X-Force ve The Dark Angel Saga

Geçtiğimiz günlerde Marvel’ı itin arka tarafına güzelce yerleştirdik. Doğru. Ancak sonuç olarak bahsi mevzumuz koskoca Marvel Comics. Yeni 52’nin çıkmasıyla beraber en çok satan comic şirketi olmasa dahi hala aylık en çok yayını bulunan şirket. Dolayısıyla bu kadar yayın içerisinden güzel birşeyler muhakkak ki vardır değil mi? Var.

Onlardan biri  bu yazının başlığı olan X-Force ve The Dark Angel Saga. Bu 8 sayılık macera geçtiğimiz aylar içerisinde Uncanny X-Force dergisinde yayınlandı ve geçtiğimiz ay noktalandı. Bilmeyenler için X-Force, M-Day’den sonra Scott Summers AKA Cylops tarafından oluşturulan Wolverine tarafından idare edilen bir özel tim. Özelliği ise geçtiğimiz seneler boyunca Wolverine ve Angel AKA Archangel AKA Warren Worringthon III dışında sabit bir üyesinin bulunmaması ve bu üyelerin yok olma tehlikesinin eşiğindeki mutant ırkına karşı tehdit oluşturabilecek her türlü insanı/mutantı/vampiri/uzaylıyı öldürmekten çekinmeyen elemanlardan oluşması (Birkaçı dışında diğer X-Men üyeleri ya da Avengers gibi gruplar tarafından varlıkları bilinmiyor).

X-Force’u seviyorum çünkü ekip üyelerini yani derginin kahramanlarını olmaları gibi okuyabildiğim ender dergilerden biri. Ekibin şu ana kadar tek değişmeyen üyesi ve lideri olan Wolverine‘i ele alalım: Marvel Wolverine’i lokomotif kahramanlarından biri olması dolayısıyla o kadar çok derginin içine soktu ki bazılarınıza ‘öğğhkk’ gelmiş olabilir. Ancak X-Force’da Wolverine’i olması gerektiği gibi okuyoruz: Pençleriyle adam öldürmekten çekinmeyen bir anti-kahraman olarak. X-Force’un son kadrosuna Deadpool da dahil oldu. Aynı şekilde kılıç ve otomatik silahlarla donanmış bu kahramanı sadece çok satıyor diye o ya da bu dergide ‘masumca’ dövüşürken görmek yerine bu dergide hakikaten olması gerektiği gibi; paralı asker kimliği ile görüyoruz. Demek istediğim şu ki: Evet bu ikisi Marvel’ın en çok sattıran kahramanları ve hemen her derginin/maceranın içinden fırlayabiliyorlar. Ancak X-Force’u okurken bu iki kahramanın ve benzerlerinin olmları gerektiği grup/dergi buymuş gibi hissettiriyor.

X-Force’u sevmemin bir başka nedeni de bu derginin kendine has bir tarzı ya da havası olması. Bu bence günümüz Amerikan çizgi romanlarında ender bulunan bir özellik. Hatta bu öyle bir özellik ki yaratıcı kadronun belli bir deneyime sahip olmasını ve o dergiyi yaratabilmesi için averajın üstünde bir anlayışa sahip olmasını gerektiyor. Bu ‘kendine has havaya’ sahip dergileri düşününce aklıma gelenler bir elin parmağını geçmiyor: Batman ve Irredeemable aklıma ilk gelen örnekler. Kabaca konuşmak gerekirse: Bana göre iyi bir Batman öyküsünün olmazsa olmazı Gotham’da geçmesi ve Karanlık Şövalye’nin buz gibi objektif bakışıyla dedektiflik yönününün yansıtılmasıdır. Aynı şekilde Irredeemable gibi bir dergide herhangi bir macerayı basit bir süper kahraman dövüşü ile kotarmanız olanaksızdır. Çünkü bu dergilerin kendilerine has ve okurlar tarafından beklenen bir havası/tarzı vardır. X-Force’un Utopia sonrası modern versiyonu da böyle bir dergi. Kendine has ve ekibin ruhunu ve görevlerini yansıtan ve olması gerektiği gibi karanlık bir havası var. Evet, bu dergi içerisinde espriler de var (hatta bazen olmaması gerektiği noktalarda da oluyor) ancak daha ufak yaş gruplarına hitap eden Avengers ya da Justice League gibi dergilerden öte çok daha düzeyli ve sarkastik bir espri anlayışı var burda. Yani tutup bir Brian Michael Bendis’e bu dergiyi yazdıramazsınız. Eğer yazdırırsanız da X-Force’u piç etmiş olursunuz.

