Modern Marvel Kronolojisi 3: Planet X (Grant Morrison, Phil Jimenez)

Konu: Magneto’nun bir kez daha homo-superior olarak adlandırılan mutantları dünya üzerindeki hakim ırk haline getirmek çin yaptığı kumpaslar, pislikler ve üçkağıtlar.

Önemi: Konu her ne kadar X-kitaplarında yüzlerce kez işlenmiş olsa bile bu hikayenin X ve dolayısıyla Marvel tarihinde bir dönemeç olduğu söylenebilir. Hikayenin 3 önemli sonucu var: Bu tarihe kadar Xavier ve Magneto’nun mutant ırkı üzerindeki “fikirsel” hakimiyetleri bir nevi son buluyor. Hikaye aslında çoğunlukla Magneto tarafından anlatılsa ve Magneto bittabii ki sonunda kaybetse bile aslında Xavier’in de o yıllardır ağıza sakız olmuş “rüyası” da Magneto’nun faşit rüyasıyla beraber bir nevi resmi olarak son buluyor. Bunu da sanırım son sayıdaki şu kare çok güzel özetlemiş:

2. önemli sonuç ise hikayenin sonunda en eski X-Men’lerden Jean Grey’in ölmesi. Bu hikayenin başında Xavier’in X-Men liderliğini Jean’e bırakmak istediğini öğreniyoruz ancak onun ölmesiyle beraber liderlik görevini Scott Summers AKA Cylops üstleniyor ve bundan sonra da zaten X-Men içerisinde ciddi bir değişim başlıyor. Bu da 3. önemli sonuçtu.

İyi Yönleri: Okuması çok eğlenceli. X-Men’in içerisinde bulunduğu durum oldukça karanlık olsa bile bütün hikaye boyunca aslında bir optimizm hakim. Özellikle Magneto ve X-Men’den arakladığı yeni öğrencileri ile arasında geçen diyaloglar çok keyifli, hatta öyle ki bazı yerlerde beni güldürdü.
Konu genellikle Magneto çevresinde şekilleniyor ve X-Adamlar biraz daha geride kalıyorlar. Sağlam kötüleri okumak zevkli olduğu için bu da ayrıca bir artı.

Kötü Yönleri: Şahsen hemen hiçbir kötü yönü olduğunu söyleyemeyeceğim. “budur” denilecek bir hikaye olmasa bile “şu tarafını” beğenmedim diyebileceğim bir şey de bulamadım.

Hikayenin Anlaşılabilirliği: Planet X süregelen New X-Men dergisinde devam eden bir macera ve daha önceki sayılardan beri varolagelen birkaç olay çözülüyor. Hikayenin başlangıcında X-Men’in içerisinde bulunduğu durum epey karışık. Bu karmaşanın da aslında Magneto’nun manipülasyonu sonucu yaratıldığını göz önüne alırsak eğer ve “ben illa tüm olayı kavramak” isterim diyorsanız; Grant Morrison’un New X-Men’ini nerdeyse komple okumanız gerekecek. Böyle bir takıntınız yok ve Magneto ve Xavier’in dünya görüşlerinden  ve az biraz olsa da tarihlerinden haberiniz varsa eğer güzel bir okuma sizi bekliyor demektir.

Okumak Gerekli mi?: X-Men fanııysanız “evet!” okumak gerekiyor. Bu hikaye House of M ve  Messiah serileriyle beraber modern X-Men’in şekillenmesinde büyük rol oynuyor. X-Men fanı değilseniz de okumanızı tavsiye ederim çünkü iyi bir çizgi roman. Ancak bunun dışında Marvel evreninin sürekliliğinden öte Mutantlar arası bir hesaplaşma anlatılıyor.

Çarpıcı Anı: Valla ister beğenin ister beğenmeyin benim için en çarpıcı an şu oldu (hehe):

Modern Marvel Kronolojisi 1: Avengers Disassembled (Brian Bendis, David Finch)

Konu: Magneto’nun kızı, eski mutant terorist, mümkün mertebe uzun süreli Avenger Scarlet Witch delirir. Herkes delirebilir ancak deliren kişinin gerçekliği manülpüle etme gücü varsa bir dur demek lazım. Scarket Witch’in delirmesi 3 intikamcının ölümüne yol açar. Zaten hem kendi içerisinde hem de dış dünyadan baskı gören Avengers bu olayın sonucunda dağılır.

Önemi: Bronz Çağından beri süregelmekte olan ve artık kemikleşmiş tabir edilebilecek Avengers’ın sonu gelir. (Thor, Kaptan Amerika, Demir Adam, Hawkeye, Scarlet Witch)

İyi tarafları: Konu aslında güzel. Koskoca Avengers’ı dağıtmak hem cesaret isteyen hem de değişik bir hamle. Avengers’ın Marvel evreni içerisinde ne kadar büyük bir yeri olduğu göz önüne alınınca, dağılmasıyla beraber birçok olasılık hem okuyucuya hem de yazara/çizere  göz kırpmaya başlıyor. Hikayede çok fazla diyalog olmasına rağmen, bu diyaloglar okuyucuyu çok sıkmıyor. Süper Kahramanları elleri kollar bağlı, paranoyaklaşmış vaziyette okumak oldukça zevkli.

Çizer David Finch kendisinden çok da bahsedilmeye gerek olmayan bir sanatçı. Finch Hem Avengers gibi aşırı popüler bir çizgi romanı taşıyabilecek kadar klasik standartlara bağlı bir çizer hem de çalışmalarını görünce imzaya bile bakmadan direk olarak “Bu çizim David Finch” diyebiliyorsunuz. Bence hangi sanat dalında olursanız olun en önemli özelliklerden biri budur. Ayrıca kişisel olarak ben çizimlerini oldukça “dramatik” ve canlı bulurum. Çizdiği kareler, hikayeyi betimlemekten öte, hikayeyinin bizzat kendisini anlatabilir.

