Çizgi Romanları Eleştirmek

Internet’in gülnük yaşamın bir parçası ve hatta gerekliliği haline gelmesi ile beraber her toplumsal olguda olduğu gibi sanata da yavaş yavaş bir kaos hakim olmaya başladı. Internet’în en büyük nimetlerinden biri olarak kabul edebileceğimiz “kendini ifade etme özgürlüğü” ‘iyi’ birşey olsa dahi, konu üretim ve özellikle sanat üretimine geldiği zaman yanında birkaç soru işaretini de beraber getiriyor.

Kendinizi sergi açmaya çalışan bir fotoğraf sanatçısı olarak farz edip bundan 20 sene öncesine ışınlanalın. 20 sene önce bırakın sergi açmayı, galeri sahipleriyle bir görüşme ayarlayıp çalışmalarımızı gösterebilmek bile başlı başına günlerce devam edebilen bir süreçti. Önce alakadar kişiyle kontakt kurmanız sonra yüzyüze görüşmeniz (ki elektronik posta aracılığı ile yazışmaktan tabiiki de daha zor ve riskli olan bir süreçtir), bir şekilde adamı/kadını tavlamanız ve size geri dönüş yapmasını beklemeniz gerekmekteydi.  Günümüzde ise tek yapmanız gereken herhangi alakadar bir servis sağlayıcına çalışmalarınızı upload etmek ve ilgili kişiye bir elektronik posta atmak.  Her ne kadar o ‘sergiyi’ açmak bir fotoğraf sanatçısı için başarı olsa dahi günümüzde pek çok fotoğraf “sanatçısının” bunu çok da gözünde büyüttüğünü zannetmiyorum. Çalışmalarınızı sergilemek için tek yapmanız gereken “upload” etmek.

Herşeyin ideal olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Eğer ideal bir dünyada olsaydık her  galeri sahibi uğraştığı işten anlayan, eğitimli, sanat gözüne sahip insanlar olurdu. Ancak eminim ki reel hayatta birçok galeri sahibi ve işletmecisi uğraştıkları işe “para” gözüyle bakan ve sanattan zerre kadar anlamayan görmemiş insanlardan oluşuyor (lafım meclisten dışarı). Hal böyleyken gerçekten sanatını icra etmekte iyi olan bir sanatçı da bu “hanzo” galleri sahipleri yüzünden asla hak ettiği noktaya gelemeyebiliyor. Ancak günümüzde bu sanatçının -yukarıda da dediğim gibi- bir başka seçeneği daha var: O  da çalışmalarını upload etmek ve  internet yolu ile insanlara sergilemeye çalışmak.

Fakat bir de madaolyonun öteki yüzü var ki bu, diğer yüzden çok daha kalabalık. Bunu oluşturanlar ise internet ulaşımına sahip olan diğer fotoğrafçılar. Ancak arada ince bir fark var: Bu diğer fotoğrafçılar madalyonun diğer yüzündekiler kadar iyi değiller ve hatta birçoğu vasat ve vasatın altında. Çalışmaları özgün (hatta çoğu zaman özgün bile değil) ancak sanatsal bir değer taşımıyorlar. Fakat “iyi fotoğrafçılarla” aynı imkanlara sahipler. Tıpkı onlar da iyi meslektaşları gibi çektikleri resimleri arada bir “galeri sahibi” engeli olmadan  internete upload edebiliyor ve kendi tanıtımlarını yapabiliyorlar.

Şimdi kendinizi bir sanatçı değil de izleyici olarak farz edin. 20 sene öncesine gidersek eğer bu zevkimizi tatmin edebileceğimiz yer fotoğraf galerileri iken şu an internet üzerinden de gayet hobimizle ilgilenebiliyor, fotoğraf dünyasında ne olup ne bitiyor takip edebiliyorsunuz. Ancak aradaki o “galeri” engeli kalktığı ve sanat üreticilerinin hepsinin -iyi ya da kötü, kalite fark etmeksiniz- çalışmalarını kolayca sergileyebilmesi ve de kötü üreticinin iyi olanlardan kat be kat fazla olması dolayısıyla karşılaştığımız şey aslında çoğu kötü çalışmalardan oluşan bir sanat kirliliği oluyor.
Sanatçılar için geçerli olan bu durum eleştirmenler için de geçerli. Eleştirmen sanatçının kendisi kadar mühimdir. Eleştirmenin görevi eleştirdiği konu ile ilgili olarak toplumsal bir yönlendirme yapmaktır. Üretilmiş bir eserin neden iyi ya da neden kötü olduğunu söyleyebilmeli, nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair çıkarımlar yapabilmeli ve bütün bunları yaparken kendi kişisel estetik duygusu doğrultusunda toplumu yönlendirebilmelidir. Estetik duygusu ile ilgili en büyük problem  adında gizlidir. İçinde “duygu” kelimesi geçtiği için birçok insan bunun “doğuştan gelen bir yetenek” veyahut “Allah’ın hikmeti” olduğunu düşünür. Aksine estetik anlayışı eğitim ve tecrübeyle yerine oturur. Dolayısıyla zaman, tecrübe ve çalışma ister.