X-Force’la ilgili bir başka güzel nokta ise  yine daha önceki yazımda belirttiğim Marvel’le ilgili başlıca sorunlardan biri olan Marvel evreninin olduğunca karışık çoban salatası içerisinde kaybolmaması. Evet arada bir Red Hulk’u falan gördüğümüz oluyor dergi içerisinde. Ancak genel olarak X-Force sadece ve sadece kendi işleri, birbirleri ve düşmanları ile meşgul. Cyclops’un bile gözüktüğü sayılar bir elin parmağını geçmiyor.

X-Force’un son macerası Dark Angel Saga’ya gelecek olursak. Öncelikle X-Men evrenine yabancı olan meraklı şahıslar için biraz Archangel’dan bahsedelim (Adamı tanıyorsanız sonraki iki paragrafı es geçin). Angel (Archangel değil) Prof. Charles Xavier tarafından oluşturulan orijinal X-Men ekibinin beş üyesinden biridir. Kendisi bir mutanttır ve melek benzeri kanatları olması ve X-Men’in ilk sayılarında omuzunda bir bozuka taşıması ve dolar milyarderi bir aileye mensup olması (yıllarca X-Men’i finanse etmiştir) dışında bir özelliği yoktur. Zaten bu yüzden ben kendisini oldukça sıkıcı bulurum. Kurgu dünyalarda ve özellikle 80 ortalarından sonra varolagelen modern çizgi romanlarda sıkıcı karakterlere ne olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz: Ya ölürler, ya kötü adam olurlar ya da modernize edilirler. Angel’ın başına gelen ise bu üçünden ikisi oluyor.

Apocalypse Inferno macerası sırasında mahşerin dört atılısından biri olarak kendine Angel’ı seçiyor ve onu Baş Melek manasına gelen Archangel’a dönüştürüyor. O bebek suratlı Warringhton gidiyor  ve yerine (bence Marvel’ın şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi dış görünüşlerinden birine sahip olan) buz gibi derili, jilet keskinliğindeki metal kanatlara sahip Archangel geliyor. Archangel mahşerin dört atlısı içinde ‘Ölüm’ü temsil ediyor ve  dış görünümünün yanı sıra kişiliğinin de Warringhton ile alakası yok. Temsil ettiği ‘ölüm’ gibi Archangel da kana susamış ‘kötü’ bir karakter ve X-Men’in başına epey bir bela açıyor.
Yıllar boyunca süregelen maceralar sırasında Archangel Warringhton’a sakız gibi yapışıyor. Warringhton bir ara ondan kurtulmayı başarıyor ancak Archangel bir şekilde yazarlar tarafından (herhalde benim gibi seveni çok olduğu için) geri dönmeyi hep başarıyor.

Uncanny X-Men’in yazarı Remender ise Warringhton’un bu yıllardır sonu gelmez Archangel çilesine The Dark Angel Saga ile beraber son noktayı koymaya karar vermiş.

