Geçtiğimiz 2 hafta

Geçen haftasonu kısa bir tatile çıktığım için, genellikle pazar günleri yazdığım ve o hafta içi yayınlanan çizgi romanlardan bahsettiğim post’umu yazamadım. Bu nedenle bu pazar 2 haftayı birden kapsayacak şekilde yazıyorum.

Bu 2 hafta içersinde yine birçok çizgi roman çıkmasına rağmen benim aralarında en merakla beklediklerim X-Force 28 ve Second Coming 2 idi. Second Coming X-Men cephesinin son 1-1.5 sene içerisindeki en önemli olayıydı. Marvel dünyasında mutantların soyu tehlike altındaydı ve yıllardır hiçbir mutant doğumu gerçekleşmiyordu. Ta ki mutant ırkı tarafından mesih olarak görülen Hope gelene kadar. Hope, Cable’in koruması altında, güvende olması için geleceğe gönderilmişti. Second Coming ise Hope’un günümüze dönüşünü konu alıyordu. Second Coming hikayesi, kurgu ve öykü açısından çok fazla süpriz ya da twist içermese dahi, benim için okuması oldukça zevkli bir seri idi. Olayın aksiyon tarafı X-Force 28’de, hikayenin geneli göz önüne alındığı zaman belki birazcık hızlı bir biçimde son buldu ancak yine de beni tatmin etti.

nathan-hope

Second Coming’in sonuçları ise Secong Coming 2’de açıklandı. Her ne kadar X-Force 28’de zaten göz kırpmış olsa dahi, Second Coming 2’de Hope’un Phoenix’in bir sonraki reankarnasyonu olduğu da tescillenmiş oldu. Genel olarak Second Coming zevkliydi. Bazı çok güzel anlar vardı. Mutantlar bu olaydan nispeten az zarar görerek kurtuldular. Ancak herkesin sevdiği adam Kurt Wagner’ın ve Nathan AKA Cable’ın ölümleri de olaya gölge düşürmedi değil. Yakın zamanda bütün bir event HC olarak yayınlanacak ama o kadar da paraya değeceğini düşünmüyorum. Bu tip eventleri fasiküller şeklinde takip etmek daha hesaplı ve eğlenceli oluyor bence.

Okumaya devam et

Duvarda Sürünen/Iron Man Extremis post’una cevap

Yarım akıllı bir şahıs olduğum için Duvarda Sürünen Blog‘una henüz bugün ilk defa baktım. Orada Iron Man Extremis ile ilgili bir post var. O post’a uzun bir cevap yazdım. Ancak bilmem kaç karakterin üstünü kabul etmedi ve benim o cevabı yaklaşık 3 ayrı mesaj şeklinde atmam gerekiyordu. Ben de oraya yazmaktan vazgeçtim ve bugünün post’u olarak Ava Giden Avlanır’a koymaya karar verdim. Bu agresif cevabı okumadan önce, Iron Man Extremis ile ilgili yayıncının post’unu ve Bahadır Bey tarafından yapılan yorumu okumanızı tavsiye ederim. Bu arada umarım bu post da pingback olarak ilgili Duvarda Sürünen post’unda gözükür. Cevabım aşağıdadır:

Bende bir arıza var herhalde. Çünkü ben Extremis’i oldukça başarılı buldum. Sanat açısından bence oldukça orjinal bir yaklaşımı var. Normal bir çizgi roman olmadığı doğru ama “sıcaklık” konusunu bilemeyeceğim. Yani insanların yüz ifadeleri olsun, aksiyon olsun hepsi oldukça sağlam bence. Evet konuşmanın olmadığı birçok sayfa var ve tabii ki bu sayfalarda okuyacak “birşeyler” olmadığı için diğer sayfalara göre daha hızlı geçmek gerekiyor ama bu bu sayfalardaki sanatı takdir etmemek ya da bu kareleri incelememek manasına gelmiyor bence. Tam tersine, kitabı elime aldığım zaman “vay be” dedim.

Diyalogların da sıkıcı olduğuna katılmıyorum. Sal ile yapılan muhabbetleri olddukça ilgi çekici buldum.  Sıkıcılıktan öte bence birçok çizgi romanda görmeye alışık olmadığımız kalitede argümanlar vardı. Ancak öykünün sonunda bir sonuca çıkıyor mu bu argümanlar? Hayır. Stark gene bildiğini okuyor maalesef. Bir Marvel çizgi romanı olmasaydı daha farklı yerlere gidebilirdi.  (Bu arada bazı yerlerde çeviri hakkaten zor ve oldukça iyi bir iş çıkarmışsınız bence).

600 civarı satması hakkaten komik olmuş. Yani yıl 2010 ve “hala aynı noktada mıyız hiçbir ilerleme mi yok?” diye karamsarlığa kapılmadan edemiyor insan. Yani bir örümcek adam ne kadar satıyor? Bunu da merak ettim doğrusu. Hani mantıken örümcek adam’ı satın alan kişinin bunu da alması gerek diye düşünüyordum. Ama sanırım işler pek öyle değil(miş).