Kötü tarafları: Hikayeye katkı yapmaktan öte bir nevi “ağıt” olan Finale sayısını katmazsanız eğer hikaye 4 sayı gibi kısa bir zamanda son buluyor. henüz 3. sayıda bu işleri Avengers’ın başına açanın dışardan bir güç değil, kendi içlerindeki bir üyeleri olan Scarlet Witch olduğu anlaşılıyor. Ancak yine de 4. sayının ortalarına kadar Dr. Strange’i hala bazı kahramlara gerçeği açıklarken okuyorsunuz. Gereksiz.  Ayrıca hikayeye biraz kuşbakışı bakınca Scarlet Witch’in öldürdüğü 3 intikamcının, neden o 3ü olduğu biraz anlamsız kalıyor. Ayrıca Scarlet Witch’in delirmesi sonucu öfkesini yöneltmesi gereken doğru insanlar Avengers değil. Babası olan Magneto gibi insanlar var bence daha st sıralarda. Dolayısıyla Scarlet Witcvh’in delirmesi Avengers’ı dağıtmak için bir araç olarak kullanılıyor. Bu nedenden dolayı okuyucunun  hissetmemesi gereken o ticari koku burnumuzu şöyle de olsa bir yalıyor.

Hikayenin Anlaşılabilirliği: Avengers ne olduğunu bilmeniz hikayenin çoğunluğunu anlayabilmek için yeterli. Ancak yine de İntikamcıları bu noktaya sürükleyen  olayları da kavrayabilmek gerekiyor. Neyse ki bunlar esas hikayeye yedirilerek güzel noktalarda anılıyor ya da anlatılıyor.

Okumak gerekli mi?: Ortalama çizgi romanı okuyucusundan çok daha çok Avengers sevenlerin zevk alabileceğini düşünüyorum. Biraz ticari olduğu için çok da etkileyici ya da dramatik olduğunu söylemek zor. Ancak okunmuyor da değil. Boş zaman değerlendirmek açısından güzel.

Çarpıcı Anı: She-Hulk’ın Vision’ı ortadan ikiye bölmesi. Hikaye içerisinde çok şok edici olmasa bile yine de güzel sahne:

Modern Marvel Kronolojisi: Giriş

Daha önce de bahsetmiştim. Marvel’ın son büyük event’i Siege ile -sözde- 7 senelik bir dönem Marvel tarihinde kapanmış ve şaşalı biçimde “Heroic Age” diye adlandırılan yeni bir çağ başlamış oldu. Aslında yeni bir çağın falan başladığı bittabii ki yok. Marvel döndü dolaştı aynı noktaya geri döndü. Avengers frençayzı büyük oranda şekil değiştirdi o kadar. Yoksa hemen hemen herşey aynı.  Gönül isterdi ki Marvel evreninde değişiklikler olsun; biri batsın öbürü çıksın. Ama olmadı.

Bütün bunlara rağmen bu 7 sene içerisinde birşeyler olmadı mı? Oldu tabii. Eğer şuradaki listeye bakarsanız; son 7 sene içerisinde Marvel evreninin sürekliliğini etkileyen büyük olayların kronolojik bir listesini görebilirsiniz.

Ben de halkıma millettime Marvel sevenime faydalı olmak için bazısını okuduğum, bazısını okumadığım bu listedeki maceraları kronolojik biçimde tekrar okumaya ve kısa da olsa dğerlendirmeye karar verdim. buna da bana gönderilen birkaç mail neden oldu aslında. Genellikle “örümcek adama ne oldu, şu olaydan da bahsetsedermisin gibi gibi. Ben de böyle bir postlar dizisi oluşturmaya karar verdim.İyi okumalar.

Legion of Super-Heroes #1(Dc Comics)

Dc evreninin 31. Yüzyıldaki süper kahramanlar topluluğunun maceralarını konu alan Legion of Superheroes’un 6. versiyonun ilk sayısı dün itibari ile yayınlandı. Daha önce de birçok türk çizer Amerikan çizgi roman piyasasında çalıştı ki bunların başında yine Yıldıray Çınar, Hakan Tacal, Melike Acar ve Mahmud Asrar geliyor. Ancak sanırım bu kadar “major” bir dergide ilk ismi geçen Yıldıray Çınar olacak. Yıldıray’ın çok sevdiğim çizim tarzından kendim bahsetmek yerine direk olarak Comic Book resources’taki Doug Zawiszar tarafından yapılan review‘dan çevireceğim:

Yıldıray Çınar’ın daha önce yayınlanan kapakları ve previewları Legion of Super-Heroes’a göz atmak için beni zaten cezbetmişti. Çınar’ın sanatı keskin, canlı, detaylı ancak önemsiz ayrıntılar tafından da ezilmiyor. Cınar klasik sayılabilecek bir biçimde kahramanları resmediyor ve onlara gerek yüz mimiklerinde gerekse de duruşlarında çok geniş bir ifade yayıyor (kötü çeviri). Sanatı Tom Grummentt ve Howard Porter’ın sanatının arasında bir yerlerde duruyor ancak orjinalliğini de korumayı başarıyor. Legion of Super-heores frençayzında daha önceki sanatçılar olan Gary Frank ve George Pérez’i takip etmek Çınar için kolay olmayacak, zaten bunun yerine Çınar bu isimleri tekrarlamak yerine, akıllıca biçimde kendine yeni bir yol belirliyor. Çınar’ın sanatı iyi ve eminim ki bu dergi devam ettikçe ve Çınar karakterlere alıştıkça daha da iyi gözükmeye devam edecek.

Valla doğru söze ne denir. O yüzden ben de fazla uzatmıyor ve işin hikaye kısmına geçiyorum:

Legion of Super-Heroes gibi çizgi romanları kendime biraz uzak bulurum açıkcası. Ben daha çok sokaklarda geçen çizgi romanları seven bir tipim. Kozmik olaylar, zaman yolculukları, uzak gelecekler çizgi roman içerisinde olunca bana biraz uzak kalır Ancak Yıldıray’ın çizimlerini görmek için okuduğum bu dergi beni oldukça şaşırttı. Sanırım hikaye son versiyonun bıraktığı yerden devam ediyor. Ben de önceki versiyonlardan hiçbirini okumadım. Ayrıca daha önce de birçok kereler söylediğim gibi bir sayıdan fazla sürecek bir maceranın sadece ilk bölümüne bakarak o macerayı ya da dergiyi eleştirmeyi anlamsız buluyorum. Ancak Legion of Super-Heroes bu noktada bende oldukça değişik bir etki bıraktı. Olayları ve karakterleri çok tanımasam bile yine de yazarın satır aralarını bolca kullanarak yaptığı anlatım ve diyologlar ile hikayeye rahatça dahil olabildim. Hemen hemen hiçbir kare boşu boşuna oraya konulmamış ve her diyalog ve her kare hikayenin ilerlemesine yardım ediyor ve daha sonraki sayılarda çözülecek birkaç düğüm de ortaya koyuyor. hatta ve hatta sanırım Dc’nin yakında gerçekleşecek olan event’lerinden biri olan Flashpoint’e bile gönderme var (göndermeden öte hikayeler bir şekilde birbirleriyle alakası olacak sanırım). Bu sayıda birçok şey anlatılmasına rağmen yine de kesinlikle okuyucuyu sıkmıyor hatta aksiyonun oldukça doyurucu olduğunu bile söyleyebilirim. bu sayı benim için tam bir süper-kahraman çizgi romanıydı.

