Haftalık İnceleme (Tembel ve Soğuk Pazar günü remix)

Punisher Max #01‘in çizim tarzı aslında benim çok da sevmediğim bir tarz. Bakıyorsunuz; rahatsız edici bir tarafı yok ancak ilginizi de çekmiyor. “Sıradan bir çizgi roman sayfası” diye düşünüyorsunuz (hoş aslında haklısınız da). Bir yandan da bu tip bir çalışmayı daha önce onlarca kez gördüğünüz ve diğerlerinden çok da bir farkı olmadığı duygusuna da kapılıyorsunuz ki bu aslında ilk hissiyatınızın devamı ve evet: Bunda da haklısınız. 80’lerden hatta 70’lerden beri bu tipteki çizimleri onlarca kez gördünüz. Dolyaısıyla çizerinin kim olduğunun da çok bir önemi yok. Sonuç olarak Punishermax #01’i çizim açısından çok beğenmedim ancak hikayedeki ciddiyet ve ileriki sayılarda  bir kan davasına dönüşeceği belli olan Wilson Fisk (Kingpin) – Frank Castle kapışmasının doğuşunu izlemek heyean verici. Fisk buralarda bir yerlerde göreceğiniz birkaç kareden sonra kendine epey küfür edecektir eminim ki. Max sıradan Marvel evrenine nazaran daha çok yetişkinlere hitap eden ve normal Marvel evrenine göre hikayeler içerisinde ya hiç ya da çok az süper gücün/sihrin barındığı bir mekan. PunisherMax #01 de zaten ne karakter ne de konu olarak bunları barındırıyor. Eğer yeni bir seriye başlamak istiyor ama klişeleşmiş süper kahraman “dan-dunun” da biraz uzakolsun istiyorsanız PunisherMax bu manada (mafyalı, silahlı, kanlı) bir seçenek olabilir. Ayrıca Max’teki Frank Castle/Punisher, normal Marvel evrenindeki versiyonundan çok daha psikopat ve hastalıklı gözüküyor. Sözde kötü adam Kingpin. Ancak eğer olay good bad ugly ise, ugly wilson fiks, bad ise Frank Castle. En çok hoşuma giden kapak da bu ayrıca. Okumaya devam et

Gözüktüğüm kadar deli değilim (ben deli değilim bedroom mix)

2 gündür ingilizce web sayfalarından ve bloglardan öte, çizgi roman konusunda türkçe sayfaları ve blogları araştıyorum. Aslında beklediğimden daha fazla sonuçla karşılaştım (hoş bunların bir çoğunu zaten biliyordum). Ancak gözümden kaçan bir linke bugün “tıklayabildim”.

Peşinde olduğum şey türk çizgi romanlarından öte benim bu blogda bahsettiğim ve daha çok Amerikan piyasasından ve çizgi romanlarından bahseden bir sayfa ya da blogtu. Dediğim gibi birçok Türkçe çizgi roman sayfası mevcut ama çoğunluğu ya Türk ya da Avrupa çizgi romanlarından bahseden ya da karakterlerin biyografilerini anlatan veya “hangi kahraman daha güçlü?” şeklinde postlarla dolu forumlardan oluşan sayfalar.

Bu sayfalrı çok sevmiyorum neden? Türk ya da Avrupa çizgi romanlarıyla bir problemim yok ama Türkiye’de oldum olası birçok fanı olan Teksas, Tommiks kuşağından biri asla olamadım. Ne Zagor’u, ne Teks’i sevebildim ve bu bahsettiğim çizgi roman sayfalarından birçoğu da bu kült karakterler çevresinde şekilleniyor. Yani Türkiye’deki bir çok ciddi okuyucunun aklına ÇR denilince Teksas/Tommiks geliyor. Ben bunlardan biri değilim. Yani  özellikle benim yaş grubuma dahil Türk  ÇR okuyucuları ile çizgi roman tanımını farklı şekillerde algılıyoruz (Dylan Dog ve Nathan Never’ı severim ama).

Biyografiler ise iyi hoş. Ancak eski bir okuyucu olduğum için bütün herşeye hakim olmasam bile birçok karakter hakkında zaten bilgi sahibiyim. Ayrıca bu konu ile ilgili olarak az buçuk ingilizce bilen herkes gibi çok daha detaylı yabancı kaynaklara da ulaşabiliyorum.Dolayısıyla benim gibi biri için bu sayfalar gereksiz.

Forumlara gelince. Forum olayını İthaki Forumları’nda yıllar önce hemen hemen bütün üyelerin katıldığı (forum versus bülent) bir tartışma sonucu kapadım (Söylemeden edemeyeceğim ama fantazi ve bilim kurgu forumlarındaki çoğu insan ya yaşı küçük ya da kompleksli ve cahil manyaklardan oluşuyor. Asimov okumayıp bilimkurgu hakkında atıp tutanlar.. Ben de bir tür sosyopat olunca.. bilirsiniz işte; ateşle barut yanyana durmaz).