Çizgi roman eleştirmenliği ile ilgili iki problem gözüme çarpmakta:

  •  Yukarıda uzun uzun yazdığım ve  eleştirmen cephesinde de kendini gösteren “sanat kirliliği” vakası. Bir arkadaşımın da dediği gibi bugünlerde internet bir çoğumuz için “byte’ına para mı veriyoruz sanki ya!” şeklinde olduğu için her önüne gelen bir blog açıp aklındaki fikirleri/düşünceleri “eleştiri” ya da “inceleme” başlığı altında yazabiliyor. Dolayısıyla  vasıflı bir eleştiri ile bir çocuğun düşünceleri,  “hangi çizgi romanı satın alsam?” diye düşünen bir birey için aynı aynı “ulaşılabilirlik” statüsünde olabiliyor.
  • İkinci olarak ise eleştirmenlik yukarıda da belirtiğim gibi hem bilgi hem de tecrübe sahibi olmayı gerektirmekte. Fakat iş bir sanat olarak çizgi romana geldiği zaman küçük ama önemli bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Çizgi romanları seviyorsanız bilirsiniz: Bu sanat dalı ülkemizde asla bir “sanat dalı” olarak görülmedi ve uzun süre de görülmeyecek (Hoş ülkemizde hangi olgu zaten  hakkettiği yerde ki çizgi roman olsun?). Ancak çizgi romanlar söz konusu olduğunda bu biraz daha evrensel bir boyuta taşınıyor.  Çizgi romanlar her ne kadar bir sanat dalı olsa dahi, tüketici kitlesi nispeten daha genç yaştaki toplum bireylerinden oluşmaktadır (hiç yoktan ana-akım çizgi romanları için). Bireyin yaşı ilerledikçe çizgi roman biraz da toplumun klasik “O ne lan, kaç yaşına geldin hala örümcek adam okuyorsun!” gibi baskıları sonucunda bu ilgisinden gittikçe soğur. Tabii bunda ana-akım çizgi romanlarının kendilerini tekrar edişi de büyük bir etken olmasına rağmen kimse bireyin kafasına silah dayayıp “O örümcek adam okunacak” dememektedir. Ana-akım yayınlara göre çok daha olgun çizgi romanlar da mevcuttur. Dolayısıyla gerçekten bu sanat dalını seven birey bu aptalca toplumsal baskı yüzünden bu hobisinden vazgeçmek zorunda değildir. Fakat yine de toplum toplumdur ve bu baskı birçok bireyi  olgunluk yaşlarına geldiği zaman zorlar. Dolayısıyla bir eleştirmenin sahip olması gereken bilgi ve tecrübenin yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı, estetik duygusunun gelişip, heyecanın bir yana konup, göz iyi bir eser ile kötüyü ayırt edebilmeye başladığı  vakitlerde birey “çizgi roman hobisini” bırakır.
    Bu bir eleştiri boşluğu oluşturur ve bu boşluk da eleştirmen vasıflarına henüz sahip olamamış bireyler tarafından doldurulur. Sonuç olarak tüketiciyi yönlendiren aslında tecrübeli ve estetik duygusu gelişmiş bir okuyucu değil tıpkı kendi gibi bir bireydir. Dolayısıyla bu tecrübesiz “eleştirmen”ler bilinçli/bilinçsiz olarak tüketicinin tüketim alışkanlıklarını kısmen de olsa belirler ve dolayısıyla çizgi roman endüstrisinin de bir kısmını şekillendirmiş olurlar.

Peki çizgi romanlar nasıl eleştirilmelidir? Bunun cevabını verebilecek kadar tecrübeli değilim ancak yine de birkaç “kişisel” fikrim var. Yazının ikinci kısmında bunlardan bahsedeceğim.

Marvel ve İtin Arka Tarafı

Son zamanlarda çizgi romanlarla ilgili yabancı blogları pek takip etmiyorum. Bunun birkaç nedeni var; İlki kişisel iş yoğunluğum. İkinci ve daha önemli olanı ise çizgi romanların kendilerini takip etmemem (daha mı önemli?:S). Bildiğiniz üzere yaklaşık üç ay önce DC bütün dergilerini “sıfırladı”. İyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyorum çünkü birkaçı dışında hiçbir derginin yeni sayısı beni heyecanlandırmıyor ve takip hissi yaratmıyor. Tabiiki bu yeni DC dergilerinin kötü olduğu manasına gelmiyor. Haşa birçoğu çok iyi. Ancak benim ilgi alaka duyabilmem için “kahramanlarla” tanışma faslının bitip biraz daha DC mitinin yerine oturması gerekecek sanırım. DC böyleyken böyle. Peki Marvel’a ne demeli?

