Bu da başka bir şaka olsa gerek

DC dergilerinin satışlarını canlandırmak için Blackest Night tie in sayılarının yanında 8 Lantern birliğine ait yüzükleri dağıttı. Ki gerçekten de işe yaradı o ayki sayılarda gözle görülür bir artış oldu. Şimdi de Marvel kasım ayında yayınlanan bu dergilerden 50 tanesinin kapağını yırtıp, kendisine gönderen çizgi roman bayisine Siege’nin üçüncü sayısının sınırlı sayıda baskısı yapılacak Deadpool Variant kapağını göndereceğini açıkladı.

Kaynak: Tengunner

Bu da o ünlü Deadpool Variant kapağı:

Kötü ve kalitesiz bir şaka olsa gerek.

Reklamlar

Kitap okumanın faydaları

Gerçekten çok fazla sayıda çizgi roman okuyorum. Bunların birçoğu hakkında yazmak istemiyorum. Çünkü yazmaya kalksam, anlatacak bişey yok. Yani okuduğum çizgi romanların  birçoğu -haliyle-  benim içimde herhangi bir duygu uyandırmıyor. Sadece okuyorum. Ama bazı çizgi romanlar var ki,  onlar hakkında ben de bir iki çift laf edeyim istiyorum. Fakat aklın yolu bir olduğundan, zaten bu çizgi romanlar hakkında yazılan yazılmış, çizilen çizilmiş oluyor ve bana da susup oturmak kalıyor.

Bu da onlardan biri: All Star Superman. Hakkında “şöyle iyi, böyle güzel” diye konuşmak istemiyorum çünkü zaten toplam üç tane olmak üzere; biri “en iyi yeni seri”, diğer 2’si ise “en iyi devam eden seri” dalında Eisner ödülü var.  Öyküleriyle (Grant Morrison) tamamen oldschool  , sanatı ile de (Frank Quitely) tamamen modern  bir yapıt. Yeni bitirdim ve son aylarda okuğum en güzel şeydi.   Verdiğiniz her kuruşa değer (Bak bu önemli aslında. Çünkü bu blogta ilk defa bu satırları okuyanlara “paranızı şuna harcarsanız faydasını görürsünüz” demiş oluyorum.).

Övgüler bir yana, All Star Superman sayı 10’dan  aşağıdaki kare beni çok güldürdü. Kel adam, Superman’ın baş düşmanı,  dahi ve multi-milyoner iş adamı, sosyopat Lex Luthor. Görmüş olduğunuz karede; Luthor hapiste ve hücresinde kirap okuyor. Kitabın ismine dikkat lütfen.

Optimist değil mi?

Black Glove ve Batman: R.I.P.

Öncelikle bu biraz geç kalmış bir post (yaklaşık 1 sene kadar). Çünkü Batman’in hazin sonunundan haberim olmasına rağmen hikayeyi henüz  okuyabildim.

Bildiğiniz (ya da bilmeyenlerin öğreneceği gibi) Bruce Wayne AKA Batman, DC evrenin diğer sakinleri tarafından şu an ölü olarak biliniyor. Ancak henüz ölmüş değil. Durum biraz karışık ve Batman sever birçok okuyucu için de rahatsız edici sanırım.

Bruce Wayne’in yokoluşuna giden yol 2007 yılının sonlarına doğru yaynlanmaya başlayan, Grant Morrison tarafından yazılan “Black Glove” adlı öykü ile başlıyor ve “Batman R.I.P”  ile devam edip, Dc Comics’in geçen yılki mega event’i “Final Crisis” ile sonlanıyor.

Uzun uzadıya konuyu yazmak istemiyorum çünkü hikaye aslında oldukça basit. Black Glove, Simon Hurt adında –Batman’i yok etmeye ant içmiş- ve Batman hakkında (gizli kimliği Bruce Wayne de dahil olmak üzere) birçok sırrı bilen bir psikiyatrist tarafından yönetilen bir tür villain’ler topluluğudur. Simon Batman’i yok etmek için direkt saldırı yerine -gizli kimliğini bilmesine rağmen- çok daha karmaşık bir yol izler. Öncelikli amacı zaten 80’li yıllardan beri akıl sağlığı yerinde olmayan Batman’e gerçek manada keçileri kaçırtmaktır. Bunun için çok dikkatlice hazırlanmış bir plan uygular ve en sonunda Batman’i gerçekten de delirtmeyi başarır denilebilir. Ancak tabi ki işler gözüktüğü kadar basit değildir ve Batman ne yapıp edip, Simon Hurt’ten intikamını alır. Batman R.I.P.’in son sayfalarında Batman’i Simon Hurt’ün kaçmasını engellemek için çabalarken görüyoruz ve sonunda ikisi de yere çakılıp patlayan bir helikopter içinde son nefeslerini veriyorlar. Ya da vermiyorlar mı?