X-Force’un geçtiğimiz son 3 sene içerisinde süregelen maceraları boyunca birçok kez Archangel’ın metal kanatlarının kana bulandığını gördük. Üstüne üstlük karakterimizin bundan büyük bir haz aldığını da ilk başlarda satır aralarında, daha sonraları ise aleni ve net biçimde okuduk. Uncanny X-Force’un ilk sayılarında ise işler iyice rayından çıkmaya başladı ve Warren’un kontrolünü elinde tuttuğunu sandığı Arcangel da Warren’ın bedeninin hakimiyetini tamamen ele geçirmeyi başardı ve böylece enfes bir macera da başlamış oldu. Olay sadece Archangel’ın psikopat kişiliği ile kalsa iyi: Fantomex‘in ‘The Apocalypse Solution‘ macerasında Apocalypse’ın bir sonraki reankarnasyonu olan bir çocuğun kafasına kurşunu sıkmasıyla beraber vicdan azabına gömülüp  iyice raydan çıkan ve insan tarafından uzakşalan Archangel kendini bir sonraki Apocalypse ilan etti ve kendi ‘mahşerinin dört atlısını’ oluşturarak dünyayı yeni bir ‘Age of Apocalypse’e doğru sürüklemek için çalışmalarına başladı.

The Dark Angel Saga’da Archangel’ın Apocalypse’in halefine dönüşmesini ve X-Force’un X-Men’in bu en eski üyelerinden birini ve dünyayı kurtarma çabaları anlatılıyor. Yukarıda da dediğim gibi X-Force X-Men’in gizli ve kirli operasyonlarını yürüten bir ekip  ve 40 küsür sayıdır bu kadar adam kesmenin de bir cezası olacak elbet. Dark Angel Saga da bir nevi X-Force’un günahlarının bedelini ağır biçimde ödemesini konu alıyor. Ve bunun için de Angel ve Archangel olarak ikiye bölünmüş bir kişiliğe sahip olan Warren Warringhton’u olayların merkezine oturtuyor.

Hikaye çok fazla (hatta hiç) sürpiz ya da ‘twist’ içermiyor ve olması gerektiği gibi ilerliyor. Ancak sunum öyle başarılı ki The Dark Angel Saga’yı okurken kendimi sonunu bildiğim ancak sıkılmadan izlediğim iyi bir Hollywood aksiyon filmi izler gibi hissettim. Olaylar başlıyor ve bir noktadan sonra durmak bilmiyor. X-Force kendine has havasını korurken bir X-Men çizgi romanından da beklenilen hemen herşeyi de sadece sekiz sayı içerisinde okuyucuya vermeyi başarıyor: Mitos ve bilimkurgu arasında savrulan mekanlar, özlediğimiz ve görmek istediğimiz birçok karakter, mutant güçlerini hakkıyla kullanan kahramanlar ve hatta Marvel kozmosunun mitosuyla ilgili sorular ve cevaplar. (Iceman AKA Bobby Drake’in neden Omega statüsünde bir mutant olduğunun cevabını bu macerada görüyoruz).  Bütün sayıları biriktirip üstüste okumasaydım bir sonraki ay çıkacak olan sayıyı beklemek can sıkıcı olabilirdi.

X-Force’un bu yeni versiyonu olan Uncanny X-Force’da yaratıcı kadro olan yazar Remender ve Jerome Opeña bir önceki X-Force versiyonun yaratıcıları olan yazar Craig Kyle ve Christopher Yost ve çizer Clayton Crain tarafından oluşturulan X-Force’a özgü o orjinal havayı korumayı başarmışlar ve hatta bana sorarsanız gerek öykü gerekse de görsel manada bir adım öteye taşımışlar.

Sonuç olarak $2.99’da Emre’nin de dediği gibi X-Force Marvel’ın açık ara en iyi dergisi konumunda ve The Dark Angel Saga da 2011 yılı içerisinde Marvel tarafından yayınlanan en iyi macera. TPB’sinin her kuruşunu hakkettiğini düşünüyorum ve comic seven hemen herkese gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Dark Angel Saga ile ilgili tek can sıkıcı nokta ise okuyucunun hem X-Men hem de Marvel evreni hakkında biraz bilgi sahibi olmasını ve X-Force’un daha önce başından geçen olaylara -biraz da olsa- hakim olmasını istemesi. Onun dışında nerdeyse mükemmel.