Son zamanlarda gerek bloglarda gerekse de twitter’da yaptığım birkaç sözüne güvenilir arkadaşla girişilen muhabbetlerde hep aynı konu açılıyor: Marvel bok gibi! Ve buna neredeyse sonuna dek katılıyorum. Peki neden Marvel “bok” gibi. Benim açımdan bunun birkaç nedeni var:

Marvel’ın bu kötüye gidişi bir süpriz değildi. Bundan birkaç sene önce özellikle Dark Reign ile görülebilir işaretlerini vermeye başlamıştı. Herşeyden önce sorunların en büyüğü Marvel’ın dergilerini pazarlama stratejisi. Bu strateji içerisinde Marvel’ı deneyimli okurlar için sıkıcı bir yayınevine dönüştüren birkaç öğe var. Bunlara bir göz atalım:

  • Teaser: “Teaser” ya da “sneak peak” kavramı bana göre günümüz çizgi roman anlayışını yerle bir eden ve okuyucunun bütün keyfini kaçırarak heyecan duygusunu yok eden en önemli etken. 1960’ların sonlarına kadar çizgi romanlardaki olaylar tek sayı içerisinde başlar, gelişir ve biterdi. 60’ların sonunda Uncanny X-Men ile beraber “To be continued..” kavramı da çizgi romanlara girmiş oldu ve dönem için bu büyük bir mihenk taşıydı. Bundan böyle  hemen hemen hiçbir macera tek sayıda son bulmadı. Tek sayılık maceralarının sonunun gelmesi çizgi romanların da dramatik yönden önünü açtı. Artık karakterlerin de, olayların da gelişimlerini sürdürebilmeleri için 32 sayfadan çok daha fazla “zamanları” vardı. Ve bu günümüze kadar böyle devam etti ve hala da etmekte.
    Peki gerçek manada bu “to be continued..” o çok severek takip ettiğimiz kahramanların yaşamlarında ne kadar etkili oldu? Aslına bakarsanız hemen hiç. Çizgi roman işinde yeni değilseniz ya da elinize alıp eski çizgi romanları biraz karıştırmışsanız tabloyu da gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Derginin kapağında örümcek adam bir düşmanla savaşmaktadır ve zor durumda kalmıştır. Çizgi roman’ın altbaşlığı da “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtopot’u durdurabilecek midir?”. Sorunun cevabı için çizgi romanı okumaya gerek yoktur. Elebette ki Dr. Ahtapot’un hain planları Örümcek tarafından durdurulacak, son sayfada da Peter ve May Hala’sı afiyetle güle oynaya akşam yemeklerini yiyeceklerdir.
    Diğer yandan “To be continued..” ile beraber kapak alt başlığı artık derginin sonunda yer almaya başlamış ve “Acaba Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durdurabilecek mi?… Cevap gelecek sayıda” olarak değişmiştir.
    Eğri otturalım doğru konuşalım. “Superman’s Death” e kadar kimse biricik kahramanının  başına birşey geleceğinden şüphe etmiyordu. Dolayısıyla her ne kadar “to be continued..” kavramı okuyucuyu heyecanlandırsa bile sonuç hep aynıydı. Ancak yine de sanırım çizgi romanın benim için açıklanamayan çekiciliği de hep burada olmuştu: “Lan acaba hakkaten Örümcek Adam Dr. Ahtapot’u durduramazsa?…”
    Evet eski bir çizgi roman okuyucusuyum ve evet örümceğin çoğu  zaman Dr. Ahatapot’u yeneceğini ve dünyayı bir kez daha kurtaracağını adım gibi biliyorum ancak işte yine de “to be continued..” daki bilinmezlik belli belirsiz beni ve her okuru etkilemiştir diye düşünüyorum.
    Marvel’ın son yıllardaki teaser’ları ise bu küçük heyecan duygusunu okurdan çaldı. 6 sayı sürecek bir maceranın reklamları, söyleşileri, karakalem çalışmaları, konusu hakkında ipuçları gümbür gümbür bütün internet alemini dolduruyor. Sonunda macera çıkıyor.Okumaya başlıyorsunuz. 1. sayı 1. sayıdır. Gerçekten çok kötü değilse eğer bir okuyucu olarak bu sizi çok etkilemez. 2. sayı çıkar onu okursunuz, işler heyecanlanmaya başlar “lan” dersiniz “Bu macera hakkaten reklamı yapıldığı kadar var sanırım.” Acayip bir finalle 2. sayı noktalanır. 3. sayıyı çocukca bir heyecanla beklemeye başlarsınız. Derken nette dolaşırken o an okumakta olduğunuz maceradan bir sonraki maceranın reklamları ile karşılaşmaya başlarsınız. “O da ne? Eeeee..bir bok değişmemiş. Aynı tas aynı hamam” Velhasıl bunu zaten biliyorduk. Evet yüksek ihtimalle Örümcek Adam yine Doktor Ahtapot’u yenecekti ancak ey Marvel… O aptal teaser’larınla hem benim “to be continued” keyfiminin içine ettin, hem aşağı yukarı o an okumakta olduğum maceranın sonunu söyledin ve ayrıca beni aptal yerine koydun. O saatten sonra neden okuyum ki ben bu macerayı. Yakın zamanlardan bir örnek vermek gerekirse: X-Men’in kendi içerisindeki ayrılığını anlatan Schizm event’i sürerken bir sonraki X-Men dergilerinin reklamları henüz Schizm 3. sayısına ulaşmadan yapılmaya başlanmıştı. Tamam Schizm’de neler olacağını zaten biliyorduk (ki bu da Schizm’in “teaser” ve raklamları sayesinde olmuştu) ancak artık Schizm’in sonucunda da ne olacağını biliyorduk.. Basit bir zevkim vardı Marvel. Onu da elimden aldın.