Her iki macera da Grant Morrison tarafından yazılmış ve Tony S. Daniel tarafından çizilmiş okuması zevkli maceralar. Okurken dikkatinizi olabildiğince  yöneltmeniz gerekiyor çünkü  iki macera boyunca sadece sayfa doldurmak için konulmuş tek bir boş kare ya da konuşma baloncuğu yok. Hikaye basit olsa bile kurgu bana  Christopher Nolan’ın filmlerini hatırlattı. Sanki hikayenin basitliğine rağmen yazarın anlatacak o kadar çok şeyi var ki; her  sayfa ve her bir  kare kurgu içerisinde önemli bir yer tutuyor  ve öykünün yürümesini sağlıyor.  Yani Black Glove R.I.P. birçok main-stream çizgi romanın aksine hızlıca okunan, çıtır çerez maceralardan değil. Karmaşık bir kurgusu var ve satır aralarını yakalayabilmek dikkat istiyor.

Birbirinin devamı niteliğindeki bu iki macera,  Simon Hurt’un kontrollü manipülsayonu altında Batman’in yavaş yavaş delirmesi hakkında. Batman zaten oldukça uçlarda gezinen psikolojisiyle keçileri kaçırmaya en yakın kahramanlardan biriydi. Joker’in de dediği gibi: “ All you need is just a little pushhh..”. Dolayısıyla bu iki hikayeyi (her ne kadar aksiyon oranları gayet dozunda ayarlanmış ve okuyucu tatmin eden birçok sahne içeriyor dahi olsa bile)  şekillendiren ikinci esas öğe ise karakterlerin kendileri.  Yazar karakterleri öyle güzel yazmış ki hayran kaldım. Joker zaten tanıtılmasına gerek olmayan bir karakter olmasına rağmen R.I.P.’in son sayılarındaki 2 dayfa neden Grant Morrison’un özellikle karakterler konusunda çok iyi bir yazar olduğunu bence belgeliyor.

Aşağıdaki 2 sayfayı kısaca açıklamak gerekirse: Black Glove 5 süper-zenginden oluşan bir bahis topluluğudur aslında. Bahis oynadıkları şeyler ise tahmin edebileceğiniz gibi “Batman mi kazanacak, Joker mi?” gibi uçuk kaçık şeylerdir. Bu 2 sayfa; Batman , Black Glove tarafından Joker’le karşılaştırılıp, iyicene tırlatılıp, canlı canlı mezara gömüldükten sonra olan diyalogları içeriyor.

Sanırım Joker’i birçoğumuz bu nedenden dolayı seviyoruz (o da kendince delikanlı).

Bu macerayı okumayı bitirdikten sonra tepkim şuna yakın oldu: “Anaa..Herif hakkaten öldü.”. Bu tepki şaşırtıcı aslında. Çünkü, ortalama  10 senedir,  süperkahramanların ölmesi/öldürülmesi şaşırtıcı bir durum olmaktan öte, genel geçer bir macera tipine dönüştü. Dolayısıyla Batman R.I.P.’in konusu ve finali sıradan ve bilindik olsa bile bence o kadar güzel bir macera ki sonu başından belli olan o final, beni şaşırtmayı başardı işte.

Ancak olay bundan sonra karışmaya başlıyor zaten. R.I.P.’in sonunda Batman bence gayet doyrucu bir biçimde  can veriyor. Ya da bize öyle gösteriliyor. Ancak gelin görün ki DC’nin geçen yılki mega event’i Final Crisis’in ilk sayısını karıştırırken şöyle bir kareyle karşılaşınca oldukça şaşırdım:

Final Crisis R.I.P. ile aynı zaman aralığında belki 1 ya da 2 ay geç yayınlanan bir hikaye ve Batman hiçbirşey olmamış gibi orda oturuyor. Final Crisis da tıpkı Black Glove ve R.I.P. gibi Grant Morrison tarafından yazılmış bir hikaye. Ancak Dc evrenini tanımayanlar için okuması ve anlaması neredeyse imkansız derecede zor. Açıkcası DC evrenini çok da iyi tanımadığım için ben de ne olup bittiğini çok kavrayamadım. Fakat konuya geri dönersek eğer R.I.P.’te Batman ölmesine rağmen, burada hiçbirşey olmamış gibi sağ salim oturuyor ve Final Crisis’in sonunda bir kez daha ölüyor. Ölmek de değil aslında olan şey. Grant Morrison’un sözleriyle:

Ölümden çok daha iyi. Geçmişte daha önce de insanlar karakterleri öldürdüler  ancak bana göre bu hikayenin sonu demek. Ben hikayenin dinamik ve kıvrak olmasını istiyorum. Dolayısıyla yaptığım şey ölümden çok daha beter bir yazgı. Bu tip adamlara olmasını kimsenin ummadığı bir şey. Bu Bruce Wayne için Batman’in sonu demek.