Bu dergiyi Yıldıray’ın çizimlerini görmek için zaten takip etmeyi planlıyordum ancak sanırım artık iyi bir dergi olmaya aday olduğu için de takip edeceğim.

Yürüyen Ölüler Bölüm 3: Demir Parmaklıklar Ardında (Image Comics/Marmara Çizgi)

Öncelikle yaşı biraz geçgin eski bir çizgi roman okuru olarak çizgi roman baskı kalitelerine karşı hep şüpheyle yaklaşırım. Çünkü Türkiye’de belli bir tarihe kadar birçok yayınevi tarafından yayınlanmış birçok  kitap ciltleme ve baskı manasında hep kusurlarla dolu olmuştur. Okumak için bir tane, koleksiyon için ikinci bir tane alan bir arkadaşım vardı (Çünkü bir kere okundu mu ciltler dağılıp gidiyordu genellikle.) Görüyorum ki modern yayınevlerinde artık  böyle bir sorun yok. Marmara Çizgi ve Hoz Comics tarafından yayınlanan kitapların neredeyse orjinal TPB’lerden bile daha iyi olduklarını düşünüyorum. Umarım bu kalite düzeyini düşürmezler ve böylelikle biz de bir 10 sene sonra Robot 6’in “Shelf Porn” una koleksiyonlarımızın resimlerini yollarız. (Ancak Marmara Çizgi’nin acilen Web sayfasını yenilemesi gerekmekte.)

Daha önce de Robert Kirkman tarafından yazılan ve Charlie Adlard tarafından çizilen Yürüyen Ölüler’in ilk bölümünden bahsetmiştim. İlk iki cildi çok beğenmemiştim açıkcası. Bu biraz, son yıllarda zombi malzemesinin standart bir korku trendi haline gelmesi, hatta bunu da aşıp sonuna kadar sömürülmesindendi ve açıkcası zombiler bana baygınlık vermeye başlamıştı.Ancak Demir Parmaklıklar Ardında‘yı beğendim (Bu blogu okuıyan bazı şahıslar “ben demiştim” ya da “yola geldi salak” diye düşündüklerini duyabiliyorum (evet ben telepatım)). Şimdi bunları düşünen arkadaşlar “ne oldu da beğendin?” diye soracaklardır. Söyleyim efendim: Okumaya devam et

Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 2. Bölüm

Bu yazının aylar önce yazdığım ilk bölümünde şu an 200. saysına 3 sayı kalmış olan, Imgae Comics tarafından 1992 yılından beri kesintisiz ancak düzensiz olarak yayını sürdüren Spawn adlı dergiden bahsedeceğim. Eğer Spawn’ın başından geçenlere çok hakim değilseniz ya da öğrenmek istiyorsanız ilk bölümü okumunazı tavsiye ederim: Harcanmış Harikalar Diyarı: Spawn – 1. Bölüm.

Yazının ilk bölümünde Spawn’ın şu an 18 seneyi doldurmak üzere olan tarihinin birkaç sayfalık bir özeti vardı. Şimdi okuyacaklarınız ise bu 18 sene hakkındaki düşüncelerimdir.

Şimdi dönüp baktığım zaman Spawn’ın ortaya çıktığı dönem olan 92 yılında çizgi romanlar açısından oldukça karanlık bir dönemdi. Superman ölmüştü ya da ölmek üzereydi, Batman’in beli kırılıyordu, Green Lantern Parallax’a dönüşmek üzereydi, koca koca silahlar yeni yetme bir sürü kahramanın elinde dolaşmaktaydı..vs.vs. Spawn sanırım o dönemde çizgi roman okurlarının uzun süredir görmek istediği birşeyi okurlara sundu: Rakiplerini öldürmekten çekinmeyen bir süper kahraman evreni içerisinde var olagelen bir ana karakter. Herşeyden önce her ne kadar bu diyeceğim göreceli olsa bile- Spawn iyi gözüken karizmatik bir karakterdi. Bariz biçimde Batman ve Spiderman esintileri taşıyordu. Basit bir taklitten öte bu iki kahramanın bazı özelliklerinin güzel bir senteziydi. Görünşü biraz sayg duruşu niteliğinde olsa bile klasik (ruhunu şeytana satan adam) ama gittikçe derinleşen evreni ile paralel olarak ilgi çekeci hale gelen bir hikayesi de vardı. Okumaya devam et

Gezmeye Çıkan Adam

Son yıllarda, iki büyük şirketin de lokomotif dergilerinin geçtikleri kurgusal evrenler büyük bir değişim içerisindeler ya da öyle olduklarını söylüyorlar. Aşağıdaki teaserda SIEGE ibaresi üzerinde yazana dikkat:

Bununla kastedilen 7 sene önce Avengers Dissambled mini-serisiyle başlayan olaylar ki aslında bu olaylar gerçekten birbiriyle bağlantılı mı? Kısmen evet. Örneğin Secret Invasion Dark Reign’in başlamasına yol açmıştır gibi. Bu tip harketler bence bir çizgi roman firması için iyi birşey çünkü ellerindeki malzemenin dinamik ve değişken kalmasını sağlıyorlar. Legolarla oynamak gibi birşey bu: Ellenizde değişik boylarda, rengarenk,  çeşit çeşit lego var ve bunları istediğiniz gibi söküp çıkarabiliyorsunuz. Ancak hani dönüp bakınca Marvel’ın gerçekten yaptığı bu mu yoksa ellerindeki bu lego parçalarıyla (Avengers, kaptan Amerika, Demir Adam, Örümcek Adam) hep aynı tasarımı mı yapıyor?