  • Team-Up: Wolverine, Deadpool ve Spider-Man bu sorunun başını çekiyor. Ancak sadece başını çekiyor çünkü bu sorun bütün Marvel evrenini bir şekilde ele geçirmiş durumda. Ancak yine de bu üçü üzerinden yürüyecek olursak: Evet üçü de iyi karakterler.Evet üçünü de okumayı seviyorum. Ama ben Spider-Man okumayı seviyorum. Ben Deadpool okumayı seviyorum. Ben Wolverine okumayı seviyorum. Hayır ben devamlı olarak Spider-Man vs. Deadpool, Wolverine & Spider-Man, Team-Up: Deadpool & Wolverine okumayı sevmiyorum.
    Yine çizgi romanların basit doğasına dönelim: Batman okurken kimleri görmeyi beklersiniz: Robin, Nightwing, Alfred, Gordon, Joker, Two-Face, Poison Ivy… gider. Evet sevmediğiniz birkaç yan karakter ya da düşman muhakkak ki vardır ancak Batman’i sadece Batman için değil düşmanları ve yandaşlarıyla “Batman ailesi” için sever ve okursunuz. Ve aynı şekilde Brainiac’ı sevmenize rağmen Lex’i, Lois’i ve Jimmy’i sevmediğiniz için de Superman’i okumazsınız. Tercih meselesidir. Marvel tarafında ise kurgusal evren o kadar laçka bi hal aldı ki bazı zamanlar “lan ben hangi dergiyi okuyorum?” diye bile düşenebiliyorum. Bilimkurgu temasının ön planda olması gereken X-Men vampirlerle kapışıyor, yukarıdaki üçü zaten her taşın altından fırlıyor, Avengers deseniz kadro belli değil, neyi kovaladıkları neyle savaştıkları belli değil. Demek istediğim “dergi ailesi” ya da “kahraman ailesi” gibi bir kavram kalmadı. Bütün dergilerde bütün karakterler sanki konfeti tanecikleriymiş de öylesine fırlatılmış gibi karşımıza çıkageliyor. Artık “ben bu kahramanı ve bu dergi ailesini seçiyorum” gibi bir seçim hakkı kalmadı. Hayır illaki örümceğin yanında zart zurt kahramanı bu ay olmasa bile en geç öbür ay okumak zorundasın. İstemiyorum kardeşim. Kingpin’i verin bana. Jonah Jameson’ı, Yeşil Cin’i verin.
    Bu durumun bir diğer yan etkisi de çizgi romanların inandırıcılığını kaybettirmesi. Çizgi romanlarda “mantık” ya da “inandırıcılık” aramak bazınıza saçma gelebilir ancak yine Batman dergisi okuyorsanız eğer büyük ihtimalle bir şekilde olayların Gotham’da geçtiğini, dergi bir şekilde (çizimleriyle olsun, havasıyla olsun, karakterleriyle olsun) size hissettirir. Öteki taraftan bundan bir 10 sene önce Spider-Man’in de Manhattan gökdelenleri arasında dolaştığına bir şekilde inanırdık. Şimdi ise bu “kimin eli kimin cebinde” durumundan dolayı Marvel dergilerini okumak “normal insanların” olmadığı nüfusun sadece “süper kahramanlar” ve “süper kötülerden” oluştuğu bir kurgu izlenimi bırakıyor insanda. Ve bu da ister istemez şuna çıkıyor: “E madem normal insanlar yok bu süper kahramanlar kimi kimden kurtarıyor?..”
  • Büyük Olaylar ve Status Quo: Peki arada hiç mi güzel şey olmuyor Marvel cephesinde? 60-70 tane dergi çıkınca illa ki güzel giden birşeyler de oluyor. Son dönemlerdeki en ilginç olay bence X-Men cephesinden gelmişti: Utopia. Marvel evreninde House of M sonucunda soyları tükenme tehlikesi karşısında kalan mutanların Cyclops önderliğinde San Fransisco açıklarında Magneto’nun denizen dibinden çıkararak bir “mutant sığınağına” çevirdiği Astreoid M’i kendilerine ev yaparak bir arada kalma çabalarını okuduk. Ve bana sorarsanız bu olması gerekendi. Bu olay sonucunda bir önceki maddede anlattığım “dergi grubu” mantalitesinin yavaş yavaş geri geleceğini umut etmiştim. Çünkü bütün bir zemin hazırdı. Ancak sonra yine Schizm çıkageldi X-Men kendi içerisinde “yoktan” bir nedenle kavgaya tututuştu )ki bu kavga o zamana kadar gayet mantıklı biçimde giden X-Men dergi grubu için bir faciaydı-Bu konu ile ilgili güzel bir yazı: http://justan0therg33k.wordpress.com/2011/11/03/x-menin-ic-savasi/ ) ve başladığımız noktaya dönmüş olduk.
    Peki bunun nedeni nedir? Tembel yazarlar mı? Durmadan daha fazlasını/ daha büyüğünü isteyen tüketici kesim mi? Bir derginin “iyi” olması için durmadan büyük olaylara, sonu gelmez teaslerlara, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tadında sloganlara mı ihtiyaç var? Aslına bakarsanız bu yine ilk madde ile iligli. Marvel’ın editörü, baş yazarı zartı zurtu her kim ya da kimseler insanların bunu istediğine inanıyorlar; yani büyük olaylar, sloganlar vs. vs. Ancak bana kalırsa her sanat ya da tüketim malzemesinde olduğu gibi insanların %90’ının ne istediği çok önemli değildir. Önemli olan geriye kalan ve birşeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veren %10’luk kesimdir. Elinizde yılların örümcek adamı varsa eğer 10 çizgi roman okuyucusundan 9’una bunu satacağınız zaten garantidir. Ancak sizi başarılı kılan; kalan o tek kişiye de onu satabilmektir. Ve şu anki durumda diyeceğim odur ki: “Sağolun ama ben örümcek adamı bu ay pas geçeceğim.”