Aslında Batman’in başına gelen şey Dark Seid tarafından “Omega Işınları” ile vurulup zaman içerisinde sürüklenmesiymiş. Fİnal Crisis’in son sayfasında Bruce Wayne’i mağara adamı kılığında görüyoruz.

Şimdi bu bence hakkaten gereksiz bir hareketti. Final Crisis’i anlamadım, çünkü dediğim gibi Final Crisis DC evreni hakkında ve bu evrende süregelmiş geçmiş dönem olayları çevresine örülmüş bir macera. Dolayısıyla ne kadar kaliteli bir hikaye olduğu konusunda review’lar, yazarı ve cbr dosyalarından başka birşeyi kıstas alamam ve hepsi de iyi. Ama olaya Bruce Wayne açısından bakınca R.I.P.’in sonu Final Crisis’e göre çok daha fazla  Batman stilindeydi ve beni tam manasıyla doyurdu. Fİnal Crisis’teki  fantastik final, R.I.P.’in süper güçlerden, paralel evrenlerden arınmış, psiklojik ve karanlık finaline o kadar ters düşüyor ki, Black Glove ve R.I.P. hikaye akışı olarak çok iyi hikayeler olmalarına rağmen Batman kronolojisinde etkisiz bir macera olarak kalıyorlar.

Grant Morrison neden bunu tercih etmiş emin değilim. Ama nedenlerden biri muhakkak ki Final Crisis derecesindeki büyük bir eventte 3 büyükten biri olan Batman’in olmazsa olmaz oluşudur. Kısacası reyting ve satış. İkinci olarak ise belli ki DC ve Grant Morrison  Batman cephesine biraz da olsa bir yenilik getirmeye çalışıyor ancak Bruce Wayne’i taş devrine yollamak biraz fazla uçarı kalıyor. Sonuçta X-Men değil Batman okuyoruz.

Peki şimdi ne olacak? “The Return of Bruce Wayne” isimli, yine Grant Morrison tarafından yazılacak olan 6 sayılık dergide Bruce Wayne zaman içerisinde savrularak günümüz Gotham’ına ulaşmaya çalşacak. Büyük ihtimalle her bölümde ayrı bir zaman dilimi ve ayrı bir Bruce Wayne göreceğiz ve her sayı başka bir çizer tarafından çizilecek. Bu seri hakkında hissetiklerim Tengunner’ın hissettiklerinden çok da farklı değil: Yazık günah! (ve bence gereksiz). Ancak umut vadeden bir yönü varsa da o da yine Morrison tarafından yazılıyor oluşu. Bruce Wayne’in akibetini beklerken aşağıdaki preview’larla da Bruce’un ağlanacak haline gülebiliriz:

Yürüyen Ölüler: Günler Sonra

Yürüyen Ölüler (Orijinal adıyla Walking Dead) 2003 yılında Image Comics etiketi ile yayınlanmaya başlanan ve o günden bugüne yayınlanmaya devam eden siyah beyaz bir çizgi roman. Yürüyen Ölüler yazar Robert Kirkman ve çizer Tony Moore tarafından yaratılmıştır.

Yürüyen Ölüler’in ilk cildi Marmara Çizgi tarafından Temmuz 2009 tarihinde Türkçe olarak yayınlanmış. “Günler Sonra” ismini taşıyan ve  derginin ilk 6 sayısından oluşan bu ilk cildin konusu kısaca şöyle (Belki birazcık spoiler içeriyor olabilir):