Konuşmacı olarak çok katılmadığım çizgi roman forumlarına bakıyorum da herkes birşeyler söylüyor ve sanki kuşbakışı bir bakışla çizgi romanı satın alması gereken sanki 2000 civarı insan varmış gibi duruyor. “Nasıl olsa CBR’si var” diye mi almıyorlar? Çünkü bu bence gerçekten saçma sapan bir yaklaşım. Ben de CBR okuyorum. Elim mahkum. Devamlı olarak fasikül ya da TPB falan almaya bir Türk vatandaşı olarak gücüm yetmiyor. Sadece çok beğendiklerimi alabiliyorum ve bu bile bazen beni ekonomik olarak zorluyor. Ama forumlarda tutup da “şunu şunu okuyun” diyen insanların orjinali ile aynı kalitede, basılı olarak, üstelik türkçe olarak yayınlanmış bir çizgi romanı satın almaması bence korkunç birşey. Basılı olması için tasarlanmış ve üretilmiş görsel bir malzemeyi bilgisayar ekranında mouse yardımı ile devamlı zoom in-out yaparak  okumakla, basılı halde okumanın keyifleri birbiriyle karşılaştırılamaz bence. Belki de sorun bu değildir. Yani belki de bu yaklaşık 600 kişi zaten ülkedeki  mevcut potansiyeldir. Eğer öyleyse, esas korkunç olan bu zaten.

Çok bilmişlik yapmak istemiyorum çünkü bilmiyorum ama nispeten eski bir okur olarak çizgi roman yayınlayan firmaların ortak dertlerinden biri hep dağıtım olmuştur. Bilmiyorum belki hakkaten sorun budur ancak şu yıl itibari ile bir ürünü, “ben bunu alacağım” diye düşünen bir insan, bir şekilde (online olarak, çeşitli kitapçılar yardımıyla falan) o ürünü alır. Sonuçta Ankara’da Dost kitapevinde Iron Man Extremis’i gördüm. Kadıköy’de çizgi roman dükkanlarında, sahaflarda ve yine kitapçılarda da gördüm. Dediğim gibi çok bilmişlik yapmak istemiyorum ama bu bahsettiğim yerler normal bir tüketicinin alışveriş yapacağı yerler. Yani dağıtım konusunda “daha ne olsun?” diye düşünmeden edemiyorum.

Dağıtımdan öte belki de biraz daha fazla reklama yüklenmek gerekiyordur diye düşünüyorum. Belki de bir şekilde , fanzinlerden ve internet bloglarından öte büyük yayın organlarında, edebiyat dergilerinde falan bir şekilde çizgi romanların yer bulmaları gerekiyordur. Ancak bunun maddi ve manevi zorlukları hakkında bir fikrim yok ve belki de imkansızdır. Hatta şimdi düşündüm de, eminim bunu siz çooook daha önce düşünmüşsünüzdür ve yüksek ihtimal ben bunları boşu boşuna yazıyorumdur ve siz de bunları okurken “sanki denemedik salak” diye geçiriyorsunuzdur aklınızdan.

Ancak 600 sinir bozucu bir rakam. Yani gidip ingilizce bir TPB’ye para verip, Extremis’i almayan insanlar var sanırım (Hiç yoktan ben 1’ini tanıyorum). Yıllardır birçok çizgi roman yayıncısının, Türk halkına küsmesine şaşırmamalı.

Yahu düşündüm de… Hakkaten neden almıyor insanlar bunu? Daha ne? Sorun Iron Man mi? “Spider-Man’i severim ama Iron Man’i sevmem ve okumam” mı demek oluyor bu? Şu kalitede basılmış bir kitap için Türk çizgi roman okurlarının böyle bir tercih lüksü olduğuna ben inanmıyorum. Tam tersine bence okurların fanatikçe davranması gerekiyor. Belli bir kalitenin üzerinde çıkan herşeyi satın almaları gerekiyor. Ama tabii serbest piyasa.. Ne diyebilirsiniz ki? Extremis’in 600 bile satmaması benim de içinde bulunduğum okur grubunun şımarıklığıdır sadece.

Batman: Under The Red Hood

Red Hood DVD cover

DC Comics, Warner Bros. aracılığı ile yılda en az 2 adet animasyon çıkarıyor ve bu animasyonlar çoğunlukla çizgi romanlarda okuduğumuz ve zamanında ses getirmiş ünlü hikayelerin çizgi film uyarlamaları oluyor.  DC’nin bütün animasyonlarını izlemedim ancak kaydadeğer bir kısmını görmüşlüğüm var. Kişisel olarak bu filmleri çok ciddiye almıyorum çünkü genellikle yaşça daha küçük ve geniş bir kitleye hitap ediyorlar. Dolayısıyla bu animasyonlar, zaten okumuş olduğum bazı hikayelerin çizgi film için kırpılmış, kesilmiş ve basitleştirilmiş versiyonları oluyorlar.

