Bir okurun gözüyle PKD

Birkaç sene önce İthaki Forumlarına yazdığım, daha sonra http://www.bilimkurgu2000.com sayfasında yayınlanan yazım:

Philip K. Dick(PKD)’in Türkçe’de yayımlanmış bir çok eserini okudum. Taaa kavram yayınlarından çıkan Bıçak Sırtı (Do androids dream of electronic sheep?) ile başlamıştım. Sonra Metis, Altıkırkbeş falan derken zaten aldı başını gitti PKD yurdumda. Şu aralar Altın Kitaplar bile el atmış. Matrix Avcısı‘ndan sonra sonu hayırlı olsun diyorum korkarak.

Her neyse efendim geçen Kanal D’de Azınlık Raporu vardı yine oturdum ve onu izledim sonra da PKD hakkında birkaç şey yazmaya karar verdim. Azınlık Raporu Türkçe’de yayınlandı mı bilmiyorum ama PKD’nin kısa bir öyküsünden uyarlamadır ve hemen hemen PKD’nin tüm klasik özelliklerini taşıyan bir öyküdür. Gerçi filmle öykü ne kadar değişik bilmiyorum ama dağlar kadar da fark olduğunu zannetmiyorum.

PKD’nin romanlarında fiziksel çevre çoğunlukla gelecektir ve her romanda aşağı yukarı aynı gibi gözükmekle beraber aslında tam olarak ne okuyucuya içinde bulunulan dünya tam olarak tanıtılır, ne de işlerin gidişatı yani sistemin işleyişi gibi unsurlar tam olarak anlatılır. Yani öncelikle diğer BK romanlarından bu yönde ayrılır. Yani bir Hiçi Destanı‘nı, bir Dune‘u bir Vakıf Serisi‘ni ya da Rama‘yı ele alırsanız (hatta Neuromancer diyeceğim) ve dikkatli bir okuyucuysanız, sistemin işleyişinin romana yayılarak tam olarak anlatıldıklarını görürüsünüz. Dune‘da spice vardır, onu çıkaran evler, ulaşımı sağlayan lonca, ekonomik düzen vs. Hiçi Destanı‘nda terkedilmiş uzay gemileri, bunları kullanacak pilotları falanı filanı ayarlayan çok uluslu, dev bir şirket ki artık tüm dünya eknomisini yönlendirmektedir.

PKD’nin romanlarında ise sistemin işleyişinden pek bahsedilmez. (Aslında bunun, sadece bir dönem romanları için geçerli olduğunu söylemek daha doğru yoksa örneğin Yüksek Şatodaki Adam’da kurgusal sistem hemen hemen tüm yönleriyle anlatılır.) Yazarın gelecekle ilgili anlattığı şeyler daha çok karakterlerin rahat hareket edebilmesi için okuyucuya sunulan teknolojik ıvır zıvırlardır. Karanlığı Taramak‘ ta bu,  gizli narkotik polislerinin giydiği kimliklerinin tanınmaması için onları çevreleyen ve yaklaşık bir milyon kombinasyonu olan özel bir giysidir. Gökteki Göz‘de (çok eskiden okuduğum için tam olarak hatırlamıyorum ama) insanların birbirilerinin kafalarının içini görmelerine yarayan deneysel bir kaza ya da Ubik‘te aynı şekilde insanların uyduğu sanal gerçekliklerdir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Yani aslında sistem anlatılsa bile çoğu zaman bu teknolojik yeniliklerin nasıl oluştuğu anlatılmaz, ya da şöylesine bir yüzeysel açıklama getirilir. Karanlığı Taramak‘taki polis giysileri nasıl yapılmıştır, Mars’ta Zaman Kayması‘nda Mars’ta atmosfer nasıl sağlanmıştır, ya da azınlık raporunda kahinler neden cinayeti işleyenlerin “ad ve soyadlarını” çıt diye verebilmektedir, Alfa Ayının Kabileleri‘nde garip, düşünce olarak insandan çok az farkı bulunan uzaylılar vardır, insanların nasıl iletişime geçtiği belli olmayan. Bunların hiçbiri anlatılmaz, çünkü önemi de yoktur. Bunlar sadece olayların son sürat gelişebilmesi için gerekli koşulların yaratılması için uydurulmuş şeylerdir.

PDK’nin ünlü bir lafı vardır: “Gerçeklik sadece bir bakış açısıdır” diye ve birçok romanı da zaten bu düşünce tarzı üzerine kurulmuştur. Karanlığı Taramak, Albemuth Özgür Radyosu, Mars’ta Zaman Kayması, Yüksek Şatodaki Adam, Ubik, Gökteki Göz, Alfa Ayının Kabileleri tamamen bu söz çevresinde döner. Bu romanların hepsinde ya baş  karakterin ya da yan karakterlerden bazılarının çeşit çeşit akıl hastalıkları olduğunu görmekteyiz ve bu genellikle şizofrenidir. Yazarın da bir dönem bu “hastalığa” yakalandığını biliyoruz ama bu ona yepyeni bir perspektif getirmiş ve bu hastalığı da tıpkı diğer ıvır zıvırlar gibi romanlarında anlatmak istediği şeyi yani gerçeğin göreceli olduğunu anlatmak için bir araç olarak kullanmıştır. Bu biraz aslında lisede felsefe derslerinde öğrencilere sorulan soruya benzemektedir: “Bir ağaç eğer ormanda düşerse ve bunu kimse görmez ise düşmüş sayılır mı?”.