Rick Grime Amerika’nın Kentucky eyaletinin ufak bir kasabasında polis memuru olarak çalışmaktadır. Bu sakin kasaba hayatı içerisinde bir gün girdiği bir çatışma yüzünden vurulur ve 2 ay süren bir komaya girer. 2 ayın sonunda hastane odasında komadan çıkarak gözlerini açan Rick, kendini, koca kasabada tek başına ve cehennemle yüzyüze kalmış halde bulur: Rick’in bildiği dünya zombi istilasına uğramıştır. Rick ufak bir şehir turu atar ve hayatta kalan tek kişinin kendisi olmadığını öğrenir. Karşılaştığı insanlardan büyük şehirlerin daha güvenli olduğu dedikodusunu duyar ancak hiçbir ileitşim sistemi çalışmadığı için duydukları laf olarak kalır.  Rick karısnı ve çocuğunu bulmak için kabaya en yakın mesafedeki büyük şehir olan Atlanta’ya gitmeye karar verir.  Fakat şehre vardığında karşılaştığı görüntü beklentilerinin tam tersi yöndedir. Atlanta’da durum daha kötdür. Şehirde yaşayan her bir birey çoktan zombi olmuştur. Rick burada ona saldıran zombilerden kaçarken Glenn isminde genç bir delikanlı ile karşılaşır. Glenn sağ kurtulan birkaç kişiyle beraber şehre yakın bir kamp alanında yaşadığından bahseder ve Rick’le beraber bu kampa giderler. Tesadüf budur ya: 8-9 kişinin yaşadığı bu kampta Rick’in karısı, oğlu ve kankası Shane de vardır. Shane salgın sırasında Rick’in karısı ve oğlunu alarak kaçmış ve sonunda buraya ulaşmıştır. Romanın bundan sonrası ise kamptaki karakterler arasında geçen zombi saldırısı ve mahvolmuş bir dünyanın baskısıyla şekillenen diyaloglar ve dinamiklerden ibaret.

Yürüyen Ölüler Bölüm 1: Günler Sonra malzeme olarak (kapak, kağıt kalitesi, baskı kalitesi) harika olduğunu söylemeliyim. Orjinal TPB’lerden hemen hiçbir eksiği yok. Tek sorun orjinal TPB ile yanyana koyduğum zaman birazcık ebat olarak ufak kalması. Ama belki de Yürüyen Ölüler’in orjinali bu boyuttadır. Zaten önemsiz bir detay. Onun dışında hiçbir eksiği yok. İç kapaklar dahil özenilerek hazırlanmış, cildi oldukça güven verici. Kalite olarak nefis. Miarmara Çizgi iyi iş çıkarmış.

Günler Sonra’yı Karaköy-Kadıköy hattı boyunca toplam üç seferde okudum ve bitirdim.  Serinin yazarı Robert Kirkman. Kirkman Amerika’nın en büyük 4 çizgi roman şirketinden biri olan Image Comics’in 7 ortağından biri. Yürüyen Ölüler dışında yazdığı çizgi romanlardan birkaçı: Haunt, Image United, Invincible, Marvel Zombies ve Marvel Zombies 2.

Genel olarak Yürüyen Ölüler’in bana hissettirdiklerine gelince…biraz acımasız olacak belki ama: Sıkıntı. Ancak bu yazar Kirkman’ın ya da çizer Tony Moore’un mu ya da derginin kendisinin suçu mu o tartışılır. Çünkü 2010 yılındayız ve Yürüyen Ölüler’in ilk yayın tarihinin üzerinden neredeyse 7 sene geçmiş. Günümüzde artık son demlerini yaşayan bir zombi tendi olduğu göz ardı edilemez. . Şurdaki listeye bakarsanız eğer, 2002 yılından sonra çevrilen zombi filmlerindeki korkunç artış gözünüze çarptacaktır. Ada isminde Türk yapımı zombi filmi bile yapılıyordu en son. Zombilerin 2000’li yılların ilk çeyreğinde başlayan bu hükümdarlığı sadece sinema ile sınırlı değil. Bir tarz ya da “tag” olarak artık her yerde karşımıza çıkabiliyor zombiler (Jane Austin ve Seth Grahame-Smith’in “Aşk ve Gurur ve Zombiler”ine ne demeli? he?). Çizgi Romanlar da buna bir istisna değil. Çizgi romanlarda da zombi eskisine oranla çok daha sık kullanılan bir öğe haline geldi. Popüler örneklerden birkaçı: Marvel Zombies, Blackest Night, Deadpool: Merc with a Mouth, Walking Dead.

Bu noktada 2002 yılına dönüp bir sinema filmine göz atmak istiyorum: Yürüyen Ölüler’in konusunu okuduysanız eğer- sizin de tahmin edebileceğiniz gibi: 28 Days Later. İsimlerindeki benzerlik bir yana iki öykünün başlangıcı da oldukça benzer: Post apokaliptik, zombi dolu bir dünyada, bir hastane odasında komadan uyanan bir genç bir adam.