Fakat Under The Red Hood beni şaşırttı. Uzun süredir birçok çizgi roman haber kaynağını ve blog’unu işgal eden bu yapım sanırım geçtiğimiz hafta içi yayınlandı, ben de bugün izleme fırsatı buldum. Batman: Under The Red Hood’un ilk gözüme çarpan özelliği; DC’nin önceki animasyonlarına nazaran görsel açıdan daha ilerde oluşu. Animasyon teknikleri hakkında ciddi manada bir bilgi sahibi değilim. Sadece CGI, stop-motion, anime…vb. şeklinde ayırt edebiliyorum sanırım. Fakat Under The Red Hood’da da, geçtiğimiz senelerde DC kahramanlarını konu alan çizgi filmlerdeki aynı animasyon tekniğini kullanılıyor. Fakat çizimler ve animasyonunun kendisinin bir üst seviyeyeye taşındığı henüz filmin açılış sahnesinde bile kendini gösteriyor. Daha önceki yapımlarda çoğunlukla karakterler basit ve neredeyse karikatürize bir biçimde betimleniyordu. Under The Red Hood’da da basitlik korunmasına rağmen karakter çizimleri  çok daha ciddi gözüküyor. Bundan bir önceki film olan Superman/Batman: Public Enemies’de bütün karakterler -kostümleri hariç- hemen hemen birbirinin kopyasıyken, Under The Red Hood’da vücut hatlarına kadar ayırt edici özellikler eklenmiş.

Fakat Under The Red Hood’un esas ilgimi çeken yanı senaryonun kendisi ve anlatımı oldu. Senaryo, (yanılıyorsam düzeltin) Batman’in ana serisinde 630-640. sayıları civarlarına denk gelen, Batman’in Dick Grayson’dan sonra 2. sidekick’i olan ve Joker’in elinde feci biçimde can veren Jason Todd’un ölümden dönüşünü konu alan hikayeden esinlenilerek yazılmış (Esinlenilmiş diyorum çünkü çizgi romandaki hikaye gidişatı ile irili ufaklı birçok fark var). Yukarıda bahsettiğim, daha önceki DC prodüksiyonlarına göre daha gelişmiş ve “olgun” gözüken animasyon kalitesinde, senaryonun kendisi önemli bir rol oynamış olmalı. Çünkü öykü (her ne kadar çoğunlukla ve doğal olarak aksiyon sahneleri ile anlatılmış olsa dahi) benzer yapımlara nazaran dramanın daha ön plana çıktığı bir konuya sahip.

Hikayedeki ve anlatımdaki olgunluk filmin geneline hatta akisyon sahnelerine bile yansımış. Anlatım olarak hala “teenage” yaş grubuna yönelik olsa bile, özellikle aksiyon sahnelerindeki kareografi için ciddi manada bir uğraş verilmiş. Özellikle dövüş sahneleri oldukça hızlı ve doyurucu. Daha önceki hiçbir DC animasyonunda görmediğim  ve dozunda ayarlanmış şiddet de cabası. İlk defa  bir DC animasyonunda patlayan bir kafa ve akabinde duvara saçılan kanlar gördüm.

Under The Red Hood’un aynı zamanda  oldukça zengin bir karakter yelpazesi var; Ra’s al Ghul, Black Mask, Joker ve tabii ki Red Hood, Batman ile beraber başrolü paylaşan kahramanlar. Bunun yanında Jim Gordon, Alfred, Nightwing de hikayeye çok katkıları olmasa bile, filmde gözüken karakterler. Hatta öyle ki Nightwing’in sadece konuyu ve atmosferi biraz olsun karamsarlıktan uzaklaştırmak için konduğunu bile söyleyebilirim.

Batman: Under The Red Hood tek başına ele alındığı zaman çok başarılı bir film değil. Uzun metrajlı bir animasyondan öte  video için yapılmış bir çizgi film olduğunu belli ediyor. Ancak DC’nin şimdiye kadar yapmış olduğu animasyonlarla karşılaştırılınca (hiç yoktan benim izlediklerimle) daha olgun ve “iyi” bir yerde durduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

DC’nin bundan sonraki filmi ise, yanılmıyorsam Ekim ayında çıkacak: Supergirl’u merkez alan ve Superman/Batman dergisinin ikinci story arc’ından “esinlenilerek” yapılacak/yapılmış olan Superman/Batman: Apocalypse. Trailer’dan gördüğüm kadarı ile prodüksiyon kalitesi Under The Red Hood ile benzer düzeyde ve hatta belki de daha iyi. Umarım DC, animasyon filmlerinde izlediği bu yeni ve daha olgun tekniği ve konu anlatımını devam ettirir.