Roman Yazma Sanatı adlı kitaptaki iddialardan biri şu ana kadar kurgusal yazın için kullanılabilecek 69 tane kurgu tipinin olduğudur (Kitap bunu iddia etmiyor, böyle bir iddianın varoluğunu söylüyor.) Marvel evreninin Siege sonrası hali ise bana biraz bu kurgu tiplerinden birini hatırlattı. Adını sanını hatırlamadığım için bu kurgu tipini “Gezmeye Çıkan Adam” olarak adlandıracağım.

Gezmeye Çıkan Adam için düşündüğüm zaman ilk aklıma gelen örnekler Lord of The Rings, Big Fish, Eurotrip hatta ve hatta Vampirle Görüşme. Bu filmlerin ortak noktası başkahramanların ellerinde olmayan ancak onları zorunlu kılan bir nedenden dolayı bir yolculuğa çıkmalarıdır. Yolculuk ve nedenleri tabii ki de çeşitlidir. Bu kurgunun finalinde başkahramanlar çıktıkları yolculuktan sağ salim biçimde yuvalarına varırlar. Yolculukları boyunca gördüklerinden ve tecrübe ettiklerinden dolayı olgunlaşmış ve en azından manevi biçimde büyümüşlerdir.

Marvel evreninin son yıllarda başından geçen olaylar da bana biraz bu kurguyu hatırlattı aslında. Yani Marvel Evrenini gezmeye çıkmış bir adam olarak düşününce epey birşey gördüğünü kabul etmem gerekiyor: House of M, İç Savaş (Bence Süper), Secret Invasion, Dark Reign..Peki Siege’le biten sözde bu 7 senelik zaman dilimi içerisinde ne oluyor? Bence olan şey şu: Adamın biri gezmeye çıkıyor, dağ tepe geziyor, dolaşıyor, tanışıyor, konuşuyor, mücadele ediyor ve sonunda yuvasına geri dönüyor ancak hiçbir şey öğrenmemiş ve yaşadığı tecrübelerden ders çıkarmamış olarak.

İlk örnekte de dediğim gibi aslında Marvel’ın elinin altında rengarenk bir lego koleksiyonu var ama o hep aynı evi inşaa etmeyi ve aynı odalara aynı karakterleri koymayı seviyor.

Bu yaratıcı kadronun eseri mi yoksa bir satış stratejisi mi bilmiyorum ancak bir marka olarak marvel’ı pazarlamada işe yaradığı kesin: Retcon. Ortada kesinlikle hedeflenen bir Pazar kitlesi var ki bu da ergenlik döneminin sonuna yaklaşan erkek çocuklar (benim gibi). Eminim Marvel’ın sayıları yüzbinlere varan ve bu yaş aralığının dışında bulunan sadık bir okuyucu kitlesi de vardır (yine benim gibi) ancak Marvel’a esas para kazandıranın bittabii çocuklar ve gençler olduğunu  düşünüyorum (elebette durum DC için de çok farklı değil bu noktada). Bu basit nokta aslında önemli çünkü çocukluk ve gençlik geçici şeylerdir. Bir nesil yetişkinliğe adım atarken ergenlik döneminde edindiği bazı şeylerden vazgeçer. Ancak bir neslin yerini hemen bir sonraki nesil alacağı için müşteri potansiyelinde azalma gibi bir tehlike yoktur. Ve hatta her seferinde bu potansiyeller eldeki ürünün daha değişik marketlerde (Burger King, Oyunlar, Sinema Filmleri, oyuncaklar…) satılması ile  daha da artmaktadır.

Dolayısıyla Marvel zaten bütün karakterlere, yerlere ve evrene sahip olduğuna göre aynı hikayeleri baştan baştan anlatmakta ne zarar var? Zaten bu hikayeleri “yeni birşey” diye kucaklayacak taze bir nesil varken. Dolayısı ile belki de Marvel Comics  “çalışan birşeyi bozmaya”  gerek olmadığını düşünüyor. Dc bunu yapmıyor mu? Evet yapıyor ama sonuçları Marvel’ınkilerden çok daha farklı ve ileriye dönük oluyor. Ancak o başka bir yazının konusu.

Marvel’dan Geriye Kalanlar

Yukarıda görmekte olduğunuz bu kaydadeğer koleksiyon benim çok yakın ve çok eski bir arkadaşıma ait. Kendisini Spider-Man pioneerı olarak tanımlayabiliriz. Peki bu resmi neden buraya koydum? Çünkü bu koleksiyon bize birşey anlatıyor: Bazı insanlar aynı türde olsalar bile o türe ait bazı spesifik şeyleri severler. Mesela tahmin edebileceğiniz gibi bu koleksiyonun sahibi olan Arda ismindeki arkadaş Spider-Man’i seviyor. Bu demek değil ki diğer çizgi romanları sevmiyor ya da okumuyor veya takip etmiyor. Zaman zaman ediyor evet ama adamın olayı Spider-Man. Ondan zevk alıyor.

Marvel Comics’in güncel olaylarını ve maceralarını takip ediyorsanız eğer Marvel’ın son büyük event’i Siege’in sonlandığını da biliyorsunuz demektir. Genel olarak bu macera hakkındaki düşüncelerimi dün yazdığım ve şurada bulunan post‘ta okuyabilirsiniz.

Siege, Marvel’ın Spider-Man dışındaki lokomotif dergileeri olan Thor, Avengers gibi dergiler içerisinde şekillenen bir macera. Yani Guns n’ Roses bir çizgi roman olsaydı Siege de muhtemelen Axl Rose olurdu.

Siege bu kadar büyük bir olay olarak lanse edilmesine rağmen öyle kötü, öyle ucuz çıktı ki yaşı 18’in üstünde olan birçok sadık Marvel okuyucunun kendilerini saygısızlığa uğramış gibi hissettirmiş olmalı. “2 senedir bunu mu bekliyorduk ya?” dedim ben.