Dolayısıyla şu 7 denizlerden daha geniş olan internet aleminde güncel amerikan ÇR piyasası hakkında birşeyler karalayan tek Türk yazar olduğum gibi bir duyguya kapılmıştım. Duygu ne kelime, tek ben varım zannediyordum. Bir iki kişi dışında da blogu düzenli olarak okuyan birilerinin var olduğunu zannetmiyordum (ki hala zannetmiyorum.) Dolayısıyla daha önceki bir postumda da bahsettiğim gibi kimse için değil kendimi eğlendirmek için bu blogu yazmayı sürdürüyorum. Her ne kadar bu “gururlu” karara hala bağlı olsam da insan bunca vakit ayırdığı bir uğraşın birilerine daha ulaşmasını istiyor. Hadi öyle birşey olmasa bile, bir yerlerde sizin gibi olabilecek birilerinin var olma ihtimalinin görmek istiyor. Aksi halde kendinize şu soruyu sormadan edemiyorsunuz: Ben deli miyim?

Ben deli değilmişim. Gerçekten de benim gibi birileri daha varmış. ÇROP‘nin linklerinden birine tıkladım ve Mete Güner tarafından yazılan Tedgunner ismindeki blog ile karşılaştım. Güner belli ki en az benim kadar  (en az….yani benden büyük ihtimalle daha çok) bilgili ciddi bir ÇR okuyucusu. Güncel olarak Amerikan ÇR piyasasını takip ediyor. Anladığım kadarıyla esas eğilimi benim tersime DC Comics üzerine. Buna da ayrı sevindim çünkü ben de DC konusunda zayıfım. Çok fazla post atmıyor ama yine de hiç de yabana atılamayacak süredir düzenli biçimde blog tutuyor.  Bugün bir çırpıda bütün bir blogu yedim yuttum. Kendisini tebrik ederim ve buraya da, blogroll’a da link olarak yapıştırırım.

Buraya tıklayın beyler bayanlar: http://tengunner.wordpress.com/

Çıksa da Okusak

Önümüzdeki günlerde beni oldukça heyecanlandıran bazı seriler yayımlanacak. Bunlardan kısaca bahsetmek istedim. Öncelikle şu aşağıdaki resme bir göz atalım:

Batman Unseen 03027

Ne görüyoruz? İki elinde iki tabanca bir kovboy edasıyla mafyaya kurşun yağdıran bir Batman! Bir hata var gibi değil mi? 70 küsür senelik tarihi boyunca hiç Batman’i elinde bir silahla gören olmuşmudur acaba? Belki  olmuştur ancak birçoğumuz yukarıdaki gibi bir sahneyi ilk defa göreceğiz. Peki kimdir bu Batman’in eline silah tutturan şahıs: Aslından bu isimden daha önce de büyük övgüyle bahsetmiştim.  İsmi Brian Azarello. Derginin ismi ise Batman/Doc Savage. Tek sayılık bir yayım olacak. Azarello’nun tadını Joker Graphic Novel’da ve 100 Bullets’ın birkaç sayısında almıştım (sapıkça bir cümle oldu bu). Azarello suç tabanlı çizgi romanlarıyla ünlü bir yazar. Joker’i de alıp ters yüz etmişti (Hala daha Dark Knight’taki Joker mi Azarello’dan yoksa tam tersimi güvenilir bir kaynakla karşılaşmadım). Eğer Batman/Doc Savage’da bir bit yeniği yoksa eğer yani yukarıdaki şahıs Batman kılığındaki bir zibidi değilse; Azarello yine bildiğimiz Batman’i de ters yüz etmiş demektir. Bu da beni oldukça heyecanlandırdı. Yarın yayımlanacakmış. Bakalım göreceğiz.

Bir diğer merak ettiğim olay ise Marvel’ın sıradaki Major Event’i “The Siege”. Bu blogu düzenli okuma gibi bir gaflette bulunuyorsanız eğer eski yeşil cin Norman Osborn’un başını çektiği Dark Reign’in Marvel evrenini de kasıp kavurduğunu biliyorsunuz demektir. The Siege’in başkahramanı Marvel’ın eski  kahramanlarından Thor. Thor’un anayurdu Asgard benim haberim olmayan bazı olaylar sonucu yeryüzüne taşınmış. Siege de Osborn’un süper kötülerin başkanlarıyla kurduğu Cabal adlı örgütle beraber Asgard’ı kuşatmasını konu alıyor anladığım kadarıyla. Ancak Siege’i önemli kılan Osborn’un ve dolayısıyla Dark Reign’in sonunu getirecek ve eski Avengers’ın dönecek olması (bu olmasa da olurdu eheh). Hiç yoktan çeşitli bloglarda okuduğum bilgiler bu yönde. Ayrıca Osborn’un “wildcard”ı da bu macerada görecekmişiz ki daha önce bunun Mephisto olduğuna dair bazı dedikodular da duymuş ve buraya da yazmıştım.