Tatil

Birkaç günlüğüne tatile çıktım, o yüzden Ava Giden Avlanır’a kısa bir süre mola veriyorum. Hepinize sevgiler. Görüşmek üzere.

Shadowland: Bir Parallax vakası daha?

1990’lı yılların ilk yarısı süper kahramanlar için karanlık yıllardır. 92 yılında Superman Doomsday tarafından öldürülmüş, 93 yılında ise Batman Bane tarafından sakat bırakılmıştı. Fakat başına en kötü bela açılan kahraman belki de Green Lantern  Hal Jordan olmuştur.

Superman’in diriliş öyküsü sırasında Hal Jordan’ın memelekti olan Coast City, Cyborg Superman ve Mongul tarafından yok edilmişti. Hal Jordan Mongul’dan intikam almayı başarsa bile, doğup büyüdüğü şehri kurtarmayı başaramamış ve sonuçta Coast City yok olmuş ve milyonlarca kişi can vermişti. Bu olayın üzerine Jordan, bir türlü kendini toplayamamış ve yüzüğünü kullanarak Coast City’i tekrar yaratmaya çalışmıştı. Yüzüğün enerjisi biten Jordan daha fazla güce ihtiyaç duymuş ancak Jordan’ın şefleri konumundaki “Guardians of Universe” buna izin vermemiş, üstüne üstlük Jordan’dan yüzüğü, kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı gerekçesi ile, kendilerine teslim etmesini istemişlerdi. Psikolojisi zaten bozuk olan Jordan ise beklenin aksine, gardiyanlara baş kaldırmış ve Green Lanter’ların yüzüklerinin güçlerinin kaynağı olan ve gardiyanlar tarafından muhafaza edilen “Central Power Battery”i ele geçirmeye çalışmış ve süpriz biçimde bunu da başarmıştı. Bunu yaparken Green Lantern Corps’u yok etmiş ve Ganthet dışındaki bütün gardiyanları öldürmüştü. En sonunda da Central Power Battery’i ele geçirmiş ve artık bir Green Lantern olmadığını söylemiş, kendisini Parallax olarak tanıtmıştı.

Green Lantern (1994) #049 pg_00-FC

Jordan bundan  sonraki 6-7 sene boyunca Parallax olarak devam etti. Dc evreni içerisinde çok sık gözüken bir karakter değidli ancak gözüktüğü zaman bu, belanın da geldiği manasına geliyordu. Zero Hour: Crisis in Time adlı crossover’da Parallax’ı baş kötü olarak gördük. Dc gerçekliğini komple değiştiremese bile DC tarihinin baştan yazılmasına sebep oldu. Bunun haricinde irili ufaklı birçok kötülük daha yaptı. Ta ki Final Night adlı cross-over’ın sonunda Güneş’i bir Sun-Eater’dan kurtarmak için kendini feda edene kadar Dc evreninin en çok korkulan ve nefret edilen villain’lerinden biri olarak kalmayı başardı.

Okumaya devam et

3 adet fan filmi

Artık hemen her hafta ilgi çekici bir fan filmi çıkmaya başladı.Açık konuşmak gerekirse, bu fan filmlerinden birçoğu oldukça ucuz ve kötü olsa bile “fan film” konsepti ve bu konsept içerisinde üretilen filmler beni oldukça eğlendiriyor. Çünkü ne kadar kötü olsalar bile birçok fan filminin süresi birkaç dakikayı geçmediği için isteseler bile sıkıcı olamıyorlar. Eğer film güzelse de gayet doyurucu ve eğlendirici birkaç dakikalık bir film/trailer izlemiş oluyorum ki, o zaman da tadı damağımda kalıyor.

Çok yeni olmasalar bile bu hafta 3 tane fan filmi izledim:

1. The Incredible Hulk Meets The Ever Lovin’ Blue Eyed Thing
3 film içerisinde en eğlenceli olanı buydu. 1980 yılında çekilip, 82 yılında tamamlanmış bir film. Yani oldukça eski aslında. Filmin çıkış noktası ise aşağıdaki fotoğrafta da görmüş olduğunuz Benjamin Grimm aka The Thing kostümü. Gerry Giovinco 1971 yılından beri Creation Conventions’lara katılmaktadır. Gerry 1979 yılında  The Thing kostümü ile konvensiyonlarda boy gösterir ve bu kostüm diğer katılımcılar tarafından çok beğenilir.  Kostüm vesilesi ile o sıralar convestion’larda çalışan ve daha sonra birçok büyük çizgi roman firmasında editörlük yapacak olan Bob Shreck ile tanışır ve ikili Gerry’nin kostümünden yola çıkarak kendi prodüksiyonlar olacak ve tamamen eğlence amaçlı kısa bir film çekmeye karar verirler.
hulkmeetsthingmain
The Incredible Hulk Meets The Ever’ Lovin Blue Eyed Thing aslında “absürd” sayılabilecek bir film. Birçok çizgi roman kahramanın yanında filmin yapımcıları sevdikleri birkaç popüler karakteri de (Darth Vader gibi) filme dahil etmişler. Film bir barda geçiyor ve konusu “yok” denecek kadar saçma. Oldukça komik bir film. Özellikle Hulk’un bira içişi (bu, tarık isminde bir arkadaşımı hatırlattı ) ve Darth Vader’ın müzik seçimi beni çok güldürdü.
Tamamen eğlence amaçlı yapılmış bir yapım. İzlemenizi tavsiye ederim.