Aslında bu açıdan düşünülürse öncelikle şunu kabul etmek gerekir: PKD gelmiş geçmiş en büyük bilimkurgu yazarlarından biridir. Ama şöyle de bir şey var ki anlatmak istediği aslında gelecek değil tam da bugündür ve hatta bugünü de geçiyoruz evrensel insan aklıdır. Yani dönem ve zaman fark etmeksizin. Romanlardaki gelecek aslında bir tiyatro oyununun sahnesi gibidir. En basitinden bir örnekle bağımsız haber kaynakları bugün Irak’ta yüz bin kişinin öldüğünü söylerken Amerika kaynaklı haber ajansları bu sayıyı otuz bin ila elli bin arasında göstermektedir. Bir Türk vatandaşı olarak ben bunu 100 000 kişi olarak bilirken, Amerika’da yaşayan bir insan bunu 30 000 olarak bilmektedir ve sonuçta şu soru ortaya çıkmaktadır: Hangi sayı gerçek? Hani haber ajansının daha güvenilir olduğunu düşünürsek basit bir cevabı var gibi gözüküyor ama bu  da iki soruyu yanıtsız bırakıyor: Birincisi; elin Amerikalısı için ne olursa olsun bu sayı otuz bindir ve belki de adam ölene kadar öylece kalacaktır ve bu insan bu sayıyı doğru bir sayı, doğru bir bilgi olarak kabullenmiş ve yaşamı üzerinde çok bir etkisi olmasa bile bunu bilgi deposuna bir “gerçek” olarak almıştır ve kimse de çıkıp “hayır efendim o sayı 100 000” demedikçe de böyle bilecektir. Onun için 30000 bir gerçektir bizim içinse 100 000 ve kimse de o adamı bu yüzden suçlayamaz. Bilmemek değil öğrenmemek lafı burada tamamen anlamını yitirmektedir. Neden? Çünkü ikinci bir soru devreye girmektedir. Dedik ki bizim haber ajansımız daha güvenilir. Peki biz bunun doğruluğunu nasıl biliyoruz? Bilemiyoruz tabii ki de, Amerikalıya söylenen 30000 sayısı nasıl bir “yalan” ise bize söylenen sayı da elbette ki bir yalan olabilir. Yoksa acaba bu bize mi bakıyor? Yani bizim bu sayıları gerçekliğimize kabullenişimize?

Mars’ta Zaman Kayması‘nın baş  kahramanlarından biri küçük, şizofren bir çocuktur. Çocuk şizofreni (kaba tanımıyla gerçeklikten kopuş) yüzünden (?!?) çevresindeki her şeyi gelecekteki halleriyle görmektedir. Yani o an için daha var olmayan bir binayı bile yıkılmış, çürümüş haliyle görmektedir. İşlevi olan her unsurun artık bittiği, çürüdüğü anı görmektedir. İnsanları çürürken görmektedir. Zaman algısı tamamen bambaşkadır çocuğun. Günümüz dünyasında bildiğim kadarıyla kimsenin farklı bir zaman algısı ya da geleceği görmek gibi olağanüstü yetenekleri yok ama tam da yazar bunu anlatmak istemektedir zaten. Şizofreni daha demin vermiş olduğum “100000 – 30000” örneğinin çok ileri bir safhasıdır o kadar. Bizim için ileri derecedeki bir şizofrenin  gördükleri düşündükleri sadece hastalıklı bir beyinin ürettiği düşünceler ya da halüsinasyonlar ya da ne ise, bunlar o şizofren için alabildiğine gerçektir ve hatta bu gerçeklik bazen ona zarar vermekte, bazen canını sıkmakta, bazen ise onu mutlu etmektedir ve ikinci kez kimse de onu bu yüzden yargılıyamaz.

Bütün bu romanlar bir nevi de şu soruya bir cevap aramaktadır: Peki hangi gerçek daha gerçektir? Ve sonunda cevap çoğunlukla aynıdır: Hiçbiri. Çoğunluğun inandığı, baskılarla, sıkıştırmalarla diğerlerine kabul ettirilebilir ancak bu baskıların ve sıkıştırmaların da etkisiz kaldığı durumlar olacaktır ve zaman ilerledikçe, cyberpunkvari bir geleceğe yaklaştıkça bu baskılar, sıkıştırmalar daha da geçersiz kalmaktadır. Bilgi birikimi artmaktadır ve hatta birçok konuda çelişkili bilgiler ortaya çıkmaktadır ve bunların kaçta kaçının insana ulaştığı düşünülürse gerçeklik her bir birey için değişken bir hal almaktadır. Çoğu insan ortak bir gerçeklik paydası üzerinde buluşabilmektedir ancak gerçeklikleri küme olarak düşünürsek , çoğu yerde bu kümeler birbirlerini keserken, alakasız yerleri olduğu da su götürmez. Ve bazı insanlar için kümleri tamamen apayrı yerlerde tek başlarına durmaktadır. İstisnalar Kaideyi bozmaz ama gelin bir de istisna siz olunca bunu düşünün.