Marvel evreninde bayrağı taşıyan yazar; Siege’in de yazarı olan uzun ve yıllardır çizgi roman piyasasının “taşaklı” adamlarından biri olarak rağbet gören Brian Michael Bendis (adamın tip süper aslında).  Ve önümüzdeki yıl da (hiç yoktan 6 ay boyunca) bu bayrak yine Bendis’te kalacak. Bu bence şu demek: marvel comics’in lokomotif dergileri yine yerinde sayacak, maceralar 15-16 yaşındaki oğlan çocuklarına fast-food tadında bir “ürün” olarak satılmaya devam edilecek. Yine her blog’da reklamı yapılan büyük olaylar yaşanacak ama büyük ihtimalle hepsi Siege gibi kolpa çıkacak.

Peki bu durumda Arda gibiler ne yapsın? Arda’dan öte “Hacı ben DC’den hoşlanmıyorum, Marvel daha güzel geliyor bana” diyen arkadaşlarımız ne yapsınlar? Herşeyden öncelikle Arda (ve kardeşi Kemal Can!) Siz Spider-Man okumaya devam edin, çünkü ben okumuyorum (kötü olduğundan falan değil sadece ben okumuyorum).

“Ben Marvel okuyacağım” diyen ama “Valla ya, bu Avengers saçmalığından ve bendis kolpalığından daral geldi” diyen diğer arkadaşlar için Marvel evrenine şöyle bir göz atalım; şu an ve önümüzdeki aylarda neler okuyabileceğimize bir bakalım:

Daredevil

Valla ne yalan söyleyeim geçen yıla kadar büyük bir Daredevil fanı değildim. Dikkat vererek tek okuduğum öyküsü türkçe de yayınlanmış olan Frank Miller ve John Romita Jr.’ın Korkusuz adlı eseriydi. Geçen yıl 500.cü sayısı yayınlanmış olan Daredevil’a bir şans vermeye karar verdim ve o gün bugündür her sayısını iple çekiyorum.

Dardevil Andy Diggle tarafından yazılıyor. Matt Murdock AKA Daredevil oldukça uzun süren bir değişim sürecinin belki de son aşamasında. Artık gizli kimliği halk tarafından biliniyor. Ancak bundan öte Daredevil Hand’in başına geçmiş durumda (Hand katil ninjalardan oluşan Japonya kökenli bir suç  örgütüdür. Daredevil başta olmak üzere Marvel evreninin herhangi bir köşesinden fırlayabilirler. neredeyse “unlimited resources” gibi bir özellikleri vardır.). Amacı ise Hand’i kendi istekleri doğrultusunda kullanabilmek. Ancak o o kadar kolay olacak mı belli değil. Ve ayrıca burada anlatılan hikaye Marvel’ın sıradaki büyük olaylarından Shadowland’e uzanacak gibi duruyor.   Her ne kadar anlatılan hikayenin kökleri, Daredevil’in onlarca yıllık geçmişine uzansa bile biraz dikkat verilerek okunursa eğer karmaşık gözüken bu hikayeye okuyucu rahatça dahil olabiliyor. Tam Marvel tarzı bence.

Daredevil’i merkez alacak ve Luke Cage, Punisher, Spider-Man gibi daha “ayak takımı” kahramanlar arasında geçecek olan crossover Shadowland: Dağılın Ule!!!!

Hikaye size çok orjinal gelmemiş olabilir aslında ama bence anlatımı çok iyi. Bu da bir çizgi romanı “iyi” yapmaya yeten 2 özellikten biridir. Diğeri ise tabii ki işin çizgi kısmı: Hikaye, Daredevil’da 10 üzerinden 7 ise (misal yani) dergideki sanat bence 10 numara. Özellikle 501-504. sayılar arasında degiye can veren sanatçı Roberto De La Torre muhteşem bir herif. Bence bir Batman hikayesi bu adama yakışırdı (belki de çizmiştir, araştırmadım).

Daredevil 504, Sanatçı: Roberto De La Torro

X-Men Cephesi

House of M’den beri X-Men’i takip etmiyordum (Oldukça popülüst bir davranışmış aslında). X-Men cephesinde son durum şu (Biliyorsanız diğer paragrafa geçin): Dünyadaki mutant sayısı 200’ün altına düşmüştür ve mutantların soyu tükenmek üzeredir. X-Men başta olmak üzere, uzun yıllardır mutantlara kök söktüren, mutant karşıtı gruplar da bunu fırsta  bilerek mutant ırkını tamemen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bunların başını da aslında fazlaca “iy” programlanmış bir android olan Bastion çekmektedir. X-Men bir yandan bu faşistlerle uğraşırken bir yandan da o sırada Big Bad Boss Norman Osborn’a karşı da mücadele verir. Sonunda X-Men San Fransico açıklarındaki bir adaya yerleşir ve burayı Utopia diye isimlendirerek dünya üzerinde sağ kalmış hemen hemen bütün mutantlara bir sığınak olarak açar. Bütün bunlar olurken kimsenin beklemediği birşey gerçekleşir ve yıllar sonra mutant bir bebek dünyaya gelir. Bu kız çocuğu iki taraf tarafından da mutant ırkını kurtaracak bir mesih olarak adlandırılır.  Dolayısı ile herkes kızın peşine düşer. Kızı kurtaran Apocalypse’in hüküm sürdüğü, cehennem benzeri alternatif bir gelecekten gelmiş olan ve Cyclops’un (zaman yolculuğu dolayısı ile) ondan yaşça çok büyük olan oğlu Cable’dır. Cable bir asker olmasının yanısıra bir zaman gezginidir. Bebeği (Hope) alır ve onu kurtarmak ve büyütebilmek için gelecekteki “güvenli” bir zaman dilimine kaçırır.

Şu an X-Men evreni de kendi büyük event’ini yaşıyor. İsmi Second Coming. Cable ve Hope’un uzun süreden sonra gelecekten dönmesini konu alıyor. X etiketi taşıyan hemen hemen bütün dergilerde devam ediyor ve bence şu an piyasada süregelen en güzel maceralardan biri. Sonunda bir süprizle karşılaşır mıyız bilmiyorum ama henüz Marvel tarihinde sırat köprüsünü görmemiş karakterlerden biri olan Kurt Wagner, Hope’u kurtarmak için can veriyor. Hikaye bir aksiyon filmi şeklinde ilerliyor ve şu ana kadar temposunu gayet sağlam biçimde ve tutarlılıkla koruyor ve henüz yarısına gelmiş değil. Açıkcası güzel süprizler bekliyorum.

Aslında X-Men hakkında söylemek istediğim birçok şeyi Emre şu çok güzel post’unda zaten söylemiş. X-Men’e ne oluyor diye merak ediyorsanız okumanızı tavsiye ederim.