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 2. Bölüm

Bu yazının aylar önce yazdığım ilk bölümünde şu an 200. saysına 3 sayı kalmış olan, Imgae Comics tarafından 1992 yılından beri kesintisiz ancak düzensiz olarak yayını sürdüren Spawn adlı dergiden bahsedeceğim. Eğer Spawn’ın başından geçenlere çok hakim değilseniz ya da öğrenmek istiyorsanız ilk bölümü okumunazı tavsiye ederim: Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm.

Yazının ilk bölümünde Spawn’ın şu an 18 seneyi doldurmak üzere olan tarihinin birkaç sayfalık bir özeti vardı. Şimdi okuyacaklarınız ise bu 18 sene hakkındaki düşüncelerimdir.

Şimdi dönüp baktığım zaman Spawn’ın ortaya çıktığı dönem olan 92 yılında çizgi romanlar açısından oldukça karanlık bir dönemdi. Superman ölmüştü ya da ölmek üzereydi, Batman’in beli kırılıyordu, Green Lantern Parallax’a dönüşmek üzereydi, koca koca silahlar yeni yetme bir sürü kahramanın elinde dolaşmaktaydı..vs.vs. Spawn sanırım o dönemde çizgi roman okurlarının uzun süredir görmek istediği birşeyi okurlara sundu: Rakiplerini öldürmekten çekinmeyen bir süper kahraman evreni içerisinde var olagelen bir ana karakter. Herşeyden önce her ne kadar bu diyeceğim göreceli olsa bile- Spawn iyi gözüken karizmatik bir karakterdi. Bariz biçimde Batman ve Spiderman esintileri taşıyordu. Basit bir taklitten öte bu iki kahramanın bazı özelliklerinin güzel bir senteziydi. Görünşü biraz sayg duruşu niteliğinde olsa bile klasik (ruhunu şeytana satan adam) ama gittikçe derinleşen evreni ile paralel olarak ilgi çekeci hale gelen bir hikayesi de vardı. Okumaya devam et