1257436499 siege 1

Son olarak ise çok da ses getirmeyeceğine inandığım ama bir yerlerde haberini gördüğüm bir seri daha var: Top Cow Comics’ten Tracker. Top Cow’u firma olarak çok beğenmem aslında. Ne Witchblade’in ne de Darkness’ın takipçisi olabildim şimdiye kadar. Bir türlü ısınamadığım dergilerdir. Ancak Tracker hakkındaki çok az bilgiye rağmen ilgimi çekti. Konu FBI’ın en yetenekli “tracker”ının, en tehlikeli seri katillerden birini kovalarken kurt adamı dönüşmesini konu alıyor. Aşağıda da preview’dan bir sayfa var. Gore olayının boku çıkmış gördüğünüz gibi. Ancak sanat olarak nedense beni heyecanlandırdı.

tracker

Haftalık İnceleme

Bu hafta hem iş hem de sosyal olarak yoğun geçen bir haftaydı.  Kendimi her ne kadar antisosyal hissetsem bile aslında su katılmamış bir sosyapat olduğumu hatırladım.
Dolayısıyla bu hafta çok fazla birşey okumadım. Ne doğru dürüst blog baktım, ne haber izledim ne de kitap okudum. ÇR’lerde bundan nasibini aldı. Genellikle tek tük “peak”ler yaptım ancak şans mıdır nedir, hemen her baktığım dergi iyi çıktı. Buyrun arkadaşlar:

batman-kelly jones Batman Unseen: Batman Unseen ” A lost tale of Bruce Wayne as Batman” alt başlığıyla yayımlanan 5 sayılık bir mini seri.  Batman’in normal maceralarında çoğunlukla artık Batman’i zombilerle savaşırken, büyücülerle kapışırken ya da dünyayı kurtarırken görmek işten bile değil. Unseen ise daha “Oldschool” tarzda daha minimal olaylara sahip, Batman’in dedeftiflik yönününün ön plana çıkarıldığı  bir hikaye.
2009 yılında yaşadığımızı, Marvel evreni olsun DC evreni olsun her yerden inanılmaz teknolojik olayların, boyutlar arası maceraların, zaman yolculukların, alternatif geleceklerin fışkırdığını düşünürsek eğer Batman: Unseen’in konusu komik derecede basit sayılabilir.  Öyle ki konu şu: Batman görünmez bir katilin peşinde. Ne kadar basit değil mi? Tabii ki işin içinde güzelce yedirilmiş entrikalar da var. Ayrıca Batman’in kara mizaha kadar varan “mesleğiyle” ilgili problemlerini de kısmen görüyoruz.Ancak Unseen genel olarak öykünün sadeliğinden güç alıyor.
Çizer Kelly Jones’u eskiden beri bilirim. Knightfall serisi türkçe olarak basılmıştı eğer bilmiyorsanız. Knightfall’da tek tük sayıları resmestse bile bu güzel serinin “main artist”i değildi. Ancak hemen hemen bütün kapaklar Jones’undu. Batman çizerleri arasında Jones benim favorimdir. Batman’i gerçekten bir yarasaya benzeterek çizer ve onun gotik tarafını kusursuz biçimde öne çıkartır. Zaten biyografisine şöyle bir göz gedirecek olursanız eğer  portfolyosunda gözüme çarpanlar (bir türk olarak) Sandman ve Dark Horse Comics tarafından yayınlanan Conan için bir mini-seri. Buralarda bir yerlerde Unseen’den Jones tarafından resmedilmiş birkaç kare  bulacaksınız.  Batman: Unseen’in yazarı ise Doug Moench. Moench’e Batman Unseen’i okuduktan sonra açıp baktım kimmiş diye. Biyografisinde de gördüğümüz gibi kendisi yaşını başını almış bir ÇR yazarı ve üstelik Moon Knight’ın da yaratıcıymış. Tanışmış olduk.
Unseen konusunda tecrübeli isimler tarafından yaratılmış basit ama sağlam bir çizgi roman. Öyle ki macera  içerisinde biraz süpriz potansiyeli barındırsa bile yine de sonu ve başı belli olan ve konu anlamında okuyucuyu çok da şaşırtmayacak bir öykü. Hatta bunun için “klasik” tanımını bile kullanabiliriz. Peki bu kadar klasik gözüken bir çizgi romanı neden okuyalım? Şu yüzden:  Unseen iyi bir çizgi romanın, iyi olması için evreni yok edecek bir tehlikeye ya da photoshop numaraların kaçan dijital hilelere gerek olmadığının bir kanıtı. Yeni çizgi romancılar için ders niteliğinde bir seri. Sonu ve başı belli bir öyküyü, okuyuca okutabilmek, okurken heyecanlanmasını sağlayabilmek, ortaya “iyi bir iş”  çıkarmanın kanıtı değildir de nedir?