2. Mortal Kombat: Rebirth
3 film arasından en beğendiğim bu oldu. Mortal Kombat şimdiye kadar birden çok kez filme alınmış bir oyun. Oyunun doğru dürüst bir konusu olmadığı için tamamen beyaz perde düşmanı gibi dursa bile, bence, oyundan uyarlama filmler arasında MK ve devamı olan MK Anhilation en eğlenceli yapımlar arasında. Ancak daha da ilginç olanı MK Rebirth’ın, önceki uyarlamalardan çok daha fazlasını vaatediyormuş gibi gözükmesi. Rebirth bir fan filmi olsa bile ticari amaçlı olarak ve kendi pazarını yaratmak için çekildiği ortada. Ortaya çıkan sonuç da oldukça başarılı.
MK mitolojisi şu an ne durumda bilmiyorum. MK oyunları ile ilişkim MK Trilogy ile sona ermişti. Dolayısıyla oyun, konu olarak nerdedir bilmiyorum.Anlaşılan Rebirth de bunu pek umursamamış ve eski MK filmlerine göre, aynı karakterleri kullanarak daha az miitolojik ve daha “urban”  ve yepyeni bir ortam yaratmış. Pek fazla karakter gözükmüyor aslında ama görünenler de (Coni Cage,  Baraka, Sonya Blade, Jax, Reptile ve Scorpion) oyundaki orjinal versiyonlarına çok sadık olmasalar bile oldukça etkileyici gözüküyorlar.
reptile
Karakterler bir yana film içerisinde Baraka ve Cage arasında geçen dövüş sahnesi ise  çok başarılı. Çok enerjik ve kareografisi (doğru kelime bu mu?) ile birçok Hollywood yapımına  taş çıkartacak kalitede.
Rebirth’in yapımcısının bence MK için umut vaateden bir vizyonu var. Umarım Rebirth sayesinde bir sponsor ya da yapımcı ile anlaşır da biz de şöyle sağlam bir Scorpion – Sub-Zero maçı izleriz.
İzleyiniz arkadaşlar.

3. Street Fighter: Legacy
Saçma olacak belki ama Street Fighter kısmen benim uzmanlık alanım sayılabilir. Sadece 3 karakterin bütün hareketlerini bilirim ve sadece de onlarla oynarım. Ancak konu (varsa tabii), karakterler, olayları nedir falan hepsini bilirim (aha bu da kanıtım). Sanırım bütün tv ve sinema uyarlamalarını da izledim. Empire dergisi her ne kadar Jean Claude Van Damme’in oynadığı Street Fighter’ı “en iyi oyundan uyarlama filmler” kategorisine dahil etmiş olsa bile izleyip izleyebileceğiniz en kötü filmlerden biridir ve SF ile karakterlerin isim benzerlikleri ve kısmen görünüşleri dışında hemen hemen hiçbir benzerlik yoktur. Street Fİghter: Legend of Chun-Li’den bahsetmiyorum bile.
Ancak filmler bir yana Street Fighter’ın animeleri konu açısından her ne kadar saçma, eksik ve tutarsız olsalar dahi görsel olarak ve oyunun ruhuna sadık kaldıkları için oldukça başarılı buluyorum. Manga firması tarafından yapılmış bu animeleri, eğer aksiyonu bol animeleri ya da street fighter seviyorsanız şiddetle izlemenizi öneririm.
SF: Legacy, MK: Rebirth kadar başarılı bir film değil ancak daha önceki SF  filmlerden öte animelere benzerlik gösteriyor ve bu yüzden oldukça beğendim. Filmde sadece 3 karakter gözüküyor: Ryu, Ken ve Akuma. Yani benim tek oynamasını bildiğim karakterler. Akuma’nın gözüktüğü anlar belki 1,2 saniyeden uzun değildir. Filmin konusu basit: Ryu vs. Ken: Round 1 Fight! Zaten bir SF uyarlamasına daha fazlası konulmaya çalışınca (mesela konu gibi) saçmalamaya başlıyor.
Street-Fighter-Legacy-short-film-movie-image-2-600x445
Kıyafetleri ve renkleri (artık filtre mi denir? bilmiyorum) güzel seçmişler. Oyunun demolarını andırıyor. Hadouken (Aduken)  ve Shryuken (or yu ken) gibi klasik hareketler görüyoruz. Ancak bunun yanında oyundaki bilindik komboları da uyarlamaya çalışmışlar.
Karakterleri canlandıran oyuncular ise nerdeyse komik kaçmış. Belli ki yapımcılar oyuna sadık kalmaya çalışmışlar. Fakat Ken’in kara kaşlarından da anladığımız üzere bu “sadık kalma” olayını biraz aşırıya kaçırmışlar. Dolayısıyla karakterler “karizmatik”  gözükmek bir yana, oldukça “karikatürüze” gözüküyorlar. Ryu’nun şöyle sert ifadeli bir baby face olması (o nasıl olacaksa) ve yapılı ve atletik bir vücuda sahip olması gerekiyor. Burdaki adamcağız ise memur gibi birşey.  Dövüş içinse ancak “eh işte” diyebilirim. MK Rebirth ile karşılaştırılınca oldukça sönük kalıyor. Efektler de çok başarılı değil. Özellikle Aduken’i izlerken filmin bütçesi kendini belli etmeye başlıyor. Müzikler ise ayrı bir kabus. SF oyunlarında yıllardır bıkmadan kullandıkları o tiz sesli elektro gitar solosunu allahın emriymiş gibi yine koymuşlar.
Filmin elemanları ele alınıp tek tek incelendiğinde birçok kusur var gördüğünüz gibi. Ancak genel olarak başarılı ve eğlenceli bir film ve (belki de biraz fazla) sadık bir yaklaşım. Oyunu seviyorsanız izleyin. Zaten 3 dakika.