2009 yılı Temmuz ayında, bir trend olarak zombiler her ne kadar hala revaçta olsalar bile yine de popülerliklerini yitirmeye başlamışlardı (sanırım şu ara vampirler-kurtadamlar moda oldu/olacak). Dolayısıyla Yürüyen Ölüler Türkiye için geç kalmış bir çizgi roman.

Kıyısından köşesinden dahi olsa birkaç zombi filmi izlediyseniz post-apokalitik zombi senaryoların ve kurguların da sınırlı olduğunu bilirsiniz. Zombilerin nedeni ya özel bir şirket tarafından yaratılmış bir virus’tur, ya hükümet tarafından geliştirilen bir virus’tur ya da maymundan falan bulaşan yine…eee….bir…virus’tur. Virus önce tek tük insanlara bulaşır ve daha kimse ne olduğunu anlayamadan göreceli olarak kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde kurgu içerisindeki binayı, kasabayı, ülkeyi, kıtayı ve hatta tüm dünyayı ele geçirir.

Biraz klişe değil mi? Hayır değil. Çünkü zaten zombilerin çekiciliği (sapıkça oldu) burda yatıyor. Hemen hemen bütün zombi filmleri aynı şekilde ilerliyor: Ya salgın yayılmış ya da yayılmak üzere ve sonunda bütün dünya yaşayan ölülerden ibaret olana kadar da bitmeyecek (Shaun of the dead hariç:). Günler Sonra’da da gözüken durum bu.

Ancak dediğim gibi 2010 yılındayız ve zihinlerimiz zombilere doymuş durumda.

Dolayısıyla Yürüyen Ölüler’in yayınlandığı yıl olan 2003 için konuşursak; ileriye dönük, gelecekte oluşacak trendi yakalayan dolayısıyla main-stream’e dahil ve hatta onu oluşturan ancak bu nedenlerden dolayı da içine dahil olduğu trend popülerliğini yitirdiği zaman aynı oranda popülerliğini yitirecek bir çizgi roman denilebilir. Yaratıcı ekip o yıllarda zombi trendindeki yükselişi iyi hesaplamış ve buna paralel olarak okurların zombilere karşı talepleri doğrultusunda oluşan olan piyasa boşluğunu iyi değerlendirmişler.

Yürüyen Ölüler hakkında çok olumlu yorumlar okuduğum bir çizgi roman olmasına rağmen okurken bana keyif vermedi. Zombilere olan zihin doygunluğundan mı ve dolayısıyla olayların aşağı yukarı nasıl gerçekleşeceğini rahatça tahmin edilebilmesinden dolayı mı bilmiyorum ama Yürüyen Ölüler’e ısınamadım. Bitmekte olan bir trend olduğu gerçeğini bir kenara koyup romanı tekrar incelesem bile yine de beni etkileyen birşey bulamıyorum. Aynı hikayeyi anlatmanın binlerce yolu vardır, Yürüyen Ölüler’de de Robert Kirkamn kendi yolunu denemiş ancak Günler Sonra bir film olsaydı ortalama bir zombi filmi olarak kalırdı.

Çeviri güzel, ne olup bittiğini anlıyorsunuz ancak olaylar her ne kadar zombilerle dolu bir dünyada sahne alsa bile karakterler günlük kullanım dilinin çok da dışına çıkmıyorlar. Dolayısıyla “cehennem olup gidelim burdan” gibi kalıplar için daha uygun motiflerin bulunabileceğini düşünüyorum.

Çizimler için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Aslında kötü değiller ancak heyecan verici bir yönü de yok bence. Ama bu hikayede, diyaloglarda özel bir taraf bulunmamasından dolayı da kaynaklanıyor olabilir. Sanki Günler Sonra’yı okurken bir bütün olarak çizgi roman değil, resimleri olan, bol ancak neredeyse klişe diyaloglarla dolu bir kitap okduğum hissine kapıldım.

Yürüyen Ölüler’in 2. cildi olan “Miller Sonra”yı da ilki ile beraber satın almıştım ancak henüz okumaya başlamadım. Gördüğünüz gibi ilk cildin çok da fanatiği olmamış olmama rağmen 2. cildi de okuyacağım. Bunun iki nedeni var: Birincisi, hikaye ilerledikçe ilginçleştiğine dair birçok yorum okumuş olmam, ikinci ve daha gerçekçi olanı  ise para vermiş olmam.

