”  ve yepyeni bir ortam yaratmış. Pek fazla karakter gözükmüyor aslında ama görünenler de (Coni Cage,  Baraka, Sonya Blade, Jax, Reptile ve Scorpion) oyundaki orjinal versiyonlarına çok sadık olmasalar bile oldukça etkileyici gözüküyorlar.
reptile
Karakterler bir yana film içerisinde Baraka ve Cage arasında geçen dövüş sahnesi ise  çok başarılı. Çok enerjik ve kareografisi (doğru kelime bu mu?) ile birçok Hollywood yapımına  taş çıkartacak kalitede.
Rebirth’in yapımcısının bence MK için umut vaateden bir vizyonu var. Umarım Rebirth sayesinde bir sponsor ya da yapımcı ile anlaşır da biz de şöyle sağlam bir Scorpion – Sub-Zero maçı izleriz.
İzleyiniz arkadaşlar.

3. Street Fighter: Legacy
Saçma olacak belki ama Street Fighter kısmen benim uzmanlık alanım sayılabilir. Sadece 3 karakterin bütün hareketlerini bilirim ve sadece de onlarla oynarım. Ancak konu (varsa tabii), karakterler, olayları nedir falan hepsini bilirim (aha bu da kanıtım). Sanırım bütün tv ve sinema uyarlamalarını da izledim. Empire dergisi her ne kadar Jean Claude Van Damme’in oynadığı Street Fighter’ı “en iyi oyundan uyarlama filmler” kategorisine dahil etmiş olsa bile izleyip izleyebileceğiniz en kötü filmlerden biridir ve SF ile karakterlerin isim benzerlikleri ve kısmen görünüşleri dışında hemen hemen hiçbir benzerlik yoktur. Street Fİghter: Legend of Chun-Li’den bahsetmiyorum bile.
Ancak filmler bir yana Street Fighter’ın animeleri konu açısından her ne kadar saçma, eksik ve tutarsız olsalar dahi görsel olarak ve oyunun ruhuna sadık kaldıkları için oldukça başarılı buluyorum. Manga firması tarafından yapılmış bu animeleri, eğer aksiyonu bol animeleri ya da street fighter seviyorsanız şiddetle izlemenizi öneririm.
SF: Legacy, MK: Rebirth kadar başarılı bir film değil ancak daha önceki SF  filmlerden öte animelere benzerlik gösteriyor ve bu yüzden oldukça beğendim. Filmde sadece 3 karakter gözüküyor: Ryu, Ken ve Akuma. Yani benim tek oynamasını bildiğim karakterler. Akuma’nın gözüktüğü anlar belki 1,2 saniyeden uzun değildir. Filmin konusu basit: Ryu vs. Ken: Round 1 Fight! Zaten bir SF uyarlamasına daha fazlası konulmaya çalışınca (mesela konu gibi) saçmalamaya başlıyor.
Street-Fighter-Legacy-short-film-movie-image-2-600x445
Kıyafetleri ve renkleri (artık filtre mi denir? bilmiyorum) güzel seçmişler. Oyunun demolarını andırıyor. Hadouken (Aduken)  ve Shryuken (or yu ken) gibi klasik hareketler görüyoruz. Ancak bunun yanında oyundaki bilindik komboları da uyarlamaya çalışmışlar.
Karakterleri canlandıran oyuncular ise nerdeyse komik kaçmış. Belli ki yapımcılar oyuna sadık kalmaya çalışmışlar. Fakat Ken’in kara kaşlarından da anladığımız üzere bu “sadık kalma” olayını biraz aşırıya kaçırmışlar. Dolayısıyla karakterler “karizmatik”  gözükmek bir yana, oldukça “karikatürüze” gözüküyorlar. Ryu’nun şöyle sert ifadeli bir baby face olması (o nasıl olacaksa) ve yapılı ve atletik bir vücuda sahip olması gerekiyor. Burdaki adamcağız ise memur gibi birşey.  Dövüş içinse ancak “eh işte” diyebilirim. MK Rebirth ile karşılaştırılınca oldukça sönük kalıyor. Efektler de çok başarılı değil. Özellikle Aduken’i izlerken filmin bütçesi kendini belli etmeye başlıyor. Müzikler ise ayrı bir kabus. SF oyunlarında yıllardır bıkmadan kullandıkları o tiz sesli elektro gitar solosunu allahın emriymiş gibi yine koymuşlar.
Filmin elemanları ele alınıp tek tek incelendiğinde birçok kusur var gördüğünüz gibi. Ancak genel olarak başarılı ve eğlenceli bir film ve (belki de biraz fazla) sadık bir yaklaşım. Oyunu seviyorsanız izleyin. Zaten 3 dakika.