X-Men’de değişim hat safhada. X etiketi taşıyan hemen her birey (sanırım X-Factor dışında) X-Men ve Utopia çatısı altında toplanmış durumda. Yok olmanın eşiğindeler ama Scott Summers AKA  Cyclops’un önderliğini kabul etmiş durumdalar. Buna Magneto da dahil. Utopia’daki mutantlar adeta Cyclops’un önderliğinde bir asker taburu gibi hareket ediyorlar. Cylops’un onlarca yıldır -her ne kadar liderlik vasfı hep ön planda tutulmuş olsa da- karakter olarak depresif, dramatik lider imajı çizse de, şu an tamamen nötr ve (hiç yoktan çizgi romanlarda) halkı için karar alan bir lider gibi davranıyor. Ve şu ana kadar da oldukça başarılı.

Ayrıca bu noktada X-Force’a da değinmek istiyorum. Cyclops tarafından kuruldu. Liderliğini Logan yapıyor. Bir nevi Black-Ops timi. varlığından üyeleri ve Cyclops dışında hiçbir X-Men bilmiyor. Buna Emma Frost da dahil. Cylclops’un emriyle ortalığı gayet kana bulabiliyorlar.  X-Force’un güzel yanı benim için görmek istediğim X elemanlarını bana hep görmek istediğim şekliyle göstermesi: Wolverine’i hakikaten o pençeleri hakkıyla kullanırken. Ya da (bu dergi içinde favaori karakterim olan) Archangel’ı ortalığı mezbahaya çevirirken görmek gibi. X-Men’de bir başka çok sevdiğim muhabbet ise Cyclops ve wolverine itiş kakışlarıdır. Tahmin edersiniz ki X-Force’da bundan da bolca bulabiliyoruz.

Derginin ilk maceraları çok da iştah açıcı olmasa bile Necrosha okuması zevli bir maceraydı. Şu an X-Force da Scond Coming içine dahil. Bundan sonra ne olacak kestirmesi zor ama bu derginin sayfalarında bolca insan ve mutant kanının dökülmeye devam edeceği kesin gibi.

Bunun yanında derginin sanatı da birçok çok satan çizgi romandan ayrı bir yerde duruyor. Karanlık ve kanlı atmosfere oldukça uygun. Tıpkı Daredevil gibi x-Force da çoğunlukla tek bir kişi tarafından çiziliyor, mürekkepleniyor ve boyanıyor:Mike Choi.

Scarface’i hatırlatan..

oldukça düşündürücü ve sofistike sahneler

Peki bunlar dışında Marvel’da neler var: Punisher Max kesinlikle okunmaya değer. Çok güzel suç, psikopatlık ve mafya öyküleri anlatıyor. Bunun dışında el ele yuürüyecek gibi duran (Dark) Wolverine ve Wolverine origins dergileri de tam gaz devam ediyorlar. origins geçtiğimiz ay başlayan macera ile sonuçlanacak ve sonlandıralacak gibi duruyor. Açıkcası Origins’i cilt halinde edinmek istiyorum (tabii finalinde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşamazsam).

Veeee…. Sanırım bu kadar.Aklıma başka birşey gelmiyor. Şu aralar 2 sene önceki gibi olmasa da Iron Man gazlanıyor. Thor’un sinema filminin görüntüleri düşmeye başladı dolayısıyla Thor önümüzdeki aylarda epeyce fişeklenecek. Marvel’ın kozmik olaylarını hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman ilgilenmedim o yüzden yorum yapamayacağım. Hulk cephesi deseniz… Okumayı bırakalı birkaç ay oldu. Anlamsız derecede karmaşık ama bir yandan da bir o kadar laubali bir dergi grubuna dönüşmüş durumda.

Sonuçta Marvel’ın bence son zamanlardaki içler acısı durumu budur. Yazarlar mı, firma mı, editörler mi suçlu bilmiyorum. Çok da umrumda değil aslında. Ama yine de bazı fikirlerim var. Ama bir okuyucu olarak yukarıdaki dergiler hariç Marvel beni kes-mi-yor.

Ufak bir ameliyat: Siege

Marvel’ın son aylarda çıkan dergilerinin yarısında yer alan etiketin sahibi Siege dün çıkan son sayısı ile tamamlandı. Bütün cevapsız kalmış sorular bu son sayıda açıklığa kavuşuyor. yazarlığını şu an Marvel’ın baş yazarı konumunda sayılabilecek  Brian Michael Bendis’in yaptığı Siege dergisi ve bu olayın Marvel evreni üzerinde  etkilerini bir inceleyelim:

Öncelikle Siege’in konusunu çok kısaca hatırlayalım ki rahatça kesme biçme işlemlerine başlıyalım. Konu çok basit: Thor’u ana memlekti olan Asgard benim bilmediğim ve umursamadığım nedenlerden dolayı yeryüzüne iniyor ve dünyanın en büyük polisi konumundaki kötü adam Norman Osborn, düzenbazlık tanırısı Loki ile ittifaka girerek yine “her nedense”  Thor ve Loki’nin anavatanı Asgard’a saldırıyorlar. Fakat gelin görün ki Normon Osborn’un aslında süperkahramanlar kılığına girmiş süperkötüler ekibinin bir üyesi olan Sentry’nin Osborn’un emriyle Asgard’ı yok etmesi ve daha sonra Osborn’un da  kontrolünden çıkarak  iyicene çıldırmasına kadar varıyor işler. Loki, Asgard panteonunda tanrıların tanrısı ve babası olan Odin’e yalvarıyor ve dua ediyor, Odin de bu duaları karşıksız bırakmayarak o sırada savaşa karışmış olan kaptan Amerika, örümcek adam, thor ve diğer kahramanları ilahi gücüyle boostlayarak Sentry’nin hakkından gelmelerini sağlıyor. Hikayemiz de burada son eriyor.