Oy Verin!

En aktif ve işlevsel Türk çizgi roman blogu diyebileceğimiz Çizgi Roman Okurları Platformu’nun son birkaç senedir düzenlediği “Türk Çizgi Roman Ödülleri 2011” oylamaları şu adreste http://cropcizgiromanodulleri.blogspot.com/ başladı.

Ava Giden Avlanır’ın da sürpriz biçimde (birileri tarafından) aday gösterilmesi hoşuma gitti ancak ben kendi oyumu sevgili Emre’nin blogu $2.99‘a verdim. Zaten şu an Ava Giden Avlanır son sırada.

Çizgi romanları seviyorsanız birkaç dakikanızı ayırıp oyunuzu kullanın. Çünkü Ç.R.O.P. yukarıda da dediğim gibi oldukça işlevsel bir blog ve Türkiye çizgi roman piyasasında ne olup bittiğini gösteren en dinamik kaynak. Dolayısıyla Türk çizgi roman yayıncıları tarafından da  takip edilen bir blog. Bu yarışmanın sonuçlarının da yayınevlerinde önümüzdeki dönemdeki planlarını tamamen şekillendirmese dahi Türk okurunun ne istediğine dair (Tommiks, teksas, örümcek-adam!) bir fikir oluşturacağını düşünüyorum.  O yüzden linke tıklayın ve oy verin!

http://cropcizgiromanodulleri.blogspot.com/

 

Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi

Şemsiye Akademisi ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 yılında ülkemizde pek tanınmayan ancak Amerika’nın en büyük dört çizgi roman şirketinden biri olan ve süper kahraman çizgi romanlarından öte daha alternatif (Hellboy, Beats of Burden, Alien gibi gibi..) çizgi romanlara ağırlık veren Dark Horse Comics tarafından yayınlanmış bir eser.

Bu yazıda bahsedeceğim eser olan Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi ise bu serinin ilk altı sayısının (ve de iki kısa öykünün) tek bir koleksiyonda toplanmış  hali. Kıyamet Senfonisi son yıllardaki kaliteli çizgi roman yayınevlerinden biri olan JBC yayıncılık tarafından yayınlandı ve çevirisi Şina Şehim tarafından yapıldı.

Şemsiye Akademisi Türk okurlarının alışageldiğinden oldukça farklı bir süper kahraman çizgi romanı. Konu kısaca şöyle: ” “İtiş Kakış Tom” Gurney’in Rigel X-9’dan gelen uzay-kalamarı hakladığı sene maçın olduğu gün saat tam 21:38’de tamamen bir tesadüf sonucu aynı anda 43 çocuk dünyaya gelir. Çocukların anneleri dünya üzerinde rastgele yerlerde bulunuyorlardır ve bu ani doğumlara kadar daha önce hiçbiri hamilelik belirtisi göstermemişlerdir. “Dünyaca ünlü bilim adamı ve varlıklı müteşebbis” Sir Reginald nam-diğer Monolk bu çocukları evlat edinmeye karar verir ancak sadece yedi tanesine ulaşmayı başarabilir. Ona bunun nedeni sorulduğu zaman ise verdiği yanıt şu şekilde olur: “Dünyayı kurtarmak için.”

Şemsiye Akademisi işte bu yedi “özel” çocuktan meydana gelen bir ekip. Hepsinin kendilerine has özel güçleri, kod isimleri ve hatta numaraları var.