haunt-preview-sdcc-cover Sırada ise daha önce de hakkında şu linlerde (şu bi de şu)  postlar attığım McFarlene’in yeni kahramanı Haunt #02 var. Haunt hakkında hala çok fazla söylenecek birşey yok; ne de olsa 2. sayı. Ancak bu sayının son sayfasında 3. sayıda hiç yoktan birkaç cevap alacağımızı görüyoruz.  Bu sayıda Haunt tarafından uygulanan çeşitli kanlı ve vahşi adam öldürme tekniklerine bir giriş yapıyoruz. Haunt’un bir “mass murderer” olmak için yeterli potansiyele sahip olduğunu görmüş oluyoruz. Okuması hızlı ve zevkli bir sayı. Spawn’ın aksine olaylar uzun uzun 3. şahıs ve düşünce kutucukları ile açıklanmak yerine hızlı aksiyon sahneleriyle ve resimlerle anlatılıyor. Bunun nedeni bu sayının “full aksiyon” tabir edebileceğim bir sayı olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Başkahramının bir türlü olan olaylara realist tepki verememesi biraz garip kaçabilir ancak kimin umrunda. Akıyor gidiyor işte dergi. Bunun dışında yine mi symbiote diye sormadan da edemedim. McFarlene’in symbiote’lara karşı ciddi bir takıntısı var bence.

Bunun haricinde bahsetmeye değer gördüğüm iki “mecmua” da The List serisinden. Biri savaş tanrısı ve şu anki Avengers ekibinin kas gücünü oluşturan Ares, diğeri ise görgü kuralları hakkında süper yeteneklere sahip olan Logan yani Wolverine. Ares Osborn tarafından “hardcore” amerikan askerleri yetiştirmek için görevlendiriliyor. Olaylar Ares’in eğittiği bir asker tarafından anlatılıyor. Burda Marvel’n kapalı kutularından biri olan Ares’i biraz daha yakından tanıyoruz. Ancak Thor ve Hercules’un aksine Ares ne kadar modernize olmuşsa da hala aslında o eski Yunan savaş tanrısı. Tek inandığı şey ve varoluş sebebi savaş (daha doğrusu “battle”). Dolayısıyla Ares’i bir kahramandan öte tıpkı mitolojideki gibi bir “duygu” veya “eylem” olarak görüyoruz. Yazar iyi yakalamış. Her ne kadar G.I. Jane ve benzeri filmleri hatırlatsa bile yine de okuması zevkli bir maceraydı.
Diğeri ise The List: Wolverine. Preview’lar ciddi bir macerayı işaret ediyordu ancak saçma derecesinde komik bir sayı olmuş. Okurken insanın suratında hafif bir gülümseme beliriyor, bazı karelerde kahkaha bile atabilirsiniz.. Norman’ı da yerin dibine sokmayı ihmal etmemiş, Marvel- Boy’la  da delikanlılığı elden bıraktırmadan ince ince dalgasını geçmiş..

drtlw_011

Son olarak  Deadpool Team up #899 var. Geçen ay 900’dü. Geriye doğru gidiyor. Matematiği zayıf olanlar için bu 2. sayıdayız demek oluyor. Deadpool’dan artık haftalık incelemeler içinde bahsetmiycem çünkü Deadpool’un her sayısı gürültülü bir osuruk gibi. Bunu iyi manada söyledim. Osuruğun nasıl iyi bir manası olabilir? Şöyle ki; osuruk nerde,hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın komiktir. Eğer bence osurukla ilgili olaylara gülmüyorsanız sizde bir sorun var demektir. Deadpool da düzenli salınan bir osuruk gibi. Her ay güldürüyor. Ne eksik ne fazla. Hikayeler komik olduğu için  -(aslında Deadpool’un yaratıcısı olan) Rob Liefield tarafından çizilmedikçe- güzel, standart bir kalitede seyrediyor (2. sayısında olan bir dergi için bunu söylemek erken olabilir ama Deadpool işte) .  Çizimlerde klasik marvel dışında bazen alternatif tarzlara bile rastlayabileceğimizi tahmin ediyorum. Dolayısıyla her sayının kalitesi belli. Daha önce de dediğim gibi Deli Cevat işte. Deli Cevat’a da gülmeniz gerekir. Zaten bunlardan birine gülenin diğerine de güler. Ve de osuruğa.
deadpool1

Bunlar haricinde okuma listesine Wolverine Weapon X #06 da alınabilir. Bu sayıda yeni bir macera başlıyor. Logan kim olduğunu hatırlamayarak bir tımarhanede gözünü açıyor. Kapak bence bu ayın en iyi kapağı. Eğlenceli sayı.
Son olarak ise yine bahsetmeye değer bir yayım da Marvel tarafından çıkarılan The Stand: Soul Survivors. Stephen King’in ünlü kitabından uyarlama aynı evren içerisinde geçen alternatif bir öykü. Stand türkçeye Mahşer ismiyle çevrilmişti ve bildiğim kadarıyla fena da sayılamayacak bir TV uyarlaması da var. Birçok King kitabını ortaokul döneminde okumuş olmama rağmen, Stand bunların arasında değil. Dizisini de izlemedim. Ancak  Çizgi Roman gerçekten King kokuyor. Eğer yazar ile biraz haşır neşirseniz size hiç de yabancı gelmeyecektir. Bu arada Stephen King Dark Tower’la beraber çizgi roman işine iyice dadanmış gözüküyor. Önce Dark Tower, şimdi Stand ve Talisman. 2010 Mart ayında da American Vampire diye yeni bir seriye başlayacakmış.