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm

Hani bazı çocukluk arkdaşlarınız vardır. Oldum olası kankasınızdır. Ne zaman tanıştığınızı hatırlamaz ve de umursamazsınız. Arkadaşınızdır işte o. Bu yeterlidir. Spawn da biraz benim için öyle aslında. Ne arkadaş ama. Ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum. Halbuki Spawn’ın ilk sayısının Amerika’da yayınlandığı sırada 11 yaşındaydım,  sadece  çizgi roman ve  (tabiiki de çok da birşey anlamadan) Asimov okuyordum. Bu 1992 yılı oluyor.  Spawn’ın Türkiye’de duyulması birkaç sene almıştır. Yani demek istediğim; Spawn’la tanışmamızı, aslında çok da küçük sayılamayacak bir yaşta olmama rağmen hatırlamıyorum.

Yanılmıyorsam Türkiye’e ilk olarak Spawn’ın çizgi romanından önce sinema filmi gelmişti. Büyük bir heyecanla izlemiştim çünkü Spawn’ı biliyordum ancak kim ya da ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Film iyi değildi. Ama o zamanlarda çekilen süper kahraman ve fantazi filmlerine göre (Batman & Robin eheh) belki birazcık daha ‘dolu’ bir yapımdı . Keskin zekalı arkadaşlarımız bu sivrilmenin o dandik filmden değil, filmin hammadesi olan çizgi romandan kaynaklandığını anlamışlardır.  Film Türkiye sinemalarında oynadıktan kısa bir süre sonra da Arkabahçe Yayıncılık tarafından Türkçe olarak yayınlanmıştı. Daha gazete bayisine gitmeden aklımda kalan film karelerinden o ilk sayının içeriğini gözümde canlandırabiliyordum. Ancak bu, orijinaline sadık kalınarak Türkçe olarak basılmış Spawn#1’i okurken duyduğum heyecanı bir nebze olsun azaltmadı.

İlk sayıyı okumayı bitirdiğimde kendimi biraz üzgün hissetmiştim. Çok birşey anlaşılmıyordu ilk sayıdan. Üstüne üstlük çizgi romanın dili Türk okuyucusunun alışık olmadığı  bir dildi ve açıkcası bu biraz yadırgamama sebep olmuştu. Ancak yine de Spawn, spawn’dı. Belli ki ortada bir potansiyel vardı ve ben, ne olursa olsun bu çizgi romanı okuyacaktım. Sayılar türkçe yayınlanmaya devam ettikçe öykü de gittikçe heyecanlanmaya başladı ancak buna paralel olarak da içimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı. Biliyordum ki bu güzel ve zengin hikayeyinin tamamını bu şekilde (yani orijinali gibi ancak türkçe) okuyamayacaktım. Sonuçta Türkiye’de yaşıyorduk. Ne özveriyle, ne iyi niyetle ve umutla çıkan çizgi romanlar çıkmıştı ve sonlanmıştı. Daha kaç sayı devam edebilirdi ki? SOnuçta Spawn’ın 10 küsürüncü sayısından sonra yayını durdurulduğunda bu benim için bir süpriz olmadı.

Fazla uzatmayım. Yıllar boyunca o sayı senin bu sayı benim derken yakın zamanda Spawn’ın ana serisinin hemen hemen tüm sayılarını kronolojik olarak okumayı başardım. Spawn şu an 195. sayısında. 92 yılından beri yani hemen hemen 18 senedir yayında. 195 sayı okuduktan sonra insanın bunu sindirmesi zaman alıyor ama tadı da bir başka oluyor.

Bu 2 bölümlük yazının ilk bölümünde Spawn’ın 18 senelik geçmişinin kaba bir özetini bulacaksınız. Bu özeti hazırlarken tembelliğim yüzünden Wikipedia’nın Spawn entry’sini baz aldım (Kısmen çevirdim desem daha doğru olur, başlıklar bile benzer). Bazı şeyleri kırptım, bazı gerekli gördüğüm şeyleri de ekledim. Yazının ikinci bölümünde ise Spawn’ı bir çizgi roman eseri olarak değerlendirmeye çalıştım.

Okumaya devam et

Marvel Universe Beyazperdeye mi Taşınıyor?

iron-man-2_pst2_720 Marvel Comics’in son dönem sinema uyarlamaları oldukça fazla olsa bile 7. Sanat açısından bakıldığı zaman bu filmlerin birçoğu vasat aksiyon filmlerinden öteye geçemiyor. Hatta Daredevil (Korkusuz) için vasat kelimesi bir iltifat gibi kalıyor. Ghost Rider’dan bahsetmek bile istemiyorum (bahsetmiş oldum). Ancak yine de Iron Man, Spider-Man gibi doyurucu sayılacak filmleri de göz ardı etmemiz gerekiyor.