Kıyamet Senfonisi bu kısa girişten sonra on sene ileriye atlıyor ve maceraya start veriyor. Kahramanlarımızı henüz 10 yaşlarındayken delirmiş bir Eyfel Kulesi’ne karşı giriştikleri mücadeleyi konu alan macera  daha ilk sayfalardan itibaren okuyucuya “şu an hiç de o alışageldiğin normal çizgi romanlardan birini okumuyorsun” diyor. Eyfel macerasından sonra ise Kıyamet Senfonisi bizi bir yirmi sene daha ileriye götürüyor ve böylelikle günümüze ulaşmış oluyoruz. Okuyacak olanların tadını kaçırmak istemiyorum ancak her süper kahraman çizgi romanının olmazsa olmazmı bir “dünyanın yok olma tehditi” karşısında ekip üyeleri tekrar bir araya geliyor ve biz okuyucuya da  bu sanat, sarkazm, kara komedi ve hüzün dolu macerayı okumak kalıyor.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Şemsiye Akademisi bir süper kahraman çizgi romanı olmasına rağmen alıştığımızdan çok daha farklı bir çizgide seyrediyor. Daha kitabın ilk sayfasını çevirdiğiniz anda panellerdeki çizimlerde zaten bunu görüyorsunuz. Hayır kaslı, tayt giyen kahramanlar yok burda. Tam tersine; karikatürümsü ancak karanlık ve ucundan kıyısından Manga’ya selam duran Gabriel Ba’nın çizimleri karşılıyor bizi. Senfoni’nin açılış cümleleri de zaten bu ‘tuhaflığı’ destekliyor: “İtiş Kakış Tom” Gurney’in Rigel X-9’dan gelen uzay-kalamarını hakladığı seneydi…”

Yani daha ilk panelden bile bu kitap diğer okuduğunuz çizgi romanlardan farklı olduğunu, siz okudukça gelişmeyeceğini, çünkü zaten üzerinde bolca kafa yorulmuş, düşünülmüş bir kurgu dünyada geçecek olduğunu anlıyoruz. Ki sayfları çevirdikçe de bu daha da net biçimde orataya çıkıyor.

Şemsiye Akademisi’nin üyeleri oldukça tuhaf kahramanlardan meydana geliyor. Karikatürümsü çizimlerinin aksine hemen hemen bütün karakterler oldukça ciddi, melankolik ve depresifler. Okuyucunun hikayeye girdiği kısımda görüyoruz ki grup uzun süredir bir arada değil ve kendi içlerinde epeyce sorunlular. Bunu birbirleriyle olan kısa ama az diyaloglardan ve Ba’nın yine küçük ama anlamlı panellerinden anlayabiliyoruz.

Şemsiye Akademisi’nin yazarı Gerald Way. Kendisi belki bazılarınızın bildiği gibi ünlü MTV gruplarından My Chemical Romance’in (hiiiiiç sevmem) vokalisti ve  söz yazarı. Görünen o ki Way sadece fabrikasyon bir MTV yıldızı değil gerçek manada bir sanatçıymış. Çünkü Şemsiye Akademisi’ne daha önce gördüklerimize benzemeyen bir dünya ev sahipliği yapıyor. Bu kurgu dünyada uzaylıların varlığı kabullenilmiş, zekası arttırılmış şempanzeler tıpkı insanlar gibi giyinip işlerine gidiyor, Eyfel Kulesi canlanıyor ziyaretçilere saldırıyor vs. vs. İronik olan ve bence bu çizgi romanı bu kadar farklı ve potansiyel sahibi kılan özelliklerden biri de bu zaten: Bunların hiçbirinin bir anlamı yok. Kitap adeta “burası böyle, artık böyle bir yerde geçecek olan maceraları sen düşün” diyor. Ancak bu dünya bütün absürdlüğüne ve karikatürümsü duruşuna rağmen -daha önce de dediğim gibi- esasen oldukça karanlık  ve hüzün dolu.

Kıyamet Senfonisi konusundan öte yazar ve çizerin bir araya gelerek oluşturdukları atmosferi ve karakterleriyle öne çıkan bir yapıt. Bir çizgi roman olmanın gücünü sonuna dek kullanıyor. Filmlerde ya da kitaplarda göremeyeceğiniz ancak çizgi romanlarda karşılaşabileceğiniz “tuhaf” ve “hüzünlü”  bir hayal gücünün oluşturduğu -ve daha önce hiç görmediğiniz- bir dünya bütün panellerde üstünüze hücum ediyor.