nameislogan

Vah Piglett’in haline

Yaratıcılığın çok çeşitli şeylerden beslenebileceğine inananlardanım. Bu herkes için değişir. Bazı insanlar taştan, ağaçtan, dağdan, tepeden, bayırdan ilham alır, bazısı dinlediği müzikten, okuduğu kitaptan, izlediği filmden, bazı insanlar aşık olmaktan, bazı insanlar ise aşık olamamaktan, bazısı da (sanırım benim gibi olanlar) domuz gibi hissetiklerinde birşeyler yaratmaya başlarlar.
Peki bu durumda yaratıclık nedir? Tamamen kişisel fikrim olarak söylüyorum ki; kişisel amaçlar uğruna yapılmış ve sonlandırılabilmiş hemen herşey bence yatıcılıkdır ve eğer bu eylem sonucu ortaya çıkan “yaratı” birilerinde bir şekilde insanı duygular ya da insana dair birşeyler uyandırabiliyorsa eğer (heyecan, üzüntü, şiddet, seks, sevgi gibi) bu bir sanat eseridir.
Örneğin bu blog bir yaratdır. Yaratım sürelerim domuz gibi hissettiğim zamanlarda ortaya çıkıyor (evet domuz gribi benim hastalığım ancak bir de ayı gribini görün siz, seneye çıkacak ve ebenizi zükkecek). Ve eskisine oranla çok daha az post attğııma göre domuz gibi hissetmiyorum demektir. Yani OOOokkkeey hissediyorum. Bunu da paylaşıyım dedim sevgili arkadaşlar. Sonuçta bu blog wordpress’in olduğu kadar da benim malım değil mi?

61aXE

Disney’s Epic Mickey

Disney’in Marvel’ı 4 Milyar Dolar gibi bir rakama satın alması benim hiç anlamadığım borsa ve ekonomi çevrelerinde eminim epeyce ses getirmiştir. Zaten ÇR, fantazi ve Bilim Kurgu bloglarında/sayfalarında, haber portallarında bu konu hakkında çok yazılıp çizildi.

Marvel’ı oldum olası uzaktan yakından bir şekilde takip eden bir okuyucu olarak Disney’in hiçbir zaman Marvel’ın iç işlerine karışacağını düşünmedim. Marvel batmakta olan, ya da son yıllarda biraz sendelemiş bir şirket falan değil. Tam tersine, Marvel özellikle son yıllarda ÇR’ların yanında sinema filmleriyle, video oyunlarıyla, action figure’leriyle her sene katlar halinde para basan bir şirket. E Disney’dekiler de salak değillerdir zannedersem ki; özellikle konu 4 Milyar Dolar ise.

Disney Marvel’ı tamamen kar amaçlı satın aldı (Büyük süpriz). Bunun üzerine gerek türk gerekse de yabancı kaynaklar olsun birçok kişi Marvel’ın artık 0-12 yaş grubuna hitap edeceğini söylemeye başladı. Aman tanrım, öyle mi? Ancak bunu diyenler şu noktayı atlıyor sanırsam: Zaten Marvel oldum olası 0-12 yaş grubuna hitap ediyordu. Hadi 18 diyelim. Son yıllarda ÇR’larda gore, şiddet, küfür ve seks içeriğinde yoğun bir artış var ve Marvel da kesinlikle bu trendin dışında kalmış değil. Bu basit bir arz talep meselesi. Artık günümüz çocukları bambinin kırlarda koştuğunu ya da gargamel’in bitmek bilmez kötülüklerini alt eden şirinleri izlemek istemiyorlar. Kan istiyorlar, vahşet istiyorlar, olaylar ne kadar fantastik bir dünyada geçse bile bu dünyanın içinde bu vahşetten ve şiddetten, bitmek bilmez mücadelelerden kaynaklanan psikolojik atmosferi görmek istiyorlar. Bu yanlış mı ya da doğru mu? Bence esas sorulması gereken soru bu değil. Ancak cevap şu şekilde olabilir: Şimdiki çocukları bambiler ve şirinlerle kandırmazsınız.

Dolayısıyla Disney salak değil. Bütün karakterlerinin vıcık vıcık şirin olması Disney C.O.’sunun da iyilik peşinde koşan şirin bir ördek yavrusu olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine; sanırım Norman Osborn gerçek hayatta yaşasaydı Disney C.O.’su olabilirdi. Disney Marvel’a hiçbir şekilde karışmayacak. Evet belki bizim ruhumuzun duymayacağı birkaç şirket içi düzenleme yapacaklar ancak biz kanın gövdeyi götürmesini zevkle okumaya devam edeceğiz.