Iron Man 2’nin trailer’ı bu hafta içi yayımlandı. Trailer’ı buradan izleyebilirsiniz. Bana biraz Matrix Reloaded’ın trailer’ını hatırlattı. Film hakikaten trailer’da gözüktüğü gibi olursa fanlar için bile doyurucu bir yapım olacak gibi gözüküyor. İzlemediyseniz izleyin.

Trailer’da benim dikkatimi çeken (War Machine hariç) 2 karakter var: Bunlardan biri Nick Fury. Eğer karakterin filmografisine bakarsak 3 tanesi henüz tamamlanmamış 5 farklı prodüksiyonda aynı oyuncu tarafından (Samuel L. Jackson) canlandırıldığını görüyoruz. Bunlardan biri de Iron Man 1. Tony Stark ( AKA Iron Man)’e baktığımızda ise o da Robert Downey Jr. tarafından 4 farklı filmde canlandırılıyor. The Incredible Hulk’un son dakikalarına kadar izlediyeseniz, Robert Downey Jr.’ın Tony Stark rolünde General Ross’a Hulk’u altetmek için bir teklif götürdüğünü de izlemişsiniz demektir. Okumaya devam et

Disney’s Epic Mickey

Disney’in Marvel’ı 4 Milyar Dolar gibi bir rakama satın alması benim hiç anlamadığım borsa ve ekonomi çevrelerinde eminim epeyce ses getirmiştir. Zaten ÇR, fantazi ve Bilim Kurgu bloglarında/sayfalarında, haber portallarında bu konu hakkında çok yazılıp çizildi.

Marvel’ı oldum olası uzaktan yakından bir şekilde takip eden bir okuyucu olarak Disney’in hiçbir zaman Marvel’ın iç işlerine karışacağını düşünmedim. Marvel batmakta olan, ya da son yıllarda biraz sendelemiş bir şirket falan değil. Tam tersine, Marvel özellikle son yıllarda ÇR’ların yanında sinema filmleriyle, video oyunlarıyla, action figure’leriyle her sene katlar halinde para basan bir şirket. E Disney’dekiler de salak değillerdir zannedersem ki; özellikle konu 4 Milyar Dolar ise.

Disney Marvel’ı tamamen kar amaçlı satın aldı (Büyük süpriz). Bunun üzerine gerek türk gerekse de yabancı kaynaklar olsun birçok kişi Marvel’ın artık 0-12 yaş grubuna hitap edeceğini söylemeye başladı. Aman tanrım, öyle mi? Ancak bunu diyenler şu noktayı atlıyor sanırsam: Zaten Marvel oldum olası 0-12 yaş grubuna hitap ediyordu. Hadi 18 diyelim. Son yıllarda ÇR’larda gore, şiddet, küfür ve seks içeriğinde yoğun bir artış var ve Marvel da kesinlikle bu trendin dışında kalmış değil. Bu basit bir arz talep meselesi. Artık günümüz çocukları bambinin kırlarda koştuğunu ya da gargamel’in bitmek bilmez kötülüklerini alt eden şirinleri izlemek istemiyorlar. Kan istiyorlar, vahşet istiyorlar, olaylar ne kadar fantastik bir dünyada geçse bile bu dünyanın içinde bu vahşetten ve şiddetten, bitmek bilmez mücadelelerden kaynaklanan psikolojik atmosferi görmek istiyorlar. Bu yanlış mı ya da doğru mu? Bence esas sorulması gereken soru bu değil. Ancak cevap şu şekilde olabilir: Şimdiki çocukları bambiler ve şirinlerle kandırmazsınız.

Dolayısıyla Disney salak değil. Bütün karakterlerinin vıcık vıcık şirin olması Disney C.O.’sunun da iyilik peşinde koşan şirin bir ördek yavrusu olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine; sanırım Norman Osborn gerçek hayatta yaşasaydı Disney C.O.’su olabilirdi. Disney Marvel’a hiçbir şekilde karışmayacak. Evet belki bizim ruhumuzun duymayacağı birkaç şirket içi düzenleme yapacaklar ancak biz kanın gövdeyi götürmesini zevkle okumaya devam edeceğiz.

2 şirket de Şuraya ve şuraya bakarsanız göreceğiniz örnek gibi birbirlerinden beslenecekler. Olayımız apokaliptik bir gelecekte hayatta kalmayan çalışan Mickey Mouseey Mouse. Mickey Mouse’u oldum olası sevmem. Ancak böyle abuk subuk bir fikri görünce keyiften kahkaha atasım geldi. Bu haber kısmen de olsa Disney’in Marvel’ı satın almasıyla beraber esas değişecek olan şirketin Marvel değil Disney olacağını gösteriyor. Evet Disney özünde aynı kalacak hala masallarla bezeli optimist çizgi filmler yapmaya devam edecek ama Marvel’daki kreatif zihinlerden de sonuna kadar yararlanacağına şüphe yok. Aynı zamanda bunun Marvel’ın da işine geldiğini düşünüyorum. Disney gibi bir animasyon deviyle aynı çatı altından olmak ileriki yıllarda yapılacak olan çizgi filmler ve sinema filmlerinde Marvel’a büyük bir avantaj sağlayacaktır illa ki.