Yukarıki satırlarda da dediğim gibi Marmara Çizgi kendi üstlerine düşeni yapıp, belli ki çok çalışarak yayın olarak gayet kaliteli 2 cilt yayınlamışlar. Ancak madem bu kadar güzel şekilde yayınlıyorlar keşke enerjilerini başka bir dergiye harcalardı diye düşünmeden edemedim. Yürüyen Ölüler kendi türü içerisinde (zombi türü?) iyi bir yapım olabilir ancak bundan çok daha iyi yayınlar olduğunu düşünüyorum.

Wolverine: Evolution

17 Kasım 2009 tarihinde io9’da yayınlanan “The 15 Dumbest Superhero Retcons Of All Time” başlıklı eğlenceli yazısında Tim Barribeau, çok ünlü birçok çizgi romana giydiriyor. Güncel Amerikan çizgi romanları ile ilgili iseniz yazının orjinalini okumanızı tavsiye ederim.

Yazıda bahsi geçen karakterlerden biri de Wolverine. Aşağıda yazının, Wolverine ile ilgili olan kısmının hızlı yapılmış  Türkçe bir çevirisini bulacaksınız:

Aslında Wolverine’in tarhiçesi birbirine üstüne yığılmış  işe yaramaz tek bir retcon’dan ibarettir.

Başlangıç için şuna bakalım: Wolverine ilk ortaya çıktığı zaman ileri derecede evrim geçirmiş gerçek bir wolverine’di ve pençeleri eldivenlerinin birer parçasıydı. Daha sonra pençeler, Weapon X projesi sırasında yaratılan implantlara dönüştüler ve Logan da artık bir wolverine değil, bir mutanttı. Daha sonra ise Logan’ın  Sabrethooth’un oğlu olduğunu öğrendik. Ayrıca pençlerin de, taa en başından beri Logan’ın iskeletinin birer parçası olduğu ve Weapon X sırasında metal ile kaplandıkları ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen yakın zamanda işler, Logan için bile “garip” bir hal almaya başladı.

Son zamanlarda ortaya çıktı ki Wolverine aslında bir mutant değilmiş. Wolverine aslında bir Lupine’miş –homa saphien’e paralel olarak evrim geçiren ancak maymun yerine kurttan evrimleşen bir tür. Ve bu tür içerisinde iki kabile varmış: Bu iki kabileden biri sarı saçlı, bir diğeri ise esmermiş ve iki taraf da bir diğerinden nefret ediyormuş. İşte bu yüzden Sabrethooth Wolverine’e karşı bu kadar kin besliyordu. Tabii ki Marvel evreni içerisinde tek Lupine’ler Logan ve Creed (Sabrethooth) değil. Diğer tanıdığımız Lupine’ler: Wolfsbane, Feral, Wildchild ve Thorrn. Yani aslında bildiğimiz birçok kurt/hayvan görünüşlü/tavırlı mutant aslında mutant değil ancak kurt-adam gibi birşeymiş. Ayrıca Lupine’ler Romulus adı verilen neredeyse ölümsüz, çok yaşlı bir lider tarafından  binlerce yıldır manipüle ediliyorlarmış.

Wolverine’in birkaç sene öncesinde ortaya çıkan bu orijin değişimini bu yazıdan öğrenmiş oldum. Romulus ile Wolverine Origins’te zaten  tanışmıştım:

Ancak Romulus ilgili ufak bir araştırma yapınca aslında karakterin Wolverine Origins dergisinde değil, Wolverine #50’de ortaya çıktığını öğrendim. Wolverine sayı 50 ile beraber 6 sayı süren ve 55. sayıda sonuçlanan (daha doğrusu devam etmek üzere son bulan) Evolution isimli macera başlıyor. Evolution’da, tarihi, örümcek adamın ağlarından daha karmaşık bir hal almış olan Wolverine’in geçmişi biraz daha kurcalanıyor ve bırakın okuyucuya cevaplar vermeyi, tam tersine daha fazla soru işareti ile uğurluyor.

Evolution Jeph Loeb tarafından yazılmış ve Simone Bianchi tarafından çizilmiş. Bu 6 sayılık macerada Wolverine’in baş düşmanı ünvanını en çok hakeden karakter Sabrethooth ile Logan’ın son kapışmalarını okuyoruz. Bu kapışma/yüzleşme 6 sayı boyunca devam ediyor ve sonunda Wolverine’in Sabrethooth’un kafasını Marumasa Blade ile koparması ve dolayısıyla Sabrethooth’u gerçek manada öldürmesiyle sonuçlanıyor.