2 şirket de Şuraya ve şuraya bakarsanız göreceğiniz örnek gibi birbirlerinden beslenecekler. Olayımız apokaliptik bir gelecekte hayatta kalmayan çalışan Mickey Mouseey Mouse. Mickey Mouse’u oldum olası sevmem. Ancak böyle abuk subuk bir fikri görünce keyiften kahkaha atasım geldi. Bu haber kısmen de olsa Disney’in Marvel’ı satın almasıyla beraber esas değişecek olan şirketin Marvel değil Disney olacağını gösteriyor. Evet Disney özünde aynı kalacak hala masallarla bezeli optimist çizgi filmler yapmaya devam edecek ama Marvel’daki kreatif zihinlerden de sonuna kadar yararlanacağına şüphe yok. Aynı zamanda bunun Marvel’ın da işine geldiğini düşünüyorum. Disney gibi bir animasyon deviyle aynı çatı altından olmak ileriki yıllarda yapılacak olan çizgi filmler ve sinema filmlerinde Marvel’a büyük bir avantaj sağlayacaktır illa ki.

Haftalık İnceleme

Bir itirafta bulunuyorum: Bu Haftalık İnceleme’ler tagli postlar biraz deneme yanılma şeklinde oldu. Çünkü geçen hafta şunu yapacağım bunu yapacağım diye atıp tutmuşum ama samimi konuşmak gerekise ÇR’ları başka birinin yarattığı bir formata göre incelemek beni kastı. Kafama göre gideceğim. Buyrun: The List: Punisher Yayıncı: Marvel Puan: 4/5 Tadı: Kötü bir yemeğin üstüne yenilen güzel bir tatlı gibi. (Spoiler İçerir)

List’in bu sayısı beni şaşırttı. Bu sayıda yaşanan olaylar Marvel’ın şu aralar major event’i olan Dark Reign’in gidişatını doğrudan etkileyecek biçimde değil (ya da öyle mi?). Bu da acaba “ben en baştan beri bu The List serisini yanlış algılayıp o yüzden mi beğenmiyorum?” sorusunu getiriyor. Norman SHIELD’ın başında geçip SHIELD’ı HAMMER yapıp dünyanın en güçlü adamına dönüştükten sonra, Frank Castle (AKA Punisher) ne kadar vahşi ve acımasız olsa da delikanlı bir adam olduğu için Norman’ı öldürmeye karar verir ve Osborn’a bir suikast düzenler. Ancak bu cesur plan Sentry sayesinde -tabir-i caizse eğer- Frank’in elinde patlar. Üstüne üstlük bu olaydan sonra Osborn da Frank’i öldürmeye and içer ve onu kara listesine yazar. The List: Punsiher da Osborn’un kara listesindeki bu maddeyle iligi. En sevdiğim çizerlerden biri olan John Romita Jr. tarafından çizilmiş. Norman acımasızca bütün bir HAMMER’ı Frank’in üstüne salıyor ancak Frank kısmen paçayı kurtarıyor… Derken  Norman polislerin yılların psikopatı Punisher’ı karşısında çaresiz kaldığını anlıyor ve, Daken’ı Frank’in peşinden gönderiyor. Uzun ve kanlı bir kapışmadan sonra Daken gerçekten de Frank’in önce kollarını sonra bacaklarını keserek kafa ve gövdenen oluşan bir torsoya dönüştürüne kadar parçalara ayırıyor. Ama yine de Frank iş o noktaya gelene kadar Daken’ı anasından doğduğuna pişman ediyor ve kafası vücudundan ayrılana kadar Daken’ın suratına tükürürcesine bakmayı da bırakmıyor.

List’in bu sayısını okumak oldukça keyifliydi. Okuyucuyu yormadan oldukça güzel ve kanlı biçimde neredeyse sırf aksiyondan ibaret bir sayı. Frank ölüyor ancak Marvel Punisher’ı bu kadar kolay bırakmaz  ve nitekim de bunu hiç gizlemeyerek okuyucuya preview şeklinde gösteriyor. Hikaye gerçekten abuk subuk yönlere sapacak gibi. Ancak iyi manada:) Çizer Romita Jr.’ı her ne kadar beğensem bile sanki biraz baştan savma gibi geldi bu sayı. Tek eksiği budur. Onun dışında herşey ok.’dir.