Lafı uzatmadan ameliyata geçiyorum:

1. Tanımadığınız Profesörlerin gizli formüllü serumlarını içmeyin

Sentry 2000 yılında yayınlanan ve kendi ismini taşıyan 5 sayı süren bir mini seri ile ortaya çıkmış bir karakter. Benim çok başarılı bulduğum bu mini-seri’nin konusu kısaca şöyle: Robert Reynolds adında sıradan sayılabilecek bir amerikalı sıradan yaşamını sürdürürken bir gün hafızasının derinlerinde gizli kalmış birşeyler olduğunu fark eder. Daha önce zihninin derinliklerine gömülen ve belki de silinen anıları yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır. 5 sayı süren maceranın sonunda anlaşılır ki Sentry Altın Çağ döneminden beri varolan gelen bir süper-kahramandır ve Marvel evreninde belli bir tarihe kadar var ola gelmiş en güçlü şahıstır. Bir nevi Marvel evrenin Superman’idir. Sentry bu güçlerini bir profesörün “mucizevi” serumunu kazara içmesi ile kazanmıştır. Ancak her büyük kahramanın olduğu gibi Sentry’nin de bir Arc-Nemesis’i vardır: Void. Void’in ne idüğü belirsiz karanlık bir yaratıktır. Ancak Sentry nasıl en büyük kahraman ise Void de en kötü ve güçlü düşmandır. Her seferinde Sentry – bazen diğer kahramanların da yardımıyla- Void’in hakkından gelmektedir. ancak bu her defasında biraz daha zorlu bir hal almaktadır. Lafı uzatmayalım: Sonunda anlaşılır ki Void ve Rob Reynolds AKA Sentry aynı kişidir. Void’i yok etmenin tek yolu Sentry’i de yok etmektir. Kahramanlar toplanır ve bir karara varırlar. Sentry’nin en yakın arkadaşı olan Reed Richards ve Dr. Strange’in yardımı ile dünyada yaşayan bütün varlıklar Sentry’i  ve dolayısı ile Void’in varlığını unutacaktır. Buna Sentry’nin de kendisi dahildir. Böylece Sentry Marvel gerçekliğinden silinmiş olur. Ancak ilerleyen zamanlarda Rob’un zihni bu gömülen anıları su yüzüne çıkarır ve Sentry geri döner. Tabii Void de.

Bu mini-seride Marvel aslında kendisi için oldukça değişik bir harekette bulunuyor. Marvel evrenine şimdiye kadar o gerçeklik içerisinde var ola gelmiş bütün kahramanlardan daha güçlü bir kahraman “import” ediliyor. “Sentry” adındaki 5 sayılık mini-seri  klasik sayılabilecek ancak güzel işlenmiş konusuyla da bu karakteri Marvel evreinine oturtuyor. Bu kadar güçlü bir karakteri alıp güç dengeleri belirli bir evrene sokmak iyi cesaret ister. Cesaret iyi ancak haticeye değil neticeye bakalım: Madem oyuna bu kadar güçlü bir karakter soktun; karşısına benzer güç seviyesinde bir rakip de çıkarman gerek. Eğer böyle birşey yapabilirsen yarattığın kurgu dünyayı biraz evrimleştirmiş olursun (Bkz. Dc Comis serileri: Crisis on Infinite Earths ve Infinite Crisis ve daha birçok seri daha). Ancak Marvel böyle birşeye pek girişmiyor. Sentry’in ikinci kişiliği kötü adam Void bildiğiniz gibi. Dolayısı ile Sentry “aman Void ortaya çıkmasın” diye pek kahramancılık oynamıyor. Ancak en ama en zor durumlarda ortaya çıkıyor: Mesela Hulk bütün dünyayı yıkmak üzereyken falan.

Daha sonraları Sentry’i daha sık görmeye başlıyoruz. Bir şekilde Void’i zihninde geri atmış falan. Ama akli dengesi iyi değil. Sentry bu tanrısal güçlerini bir türlü hakkıyla kullanamıyor. Genelde Avengers ekipleriyle takılan Sentry ile itiş kakış işleri genelde şu şekilde gelişiyor: Önce Avengers karşı tarafa dalıyor, genelde dayak yiyor, hop Sentry geliyor etrafı topluyor. Ya da Sentry baştan bi tuzağa düşüyor, sıçıyor falan filan. Demek istediğim bu kadar yeteneğe sahip, bu kadar yenilmez bir karakter için Marvel yıllardır VOID kozundan başka birşey oynamıyor ve Sentry’i şık ve sanatsal biçimde soktukları evrenlerine “Rob Reynolds çift kişilikli, şizofrenik delinin teki” diyerek bir türlü almıyor.

Spider-Man kimliğini açıklayor ama yok açıklamamış olacak. Peter Parker hep Daily Bugle’da çalışan bir yandan süper kahramanlık yapan bir yandan da hayatını kazanmaya çalışan iyi niyetli adam olarak kalacak. Kaptan Amerika ve Demir Adam  ölümüne birbirlerine girecekler ama Demir Adam’ın hafızası silindiği için hiçbir şey olmamış gibi kanka muhabbetlerine devam edecekler.

Rob Reynolds’un başına gelen de aslında bu: Marvel evreninin herhangi bir değişime tahamülü yok. Yıllardır okuyuca Marvel evrenin en güçlü üyesi diye tanıtılan, şimdiye kadar girdiği herhangi bir mücadelede tek bir çizik bile almamış olan Sentry Siege sonunda saçma sapan bir biçimde can veriyor:

Siege süresi boyunca Siege odaklı dergiler (ki bunların başını Dark Avengers ve Siege çekiyor)’in önemli odak noktalarından biri Sentry’nin kendisi idi. Brian Michael Bendis’in yazdığı bu öykülerde Sentry’nin o tarihe kadar gizemli kalmış tarihini de öğreniyoruz: Aslında Rob Reynolds bir uyuşturucu bağımlısıymış. Kendisine süper güçleri veren bu serumu da uyuşturucu ararken kaza eseri bulup içmiş ve bunun bağımlısı olmuş. Falan filan. Yani aslında en büyük kahraman falan değilmiş Senty. Şizofrenik junkie’nin tekiymiş. 10 senedir bütün Marvel yaratıcı kadrosundan, yazarların, okuyucularından gizli gizli serum içiyormuş. Hayvan Herif