Jeph Loeb’e karşı -kendi cahilliğim- ve Heroes dolayısıyla uzun süredir gıcık duygular besliyordum. ancak Evolution aslında önyargılarım nedeniyle çok güzel bazı eserleri de kaçırmış olabileceğimi bana bir kez daha hatırlattı. Bu 6 sayının çizeri/ çinicisi/renkelndirmecisi olan Simon Bianchi ise acayip bir herif bence. Hikaye ve çizimler o kadar güzel öpüşüyor ki, “lan” diyorsunuz “bitmesin şu hikaye, Wolverine ve Sabrethooth durmadan kapışsınlar”.

Tim Barribeau, her ne kadar Wolverine’in özellikle bu son dönem retcon’unu, başlıktan da anlaşılacağı gib en salakça 15 retcon arasına koymuş olsa bile ben tam aksini düşünüyorum. Karakteri ilk ortaya çıktığı günden beri Wolverine’i çevreleyen bilinmezlik dalgası bence bu seride olabilecek en iyi şekilde biçimlendirilmiş. Yıllardır Creed ile süregelen düşmanlığı ve  feral mutantların kendi aralarındaki çekişmelerine sonradan giydirilen bu kılıf bence Wolverine’in tarihini başarısız bir retcon olarak bozmak yerine, ortada olan, birbirini stil olarak tamamlayan birçok dağınık parçayı (Pençeler, wolverine’in berserk olayı, hayvani içgüdüleri, hatta kurt görünüşü, Sabrethooth, Wildchild, Omega Red gibi karakterlerin birbirine benzerliği) bir araya getirerek, gerçekten okuması çok zevkli bir macera altında birleştiriyor. Üstüne üstlük çok da sık görmediğimiz derecede tehlikeli ve güçlü bir baş-düşman da yaratıyor: Romulus.

Ben  Joker, Magneto, Green Goblin gibi “arch-enemy” tabir edilen süper kötüleri de aslında düşmanları oldukları süper kahramanların karakterlernin birer parçası/yansıması ve bir yandan da başkahramanın karakterlerini şekillendiren bir dış etken olarak görüyorum. Dolayısıyla Sabrethooth da biraz farklı şekilde olsa da Wolverine’in karakterini etkileyen en önemli unsurlardan biri. Yukarıda da bahsettiğim gibi Wolverine Sabrethooth’u öldürdü. Evolution macerası ise Sabrethooth’tan boşalan koltuğu çok kıvrak ve estetik biçimde Romulus’a devrediyor. Romulus Sabrethooth’a göre çok daha ağır abi konumunda olan, kafası ondan çok daha iyi çalışan, zeki, gölgelerin arkasında kalmayı ve bulunduğu noktadan insanları manipüle etmeyi seven bir karakter. İlk çağlardan beri yaşıyor, bir zamanlar Roma İmaparatoru imiş, aynı zamanda Weapon X projesinin arkasındaki isim. Aslında Evolution ve Origins boyunca anlıyoruz ki Wolverine’in bu çorap söküğü haline gelmiş hayatının tek sorumlusu, Logan’ı belki de yüzyıllardır gölgeler arkasında manipüle eden Romulus. Ve hala da manipüle etmeye devam ediyor. Romulus’un esas hedefi ise tahtını devralacak bir halef ve bu halefin Lupine’ler içerisinde en güçlü olanı olması gerekiyor. Şu an için Marvel evreninde bu adaylar Wolverine ve oğlu Daken. Bu da; bu iki karakterin Romulus’un tahtı için karşı karşıya gelmesi ve şu an için görünen o ki birinin, bir diğerini ve de Romulus’u öldürmesi demek oluyor. Ancak Logan, Romulus ve hatta kendi oğlu Daken’ı öldürse bile yine de Romulus tarafından manipüle edilmiş ve onun istediği noktaya gelmiş olacak. Daken ise annesinin gerçek katilinin Wolverine değil, Romulus olduğunu öğrendiğinden beri babası ile aralarında bir ateşkes var ve o da Romulus’tan intikam alma peşinde. Ancak Daken intikamını alsa bile aslında bu da Romulus’un istediği sonuca çıkıyor ve sonunda baba-oğul karşıkarşıya geliyorlar ki bu noktada Daken’in Logan’ın gözünün yaşına bakacağını sanmıyorum.