Tüm bu söylediğim uyduruk şeylerden sonra PKD’nin romanlarını bir de şu şekilden ele almanın doğru olduğu düşüncesindeyim. PKD her ne kadar gelmiş geçmiş en büyük BK yazarlarından biri olsa dahi aslında kendi isteği her zaman sıradan bir yazar olabilmektir. Yani sıradanla kastım BK değil de günümüz dünyasında geçen öyküler yazmak. Zaten bu konuda da denemeleri olmuştur ama diğer romanlarına nazaran bunlar çok az bir başarı yakalayabilmişlerdir. Örneğin şimdi adını hatırlamıyorum ve okumadım da ancak Androidler elektrikli koyun mu düşler? romanının tamamen aynısı denilebilecek bir romanı daha vardır ama bu romanda ne androidler ne de Mars’ta kolonileşme gibi fütüristik öğeler bulunur. Tamamen günümüz dünyasında geçmekte ama yine tamamen aynı konuyu işlemektedir (Not: Bu romanın adını bilen varsa bana bildirirse sevinir. Böyle bir kitap olduğuna eminim, PKD üzerine yazılmış bir kitapta bahsini okumuştum ama ismini bilmiyorum.) Do androids dream of electronic sheep? (DADES) üzerine çok yazılıp çizilmiştir ve bence de insan nedir olgusunu işlemektedir. Ama özellikle filminden ve Türkçede de “Bıçak Sırtı” adıyla yayımlanmasından dolayı çok büyük eksiklik çektiğini düşünüyorum. Çünkü romanın ismi de yani DADES, romanın içeriği ile bütünleşmiş bir başlıktır. Eğer bu romanın ismini alıp başka bir şey yaparsanız olmaz ya da eksik olur gibi geliyor bana. Çünkü filmde bunun pek bahsi geçmese bile elektrikli koyun besleyen ya da düşleyen androidler değildir kitapta. Bu hayvanların soyunun tükenmesinden dolayı elektrikli koyunu düşleyen ve hatta besleyen bizzat baş karakterin kendisidir. Kaçak andoidlerin ise tek yapmaya çalıştıkları şey insan olabilmektir ve bunu nerdeyse başarmışlardır. Hatta bunu başkahramanımızdan bile iyi yaptıklarını filmin o ünlü son sahnesinde görmekteyiz. Gözü dönmüş beyaz saçlı andoid Harisson Ford’a iyi bir sopa çeker ama ölmeden önce yaptığı şey onun hayatını kurtarmak olur. Bunu neden yapar andorid? Çünkü kendi zamanı dolmaktadır, pili bitmek üzeredir ve son saniyelerinde Ford’un hayatını kurtararak bir kez daha yaşama olan saygısını kanıtlamıştır ve Ford’un film boyunca yaptıklarının tersine yani androidleri gözünü kırpmadan avlamak yerine sevdiği kadını öldürmüş olsa bile onu kurtarır. Tabii film boyunca kıyma gibi insan doğramaktadır android ama bunun da amacı tamamen aynıdır: Hayatta kalabilmek, var oluşunu sürdürebilmek. Zaten yaşam ömrünü uzatmanın hiçbir yolu olmadığını öğrendiğinde herşeyden vazgeçer. Bundan sonrası oturup ölümü beklemektir. Tıpkı bir insan gibi ve hatta Ford’un karakterinden çok daha insancıl bir biçimde. Şuna da dikkatinizi çekmek isterim. Film boyunca Ford’un asla değişmeyen yüz ifadesiyle Nexus 6’ların liderini karşılaştırın. Kimin suratı daha çok değişecek. Ağlayan kim, üzülen kim ya diğer tüm duyguların bir resim gibi suratının kıvrımlarına yayılmasına izin veren kim?

Dediğim gibi DADES belki de bir romanın yeniden yazımıdır. Ve taa yukarılarda belirttiğim gibi burada da fiziksel çevre günümüzden oldukça değişiktir ve bazı yerlerde insana “hadi be? nasıl yani” dahi dedirtmektedir.

Sonuç olarak PKD’nin anlatmak isteği çoğu şeyin aslında gelecekle ilgisi yoktur. Çoğu romanda gelecek sadece bir dekordur. Birçok farklı gerçekliği orataya çıkarmak için kullanılan birer aksesuardır. DADES’de androidlerin android olmaları dışında insandan bir farkı yoktur ve genel ahlak değerlerine göre insandan çok daha insandırlar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s