Kıyamet Senfonisi’nin  orjinalini okumamama rağmen çeviride herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Hatta cümnle yapılarından hareketle gayet başarılı bir iş çıkarıldığını bile söyleyebilirim.

Son olarak ise baskı kalitesine değinmek istiyorum. Abartmış olmak ya da diğer yayınevlerinin hakkını yemek istemem ancak Kıyamet Senfonisi şu ana kadar Türkiye’de standart ‘comic’ formatında basılmış teknik yönden en başarılı yayın. Bir Türk çizgi roman okuru olarak beni en rahatsız eden olay bu aslında: Tamam Amerika ile aynı baskı kalitesinde, aynı formatta gayet başarılı bir çeviri ile çizgi roman okuyoruz. Ancak o cildin dağılması ne demek? Orjinali ile aynı fiyata bu çizgi romanları satarken neden o cilt dağılıyor. Bu şu mu demek oluyor acaba: “Sen Türkiye’de elindeki çizgi romanı bu kalite ile okuyabildiğine şükret. İdare edeceksin!” Eğer orjinal ile aynı fiyattaysa böyle bir mantaliteyi kabul etmiyorum ve çoğu zaman kazıklanmış hissediyorum.

JBC Yayıncılık da aynı şekilde düşünüyor olmalı ki ciltleme ya da baskı kalitesi ile ilgili herhangi bir problem yok. Bu açıdan da on numara iş çıkarmışlar.

Sonuç olarak Kıyamet Senfonisi her yönden oldukça başarılı bir kitap. Herkesin hoşuna gitmeyebilir. Hatta bundan keyif almak için belli bir “çizgi roman doygunluğu” seviyesine ulaşmış olmanız bile gerekebilir.  Ancak o seviyeye ulaşmamışsanız bile bunu alın ve bir köşeye koyun. Çizgi romanları seviyorsanız bir gün mutlaka zevk alacaksınız.

Ters Lale Stormwatch

Bundan 3 ay önce DC Comics, DC Evreni içerisinde geçen bütün dergilerinin yayınını sayı 1’den tekrar başlattı.  Amaç ‘sözde’ DC evreni içerisindeki süreklilik hatalarını yok edip daha oturaklı bir kurgu dünya oluşturmaktı. Bu, gayet zekice düşünülmüş ticari bir hareket için bir kılıf olsa dahi yine de birçok okurun işine geldi diyebiliriz. Buna ben de dahilim.

Yeni 52 bünyesinde yayınlanan dergiler arasında diğerlerine oranla daha bir ‘heyecanla’ beklediğim dergiler vardı ve ben de doğal olarak bu dergilere öncelik verdim; İlk sırayı tabii ki Batman aldı. Batman ailesine ait bütün dergileri okumadım ancak aile reisinin başlığını taşıyan birçok çizgi romandan memnun kaldım. Bana göre Batman, Dark Knight ya da Detective Comics arasında dağlar kadar fark yok. Hepsi belli bir kaliteyi tuttumuş standart ve iyi çizgi romanlar.  Supo ailesinde Action Comics epey bir farkla aradan sıyrılıyor. JLA tam olması gerektiği gibi. JLA Dark değişik. Vertigo ve DC birbirlerine sarılmaya ve kaynaşmaya çalışıyorlar. Deathstroke’ta tatmin edici düzeyde bir aksiyon, hızlı ilerleyen bir senaryo var. Red Lantern bana oldukça potansiyel vaat edici gözüktü. Ancak sadece ‘gözüktü’ yoksa  her an ‘normal bir çizgi roman’a dönüşebilir. Diğerleri ise şöyle böyle derken Yeni 52 için “ehhhhh işte” diyecektim ki bir de şunu okudum:

Stormwatch 1993 yılında Jim Lee tarafından yaratılmış ve o zamanlar Image Comics’in Imprint’lerinden biri olan Wildstrom tarafından yayınlanmış. Daha sonra ise Wildstrom’un DC tarafından satın alınmasıyla beraber yine kendi kurgu dünyasında yayın hayatına devam etmiş bir seri. Ta ki Yeni 52’ye kadar. Yeni 52 ile beraber Stormwatch da DC sürekliliği içersine dahil edilmiş ve şu an 3. sayısında.