Hulk #16 Yayıncı: Marvel Puan: 1.5 /5 Tadı: 3 öğün aynı yemeği yiyip, 4. öğünde de aynı şeyi yemek gibi

Hulk, yani dergi olarak Hulk, yani şu yanda 16. sayısının kapağını gördüğünüz dergi bizim eski yeşil dev Bruce Banner’dan öte (hiç yoktan şimdilik)  kimliği ve tam olarak ne peşinde emin olamadığımız gizemli Red Hulk ile ilgili. Red Hulk, Hulk dergilerine bence hareket getiren bir karakter. Ancak bu hareket artık biraz sünmeye başladı. 16 sayıdır yani 1 yıldan daha uzun bir süredir bu herifin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Tamam, iyi hoş ama artık biraz kabak tadı vermeye başladı. Hani serinin çizimleri zaten ciddiyetten yoksun ama artık bir okuyucu olarak konun da biraz ilerlemesini istiyorum. Ya da birkaç ipucu versin  ne olup bittiğine dair ama yok. Red Hulk’un saftirik ve “insanı” bir tarafı olduğunu görmemiz dışında hala bir numara yok desem çok da acımasızca olmayacaktır. Bu sayı boyunca genel olarak Red She-Hulk ve Red Hulk arasındaki konuşmalarla geçiyor. İkisini de kim ve ne peşinde olduğunu bilmiyoruz hatta ikisi de birbirinin kim olduğunu bilmiyor zaten. İlk sayfalardaki geçen sayıdan devam eden aksiyonu saymazsak eğer bütün sayı bundan ibaret. Ancak konuşulanlar pek dişin kovuğunu dolduran cinsten konular da değil… En son sayfada çıkan “süpriz” finali saymassak. Her ne kadar “süpriz” olsa bile belki de fazlaca zorlama olduğu için bir süprizin yapması gerektiği gibi beni şaşırtmadı. Eğer dergi bu yavaşlıkta ilerlemeye devam ederse Red Hulk’un kim olduğunu ancak 3 sene sonra öğreneceğiz.

The Punsiher #10 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Öğlen yememği yemeyip akşam yemeğinde iskender yemek gibi

Punisher’ın 10. sayısı The List: Punisher’dna hemen önceki olayları konu alıyor. List’i okuduktan sonra Punisher cephesinde ne olup bittiği merak ettim ve 10 sayıyı da biraz araştırmayla buldum ve okudum. Yazar Rick Remender oldukça iyi bir iş çıkarmış bence. Kapağının rsimleri buralarda bir yerlerde olacak olan 10. sayıyla noktalanan  ve bu maceranın “aftermath”i sayılabilecek The List ile eğer yukarıdaki review’u okuduysanız Frank Castle’ın Daken tarafından rosto gibi doğrandığını da okumuşsunuzdur. Bu 10 sayılık macera Black Hawk Down ya da Phone Booth’u izlemek gibiydi. Punisher’ 1’de Frank belki de biraz boyunun ölçüsünü aşarak MU’nun en güçlü adamı Norman Osborn’a Sentry tarafından engelenen, başarısız bir süikastlik girişiminde bulunuyır. Nowmon’un şu aralar MU’da Kingpin’in koltuğunda oturan (ve ondan çok daha ürkütücü ve güçlü olan) The Hood’u Frank’in peşine takıyor ve olaylar tıpkı Black Hawk Down gibi; bir kopuyor.. ta ki Frank Daken tarafından öldürülene kadar. Ancak dediğim gibi List sayısını bir aftermath olarak görebiliriz çünkü belki de Frank’in tüm insanlığı ile bağlantısını kopardığını 10. sayıda görüyoruz (her ne kadar %100 emin olamasak bile). Ancak tıpkı ismi gibi 10. sayı Frank Castle’ın tüm MU için potansiyel bir ceza olabileceğini gösteriyor. Bence buradaki olay10 sayı süren karşıklı bir insan avı olsa bile Hood tarafından en “mahrem” noktalarına kadar zorlanan Punisher’ın bütün MU’yu gözünü kırpmadan yok edebilecek bir delilik potansiyeli olduğunu anlatıyor. Çizer de bunu çok güzel yakalamış. Resimlere bakarken bana Frank’in nefretini, hısını ve vahşetini müthiş biçimde hssettirdi deseme abatmış olurum bilmiyorum. Çok lezzetliydi.


Spider- Man: Anti-Venom #2 (of 3) Yayıncı: Marvel  Puan: 2.5/5 Lezzet: Yoğurt gibi