Gerekli Şeyler’den ciciler

Malumunuz yaz geldi. Yazın gelmesiyle de beraber bir rehavet, rahatlık, tatil modu da her sektörde olduğu gibi yayın sektöründe de kendini hissettiriyor. Süpriz olmayan bir biçimde yaz ayları boyunca çizgi romanlar da bir mola verecek. Ancak anladığım kadarıyla birçok yayınevi de sonbahar ile birlikte biz okuyucuların üzerine yeni ciltler yağdırmayı planlıyorlar.

Gerekli Şeyler yayınevi de  sonbahar itibatri ile yayınlamayı planladıkları çizgi romanların listesini açıklamış. Yayın listesindeki çizgi romanların hemen hepsi belli bir standartın üzerinde olmakla beraber yayınlamayı düşündükleri ciltler arasında Marvel dışında bir yayınevini görememek beni biraz üzdü. Yanlış hatırlamıyorsam Resimli Roman’da bu konu ile ilgili kısa bir açıklamanın mevcut olması gerekiyor. Gerekli Şeyler özellikle DC Comics’in çizgi romanlarının telif haklarının çok yüksek olduğunu ve bu yüzden şu aşamada DC yayınlamayacaklarını söylemiş. Zaten yayın listesi de bunu doğrular nitelikte.

Açıkcası benim gönlüm DC’den yanaydı. Çok önceleri reklamını yaptıkları kült eser “Kingdom Come” u türkçe okumak isterdiğim doğrusu. Vertigo deseniz.. O da DC’nin alt firması olduğu için telif haklarıyla ilgili durumun aynı olduğunu tahmin ediyorum. Bunun haricinde Dark Horse ve Boom Studios gibi yayınevlerinin birçok güzel yayını olmasına rağmen, tahmin ediyorum ki Türkiye için biraz riskli ve oldukça alternatif kalacaklardır.

Baştada dediğim gibi Gerekli Şeyler’in yayın listesinde oldukça heyecan uyandırıcı çizgi romanlar olmasına rağmen açıkcası bazısı hakkında da o kadar emin değilim.

  • 1602: Bunu  yazarı (Neil Gaiman) dolayısıyla banko olarak görüyorum. Sadece süper-kahraman ya da çizgi roman okurları değil Neil Gaiman yüzünden satın alacak insanlar da olacaktır.
  • Planet Hulk: Bazen bende bir sorun olduğunu düşünüyorum. Çünkü Planet Hulk benim çok ilginç bulduğum biçimde oldukça beğenilen bir hikaye. Hatta öyle ki geçtiğimiz aylarda animasyonunu bile yaptılar. Bu maceranın devamı niteliğinde olan World War Hulk bana göre çok daha eğlenceli bir macera. Ama tabii ortada şöyle bir sorun var ki, Planet Hulk’u okumadan okunan bir World War Hulk, kafa karıştırıcı olabilir.
  • Secret War: Aslında güzel macera. Yani eli yüzü düzgün, ne bir eksiği ne de güdüğü var. Ama bir yandan da –hiç yoktan benim- içinde çok da pırıltı gördüğüm bir macera değil. Yani olsa da olur olmasa da. Bilmiyorum açıkcası. Bu da olsun tabii de, sanki bunun yerine başka birşey olsa daha güzel olurdu gibime geliyor.
  • New Avengers: Bendis’i pek sevmiyorum aslında ama bu güzel işte. Son yıllardaki Avengers karmaşası içindeki en istikrarlı ve başarılı grup ve dergi buydu heralde.New Avengers, Avengers takımı için oldukça sıradışı kabul edebileceğimiz kahramanlardan kurulu. Spider-man ve Wolverine bunların başında. Aslında bu “çok satan” kahramanları bir araya toplamak Kaptan Amerika’dan çok, Marvel editörlerinin işi olsa bile sonuçta ortaya çıkan ürün güzel ve okuması eğlenceli. Güzel seçim yapılmış.
  • Weapon X: Ahhhh, bu güzel işte. Yıllar önce yanılmıyorsam Alfa Yayınları bunu bir okuyucusuna hediye edecekti de nasıl istemiştim. Kim aldı acaba? (Celalettin sen mi aldın?). Wolverine’i herkes seviyor heralde. Ama bu macera hakkaten ayrı bir güzel. Beni en çok şaşırtan ve sevindiren bu oldu. Heyecanla bekliyorum.
  • Silver Surfer – X-Men Klasik Serileri: Bunlar zaten cepte. Para verirken düşünmeye çok da gerek olduğunu zannetmiyorum. Ders gibi çizgi romanlar.
  • Strangers in Paradise: Valla bunun ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Ama yayınladıklarına göre iyi birşeydir heralde (öyledir di mi?).