2. Loki’me elleşme… Ama elleşmişsin bile..

CIA’in KGB’nin süper kahraman olaylarının günlük olaylar haline geldiği bir dünyada var olduğunu düşünün. Ona da SHIELD ismini verin. Bir takım olaylar sonucu da bu haber alma teşkilatının başına her nasıl oluyorsa sosyopat ve çift kişilikli olduğu belgelenmiş olan bir adamın geçtiğini düşünün bu adamın adı da Normon Osborn olsun. Norman her ne kadar zeki bir şahıs olsa da bu noktaya gelirken bir kişiden yardım alıyor: Bu kişi Thor’un yarı üvey kardeşi olan, düzenbazlık, hile hurda, ikiyüzlülük ve kapkaç tanrısı Loki. Yani tıpkı Thor gibi bir başka İskandinav tanırısı/süper-kötü. Loki Norman’a çeşitli şekillerde yardım ediyor. Loki’nin planı Norman’ın elinin altındaki gücü (yani SHIELD’ı) kullanarak kendi anavatını Asgard’a savaş açmak. Loki bunu niye yapıyor?……..Mmmmmm….şey için…..hmmmmfff….bilmiyorum. Ama bir saniye: Bilsem de birşey fark etmiyor. Çünkü meğersem binlerce yıldır inanların tapındığı bu İskandinav tanırısı Loki’nin IQ’su 53’müş. Oldukça düşük yani. Yani Loki bir gerizekalı. Neden mi gerizekalı?

Norman Sentry’e Asgard’ı yıkması için emir veriyor ve Sentry’i de tanrıların şehri Asgard’ı yok ediyor. Kendi vatanı gözleri önünde yok olan Loki gördüklerine inanmıyor ve yaptıkların pişmanlık duyarak babasına yani tanrıların tanrısı Odin’e Sentry yani Void’i durdurması için yalvarıyor. Odin ise Loki’nin istediği gücü veriyor ancak Loki’ye değil Thor, Kaptan Amerika, Spider-Man ve diğer kahramanlara. Onlar da bu gücü kullanarak Sentry’i yok ediyorlar. Ancak Sentry ölmeden önce Loki’yi de öldürüyor. Loki de garibim üvey kardeşi Thor’a “hoşçakal birader kusura bakma” dyip ölüyor.

Thor’un büyük bir fanı sayılmam. Ama az buçuk her Marvel okuru gibi Thor’un baş düşmanı ve Marvel’ın en kötü adamlarından biri olduğunu bilirim. Loki  binlerce yıldır Thor’la ve dünyanın geri kalanı ve hatta kendi anavatanı Asgard ile uğraşmaktadır. Adamın işi bu: kandırıkçılık, dolandırıcılık, üç kağıt. Bu işlerin tanırısı. Binlerce yıldır binlerce plan kurmuş olan bu “tanrı” nedense bir türlü bu son büyük planı içerisinde Sentry’i hesaba katamıyor. Yani sen ne büyük malmışsın Loki. Nasıl Sentry 10 yıldır uyuşturucu bağımlısı olduğunu bizden gizlemişse Loki de 60 senedir gerizekalı, mal bir karakter olduğunu gizliyormuş. Brian Michael Bendis sır perdesini aralayarak bize bu gerçeği de göstermiş oldu.

3. “Erol, erol, Sezercik’e araba çarptı”

Bazen deriz ya “çok gerçekçi filmdi abi”.Ama aslında o gerçekçi dediğimiz birçok  film aslında gerçekçi değildir. Büyük süpriz oldu değil mi? Ancak gerçekçi olmamasının nedeni aslında  bu filmlerden birçoğu San Fransico ya da Seul’de geçtiği için değil. Neden şu: Hepimizin bildiği gibi yolda yürürken kafamıza saksı düşsek ölürdük. Ama diyelim ki bu kafasına sakı düşen babasının hayaletiyle konuştuktan sonra eve dönen Hamlet olsun. Eğer Shakespeare Hamlet’i böyle yazsaydı ne olur? Ne olacak; boktan bir kitap yazmış olurdu. ,

Okuyucu ve izleyici bir kurgu içerisinde olan olaylar için bir neden ister. Hamlet’i bir saksıyla öldürürseniz öyküyü de orada öldürmüş olursunuz. Türk dizileri de bu yüzden kurgu açısından zayıftır: Süper babanın evi gibi bir evdeki bir türk ailesi 50 bölümdür yaşanan tatsız ve berbat olaylar yüzünden artık darmaduman olma tehlikesi ile karşıkaşyadır fakat bir anda “acı acı” telefon çalar. Sezer’e araba çarpmıştır, hastanede ölüm döşeğindedir. Sorunlar unutulur, küsler barışır, herkes Sezercik’in yanına koşar ve kısmen senaryo resetlenmiş olur. Kurgu açısından dünyanın en ucuz numarasıdır ve kesinlikle uzak durulması gereken bir harekettir. Bunun araba çarpması sonucu gözleri açılan kör bir adamdan farkı yoktur. Film içerisinde bir karakterin tanrıya dua etmesi ve duasının kabul olması gibi birşeydir bu. Düşünsenize Ripley tanrıya dua ediyor:” allahım nooooooolur bu alienlardan beni kurtar” diye. Hop Ripley dünyada Starbucks restoranına ışınlanıyor.

Ama kazın ayağı öyle değil. Meğersem bu tip olaylar da olabiliyormuş. Siege’de oluyor. Olan şey ne? Loki’nin babasına yalvarması ve babasının Loki’nin dileğini hop yerine getirmesi. Anaaaa ne güzel lan. İsteyince oluyormuş. Meğerse Odin hep kahramanların arkasındaymış. Tek yapmak gereken bir “lütfen” demekmiş.

Neyse efendim en sonunda Odin’in kahramanlarımızı güçlendirmesiyle Marvel’ın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı Sentry AKA Void de zıbarıyor ve Siege adındaki bu macera da burda son buluyor.

Fİnalde orjinal Avengers ya da ona yakın bir ekip tekrar toplanıyor. Rob Reynolds’un ölümüne biraz göz yaşı dökülüyor. Asgard ile dünya arasında bir bozuşma falan kesinlikle yok, herkes el ele veriyor, fidanlar ağaca, ağaçlar fidana dönüşüyor. Ve bundan sonra yine yazar Brian Michael bendis’in başını çektiği Heroic Age başlıyor. Yani gördüğünüz gibi heroic Age’de neler olacak neler inanılmaz bir sabırsızlıkla bekliyorum.  Brian Michael Bendis acaba hangi Marvel sırlarını daha gözlerimizin önüne dökecek. Çok meraklıyım çooook.