Sonbahar Temizliği

İyi bir “blogger” olmanın bazı kuralları var:

1. Blog’unuz bir konu çevresinde dönmesi gerkekiyor. İnsanların sizi takip etmesini istiyorsanız eğer, blogunuz ister sadece sizden bahseden kişisel içerikli bir blog olsun, ister spesifik konular çevresinde takılsın kendinize has bir tarzınız olması gerekiyor.

2. Blog’unuz bir konu çevresinde dönüyorsa eğer neden bahsettiğinizi iyi bilin, konuya hakim olun, atıp tutmayın. Emin olmadığınız şeylerden bahsetmeyin. Yeni bir tab açıp google’da sağlıklı bir arama ile istediğiniz bilgiye ulaşabilirsiniz.

3. İnsanların dinleyecreği/okuyacağı şeyler söyleyin: Sadece kötü eleştrilerin, baştan savma yorumların olduğu bir blog’u, kimsenin takip edeceğini zannetmiyorum. Ortaya yeni , orjinal birşeyler koymanız gerek.

4. Ortaya yeni birşeyler koyduğunuza, etkileyici  bir post attığınıza inanıyorsanız eğer bunu insanlarla paylaşmaktan çekinmeyin. Kendinize güveniyorsanız eğer reklamınızı yapın ve söylediklerinizin arkasında durun.

5. Post’larınız hem içeriğine hem de yazım diline önem gösterin. Kötü yazılmış, anlaşılmaz cümleler, imla yanlışlarıyla dolu bir blogu,  kimsenin rahatça okuyabileceğini zannetmiyorum. Siz kendinizi o “bozuk” şekilde anlatıyor olabilirsiniz ancak karşınızdaki kişinin de bunu anlayabilmesi gerekir. Ortak dili kullanın. Q’larla W’lerle yazılarınızı süslemek ancak 16 yaşındaki emoların yapacağı bir harekettir. 16 Yaşında bir emoysanız  emo olmayı bırakın gidin Kibar Feyzo ve Süt Kardeşleri izleyin.

6. Önemli olan nasıl gözüktüğü değil, ne yazdığı. Muhteşem bir tasarım kullanıyor , her yeri konuyla alakalı resimlerle dolduruyor olabilirsiniz ancak blog’lar bakılmak değil okunamk içindir. Dolayısıyla görünüşten çok içeriğe önem verin. Bkz. madde 3 ve 5.

Bu kuralları başarılı bulduğum blogları inceleyerek oluşturdum ve  AVA’yı bu kurallar çerçevesinde şekillendirmeye karar verdim. Gereksiz bulduğum bazı postları ve kategorileri ortadan kaldırdım. Yine kategorileri daha anlamlı biçimde düzenlemeye çalıştım. Artık attığım her post’u birkaç kere okuyorum, olmayan okuyucularıma karşı postlarımı olabildiğince anlaşılır kılmaya çalışıyorum.

Peki neden hiç hit yok? Günde ortalama 2 kişi giriyor AVA’ya ve bunlardan bir tanesi eminim ki Yaman Bey. Dİğeri ise çoğunlukla facebook linkime tıklıyan kişiler. Dolayısıyla aslında hedef kitleye hiçbir şekilde ulaşamıyorum. Peki hedef kitle kim? Sanırım çizgi roman okuyucuları. Evet söyleyecek birşeylerim var; her ne kadar bu söyleyeceklerim çoğunlukla Amerikan  çizgi romanları hakkında olsa da. Biliyorum ki orda bir yerlerde birileri yaşıyor.

Gördüğünüz gibi bir (son)bahar temizliği yaptım. Blog’un konu içeriğini biraz daha daralttım. Birkaç düzenli şey daha eklemeyi düşünüyorum  ancak hala proje halinde.

Son olarak skin’i de değiştirdim. Olabildiğince sade ve içeriğe odaklı bir skin seçtmeye çalıştım. “Bakın ne kadar şık duruyorum” gibi bağırmasından öte sade ve anlaşılır bir blog bence çok daha “cool”. Logoyu değiştrmek istiyorum şu aşamada bir tek o var. Onun dışında memnunum ve uzun süre böyle kullanacağım gibi bir his var içimde. Hiç yoktan gelecek bahara kadar.