Diğer Yayınevleri de önümüzdeki günlerde  neler yayınlayacaklarını açıklarlar diye ümit ediyorum. Yanılmıyorsam bir ara JBC yayıncılık Umbrealla Academy’i yayınlayacaklarını duyurmuştu. Fakat ne oldu bilmiyorum.

Son olarak ise gelecekten beklentilerim şu şekilde: Hoz Comics aynen devam etsin. Kara Kule’nin hepsi çıksın. Marmara Çizgi Yürüyen Ölüler’e devam etsin. Burda adını anmadığım bütün diğer yayınevleri her türlü çizgi romanı sorunsuz ve sağlıklı biçimde basmaya devam etsin. Savaşlar bitsin, dünyada barış olsun, fidanlar ağaca, ağaçlar fidana dönüşsün.

R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’e ne oldu?

Bu sorunun cevabını Temmuz 14’de yayınlanacak ve iki sayı sürecek bir maceranın ilk bölümü olan ve  Grant Morrison tarafından yazılan Batman #701 ile öğrenecekmişiz. Batman R.I.P. ve Final Crisis arasında Bruce Wayne’in başından neler geçtiği pek bir muallaktaydı. R.I.P.  macerasının finalinde  Batman başına ciddi manada bela açan Dr. Simon Hurt ile beraber, yere çakılarak havaya uçan bir helikopterde mahsur kalmıştı. Bundan sonra ise uzun süre Dr. Simon Hurt’ten ses seda çıkmamıştı (ta ki Batman & Robin sayı 11’e kadar).  Bruce Wayne ise bu trajik olaydan sonra hiçbirşey olmamış gibi Final Crisis’ın içine dalmış ve sonunda -hiç yoktan DC sakinleri için- nalları dikmişti.

Yazar Grant Morrison R.I.P. ve Final Crisis arasındaki bu kronolojik boşluğu doldurmaya karar vermiş.  Şimdiye kadar iki macera arasında var olagelen bu  boşluk olduğu gibi bırakılmış, –hiç yoktan benim için- bu “ara” havada kalmıştı. Görünen o ki Batman #701’de başlayacak olan hikaye 2 sayı sürecek ve Return of Bruce Wayne hikayesi için bir tür backup olacak(mış). Dc’nin Batman #702 için yazdığı tanıtım yazısında bu boşluğun masus anlatılmadığı ima ediliyor. Her ne kadar klasik bir pazarlama şekli gibi gözükse bile yazar Morrison olunca doğruluk payı  olabilir diye düşünüyorum.

Türkçe baskısı bulunan ve okumanız gereken birkaç çizgi roman

Aşağıdaki liste sanırım en çok sevdiğim (türkçe baskısı bulunan) çizgi romanların listesi. Postu yazmaya başlamadan önce “okumanız gereken ilk 10” ya da “ilk 5” gibi haavalı bir başlık düşünmüştüm ancak işi daha kişisel düzeyde tutmaya karar verdim. Çünkü öbür türlü işin içine henüz okumadığım bir sürü çizgi roman ve Türkiye’de çizgi romanın bence esas yüzünü oluşturan ve benim Nathan Never ve Dylan Dog dışında çok az alakamın bulunduğu İtalyan çizgi romanları giriyordu. Ben de boyumun ölçüsünü biliyim dedim.