Wolverine Origins serisinden ve yazarı Daniel Way’de daha önce bahsetmiştim. Şurada da göreceğiniz gibi Wolverine Origins’te Mart 2010 itibari ile başlayacak olan “Reckoning”adlı hikaye ile son bulacak. Şu an için Logan Romulus’u alt etmek için  alışılagemişin dışında bir ekip toplamakla meşgul (Bruce Banner ve oğlu Skaar, Silver Samurai, Cloak..). Logan’ın Romulus’u ve öldürmeden, Romulus’un onun için çizdiği kaderden nasıl kurtulacağı meçhul ancak daha önceki postumda da dediğim gibi zaten bu güzel hikayenin sonu baştan beri hazırdı ve Daniel Way’in bir şekilde hem tatmin edici hem de Wolverine’in şanına yakışır biçimde yeni soru işaretleriyle dolu bir final yapacağına inanıyorum.

P.S. Hikayeler boyunca Romulus’un yüzyıllardır bir sarışın, bir esmer Lupine’i karşıkarşıya getirdiğini görüyoruz. Sabrethoot ve Wolverine gibi. Ancak şu an sarışın bir lupine görünürde yok. Romulus ve iki esmer olan Daken ve Logan hayattalar. Origins’teki hikayenin buna bağlı olarak bir yerlere yöneleceğini düşünüyorum ancak nasıl olacağını henüz kestirebilmiş değilim.

Siege #1

Marvel’ın aylardır reklamını yaptığı yeni dergisi Siege’in ilk sayısı bu hafta içi yayımlandı.  Siege birkaç sayı sürecek bir mini-seri ve Marvel evreninde politik bakımdan en güçlü konumda olan adamı Norman Osborn’un sonu olacak ve sanırım orijinal Avengers ekibinin tekrar birleşmesini sağlayacak. Norman, kaleminin kırıldığını daha ilk sayıdan amerika başkanına “he’s out of control” dedirterek bunu mühürlemiş oldu.

Asgard Marvel’ın emektar kahramanlarından Thor’un anavatanı. Benim çok da bilmediğim bazı olaylar yüzünden Asgard dünyaya inmek zorunda kalıyor. Thor’un yarı-üvey kötü kardeşi Loki de bunu “sanırım” Asgard’ın hakimiyeti falan gibi birşeyi ele geçirmek için kulllanmaya karar veriyor. Aslında Loki’nin amacını çok da bilmiyorum ama dünyayı, evreni falan yönetmektir herhalde diye tahmin ediyorum. Loki amacına ulaşmak için de Norman Osborn’u manipüle ediyor. Norman da kendisine bir süper-kahramanlar/kötüler ordusu kurarak Asgard’ı kuşatmaya alıyor.

Siege 1 seneye yakındır süren Dark Reign’in sonucu olacak. Ancak Dark Reign ile geçen bu senenin ardından Marvel evreninde yaşanan olaylara Siege’i de kapsayacak şekilde bir kuşbakışı yapınca, bana olay örgüsü yeterince oturmamış gibi geliyor. Yani Norman’ın Loki tarafından manipüle edilmesini çok kolay olarak değerlendiriyorum. Çünkü Norman’ın herhangi bir çıkarı yok gibi gözüküyor. Belki de atladığım/okumadığım birşey vardır. (Belki de günümüz modern amerikan tarzının bir alegorisidir basitçe. İşler sarpa sardığı zaman savaş aç!). Aslına bakacak olursanız Siege alt tarafı Marvel etiketi taşıyan main-stream bir çizgi roman. Dolayısıyla olay örgüsünden öte herkesin görmek istediği şey olan güzel kapışmalar Siege’i okuması zevkli bir yayına dönüştürebilir. Bu ilk sayıda henüz kuşatmanın ilk aşamasını ve ilk kapışmaları görüyoruz ancak tatmin edici düzeyde değil.

Internet üzerinde dolaşan bazı dedikodulara göre Siege’de Sentry’nin de olayı çözülecek. Sentry ile ilgili okuyucunun bilmediği, açık halde bırakılmış bir çok kapı var. Benim tahminim Siege’in Senry’nin sonu olacağı. Çünkü birçokları gibi Sentry konusunda ben de hemfikirim. Aslında güzel karakter ancak 3 derginin birinde deus ex machina olarak Sentry’i görmekteyiz. Gerçi bu reyting getiriyor demek oluyor. Dolayısıyla ölümü ya da yok olması ne kadar söz konusu olur bilmiyorum. Ama yine de bu ex machina olayı hakkaten bazılarına baygınlık verebilir. Bu kadar güce sahip bir karakterin yazarları da tembelliğe ittiğini düşünüyorum: “Sentry gelir, olayı çözer” gibi.

Siege’in ilk sayısı kötü de değil, iyi de değil. Ancak gelecek sayıları insan merak etmiyor da değil. Göreceğiz bakalım.