Venom ve dolayısıyla Eddie Brock, sanırım 92 yılları civarında muhterem şahıs Todd McFarlene tarafından yaratılmış, belki McFarlene’in yazarlığından ileri gelen belki de hakkaten ürkünç ve tehliklei olduğu için o güne kadar Spider-Man’in  gördüğü en büyük belaydı. Neyse durumlar değişti. Brock kendi venom’unu oluşturmuş bir şekilde. Anti-Venom ya da White-Venom olarak geçiyor. Bana  görünüş ve hatta yetenek olarak yine McFarlene’in yeni karakteri Haunt’uı andırıyor. Bu hafta Punisher haftası mıdır yoksa benim bilinçaltımın random seçimleri mi beni Punisher’a götürdü bilmiyorum ama her okudğum şeyin altından (aslında altında demek yanlış ne de olsa 2 dergi zaten Punisher) Punisher çıkıyor. (Gerçi Dalily Scans’t hakkaten Punisher haftasıymış. Daily Scans’ı da atrtık kendime saklamak yerine blogroll’a link olarak koysam iyi olacak.) Anti-Venom#2 meksikalı gangsterle Anti-Venom arasında geçen, bolca Punisher sosuna batırılmış bir kızartma, pardon kapışma. Anti-Venom’un dedesinin kötülük dolu, Frank Castle’ın zaten deli bir seri katil ve Meksikalı gangsterlerin de meksikalı ganster olduğunu düşünürsek ve bu 3 “subject”i alıp olayın ilk 1.5 sayısının geçtiği gibi daracık bir mekana koyarsak  elimize ne geçer: Doğru bildiniz; şiddet, küfür, tehdit, vahşet. Aynen de böyle oluyor zaten. Gerçekleşen olayların çok ciddi bir tarafı yok, daha çok Punisher ve Anti-venom hem birbirlerini hem de çevredekileri parçalarına ayırsınlar diye yapılmış 3 sayılık bir mini-seri. Okurken çok heyecanlanmadım, ya da birşeyleri merak etmedim hatta öykünün finali bile daha ilk sayının ilk karelerinden belli gibi  ancak genel olarak yine de okuması zevkliydi. Öğleden sonra 2 öğün arasında yenilen bir çanak sade yoğurt gibi..


Ultimate Comics: Avengers #03 Yayıncı: Marvel Puan: 4.5 Lezzet: Sinemada ağzınıza “daha çok daha çok” diyerek tıkıştırdığınız patlamış mısır gibi Benim cahilliğimmiş… Bu seriden “ne güzel yapmışlar ya” anafikriyle bahseden bir post daha önce atmıştım. Orda da şöyle demişim: “bir yandan sürükleyici, bir yandan da beylik ve dramatik laflardan uzak akıcı aksiyon dolu klasik bir çizgi roman hikayesi. Üstüne üstlük, hikaye normal marvel evreninden de oldukça farklı yerlere sapmaya hazırlanıyor gibi.”

Cahilliğim de burdan kaynaklanıyor zaten. Meğersem serinin yaratıcı ekibi Civil War’u ve Old Man Logan’ı yaratan ekipmiş (Old Man Logan kıyamet sonrası Mad Max vari bir gelecekte geçen bir “Logan” öyküsü. Tadı aileyle yılda bir yenilen her türlü lezzetli akdeniz yemeğinin bulunduğu bir balık sofrası gibiydi). Yazar Mark Millar bence aslında biraz asi bir yazar. Karakterleri neredeyse “yok etmeyi” seviyor diyebilirim. Civil War’u çok takip etmedim (o dönemler ÇR’lara bir süre ara vermiştim.) Ancak konu itibariyle bütün SK’lkarın amerikan hükümetine gerçek kimlikleriyle kayıt yaptırmalarını gerektiren bir kanun çıkarılması ve bunun karşısında ikiye bölünen Marvel evreni idi (Cap. Amrica’nın maskeli tarafta olması bence ilginçti). Civil War önemli bir seri / olaylar silsilesi çünkü Marvel Evrenin’de bundan sonra gerçekleşecek olaylar Civil War’un sonuçları tarafından yaratılan kurallar içerisinde olmak zorunda. Yani demek istediğimn Cival War ile yazar Millar aslında hiçbir fizik kuralının olmadığı, hayal gücü ile herşeyin mümkün olacağı bir dünyanın “yasalarını” kısmen de olsa değiştirmiş, baştan yazmış oldu. Ultimate: Avengers’da gördüğüm şey ise yine daha önceki post’um da bahsettiğim gibi bildiğimiz Marvel karakterlerinin artık o bildiğimiz Marvel karakterleri olmayışı. Bu ekibin yarattığı dünyalar her taşın altından SK fışkıran Marvel evreninden biraz daha farklı kokuyor. Karakterler klasik versiyonlarının güçlerine ve adlarına sahip bambaşka insanlar gibi. Ne Fury bildiğimiz Fury ne de War Macine ya da Wasp. Kahramandan öte insan üstü yeteneklere sahip “para kazanmaya” çalışan tipler gibiler. Dolayısıyla hareketleri de bu yönde şekilleniyor. Son olarak eklemek istediğim birşey daha var: Old Man Logan ve Ultimates Comics: Avengers’da gördüğüm bir özellik bu. Bütün olaylar (aksiyon, dramatik sahneler, aşk sahneleri ve çok daha fazlası olsun) aslında resimlerle anlatılıyor. Asla bir düşünme balonu ya da 3.bir şahsın ağzından anlatılan kare bir kutucuk görmüyorsunuz. Çok güzel yazılmış olan bu hikayeler kelimelerden öte resimlerle anlatılıyor. Bu ekibin ürünleri kişisel zevkime ve sanırım kafamdaki çizgi roman tanımına çok yakın bir yerde duruyor.