Eğer Ava Giden Avlanır’ı düzenli okuyorsanız ya da arada bir bakıyorsanız bu blog’un açıklamasında da yazdığı gibi daha çok Amerikan çizgi romanları ve süper kahramanlar hakkında olduğunu da biliyorsunuzdur. Bu post bir tür “Top 10” olmaktan öte kişisel olarak benim sevdiğim ve beğendiğim çizgi romanların listesidir. Peki bunu neden yazıyorum? İnanıyorum ki bu blog’u okuyorsanız ortak bir yönümüz var demektir. Dolayısıyla benim gözümden kaçan ve türkçesi bulunabilen iyi çizgi romanlar olduğu gibi belki sizin de gözünüzden kaçan bazı yayınlar vardır.  Belki bu postta birkaç tanesini bulursunuz. Okumaya devam et

Sea Bear & Grizzly Shark

sbgs_001

Indie denilince aklınıza ne geliyor? Sözlük anlamı şöyleymiş yani bağımsız falan filan… Peki çizgi romanda Indie denilince ne anlıyorsunuz? Benim bundan anladığım çoğunlukla büyük çizgi roman firmalarının ve onların yarattığı “main-stream”in dışında kalan, daha alternatif konuları, daha alternatif kahramanlarla işleyen, görsel olarak main-stream kuzenleri kadar gösterişli olmayan ve böyle bir derdi de olmayan çizgi romanlar. Samimi olmak gerekirse çok ilgilendiğim bir tür değil. Ancak bu tip çizgi romanların bir özelliği var ki o da DC ve Marvel gibi şirketlerin asla basmaya yanaşmayacağı derecede uçuk kaçık öyküleri okurlara sunması. Çizgi roman okumamış biri, kuş bakışı Marvel evrenine bakınca, orada olup biten herşey o kişiye zaten uçuk-kaçık ve hatta absürd gelecektir; doğru. Ancak az birşey modern comiclerle alakası olanlar için bu çizgi romanlar -kendilerince dahi olsa bile- belli bir mantık ve olay sırasına sahip dergilerdir. Dolyısıyla “uçuk-kaçık” ya da “absürd” olmaktan oldukça uzaktırlar. Ancak bence çizgi romanı bir sanat dalı olarak güzel ve farklı kılan en önemli özellik, hikaye ya da kahramanlar ne kadar sıradışı olsalar, ne kadar absürd gözükseler dahi, bunları paketleyip okuyucuya sunabilmesi ve ona okutmayı başarabilmesidir.

Sea Bear & Grizzly Shark da olanca  acayipliğine rağmen (ya da sayesinde) ve samimi havası sayesinde çizgi romanının bu özelliğini sonuna kadar kullanan, oldukça orjinal bir yapım. Image Comic etiketi taşıyan, siyah-beyaz bir one-shot. Derginin ismi biraz tuhaf gelebilir ancak başlık içeriği açıklıyor zaten. Dolayısıyla içeriği de  tuhaf. Çizgi roman, Image Comics ortaklarından, Türk okurların da Yürüyen Ölüler ile tanıdığı Robert Kirkman’ın deniz ayısı ve orman köpekbalığının kökenlerinden bahsettiği birkaç paragraflık bir yazı ile başlıyor. Daha sonra ise hikayelere geçiyoruz.

Dergi 2 farklı hikayeden oluşuyor. Yani başlık sizi yanıltmasın. Ortada deniz ayısıyla, orman köpekbalığının mücadelesi gibi bir durum yok. Her iki hikayenin yaratıcıları da farklı kişiler ve iki hikaye birbirlerinden tamamen bağımsız olarak ilerleyerek sonuçlanıyor. Hikayeler hakkında özet geçmek isterdim ancak öykülerin içeriği bunu hemen hemen olanaksız kılıyor. Şöyle söyleyeyim: İlk hikayede, bir deniz ayısı, iki sayborg, amerikan ordusu, bir tür “iyi” deniz-insanları klanı, bir tür “kötü” deniz insanları klanları ve bunların farklı jenerasyonları, cinayetler, yetim kalan bir çocuk ve bir intikam hikayesi var. Bütün bunlar sadece 24 sayfa içerisine sığmış vaziyetteler ve ister inanın ister inanmayın girişi gelişmesi sonucu olan mantıklı bir öykü şeklinde anlatılıyor. Grizlly Shark’ı konu alan ikinci hikayenin kadrosu deniz ayısının hikayesi kadar kalabalık olmasa bile öykünün kendisi neredeyse daha da uçuk kaçık ve hatta absürde yakın.

Sea Bear & Grizzly Shark oldukça komik ve bolca gore öğesinin kullanıldığı vahşi bir çizgi roman. Zekice düşünülmüş bir çok acımasız espri var ancak bunları da gayet lakayıt biçimde sunuyor. “Böyle dergileri seviyorum…” ile başlayan bir cümle yazacaktım ancak Sea Bear & Grizzly Shark gibi bir derginin daha önce yapıldığını söylemek zor.

Kapak fiyatı $4.50 olarak gözükse bile şuradaki habere göre şu aralar $8.50 civarında satılıyormuş. Bu, derginin ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi. Bulursanız, görürseniz bir göz atın derim.