Bugüne kadar hiç Stormwatch okumadım ve DC’ nin sıfırlanması buna vesile oldu. O yüzden Stormwatch eskiden nasıldı neydi, ne yaparlardı, nasıl bir dergiydi, karakterler kimdi bilmiyorum ve pek de umursamıyorum.

Yeni 52’de ise Stormwatch hükümet destekli meta-human’lardan (ve birkaç da uzaylıdan) oluşan bir grubu konu alıyor. Hikayeye göre bu grup binlerce yıldır varlığını sürdüyor ve bu süreç boyunca dünyayı birçok tehdide karşı savunmuş. Grubun seviyesi öyle bir düzeyde  ki Justice League’i amatör olarak görüyor ve herşeye burunlarını sokup ortalığı karıştıran bir ayak takımını olarak tanımlıyor.

Hikaye direk olarak aksiyonun ortasında başlıyor. Ekip ikiye dağılmış vaziyette: Harry ay yüzeyindeki bir anomoliyi araştırırken, dünyaya yaklaşan bir tehdite karşı dünyalıları bir nevi mücadeleye sokarak daha da güçlendireceğini söyleyen “acayip bir varlıkla” karşılaşıyor. Görünen o ki bu varlık zaten yeterince güçlü ve okuyucu bu varlığın dünyalıları savaşa hazırladığı `o diğer varlık da neymiş?” dedirtiyor.

Diğer yanda ise ekibin diğer üyeleri Moskova’da, gücü Superman ile eşit düzeyde (hatta belki daha fazla) olan Apollo’yu ekibe dahil etmeye çalışıyorlar.

Hikaye bu şekilde başlıyor ve gayet randımanlı bir tempo ile devam ediyor. Bu noktada artık lafı fazla uzatmadan kişisel düşüncelerime geçmek istiyorum:

Bence Yeni 52 içerisinde  Stormwatch’ın  yanına yaklaşacak tek bir çizgi roman bile yok.

Herşeyden önce Stormwatch çok iyi yazılmış bir süper kahraman çizgi romanı. Hatta o kadar iyi ki şaşırdığımı bile söyleyebilirim. Sözde bu kadar ciddi tehditlere karşı savaşan bir grubun maceralarının konu edildiği bir derginin de ciddiyet düzeyinin yüksek olmasını beklersiniz. Ancak tam tersine SW’deki espiri düzeyi işi laubaliliğe ya da Spider-Man veyahut Deadpool gibi çocukcu bir seviyeye indirmeden korunmuş. Ekip içerisindeki diyaloglar derginin mizah yönünün gösterildiği taraf olsa bile bu; o ekip ruhu kaybedilmeden, hiyerarşik düzen korunarak betimlenmiş:Yani demek istedidiğim şu ki: gerçekten komik birşeyler okuyorsunuz ancak okuduğunuz şeyin bir yandan da olması gerektiği kadar bir ciddiyeti var. X-Men, Avengers gibi “sözde ekip”olup herkesin ayrı telden çaldığı, saçma sapan artistik esprilerin her paneli işgal ettiği çizgi romanlardan “öğhhhhkkk” geldiyese (mesela bana “öğğğğğğğğğğğğğğhhhhkkkk” geldi) SW sizin için biçilmiş kaftan olabilir. Ekip lideri ve muhtemelen en güçlü üyesi olan Adam One ile ekibin IT’si konumundaki Engineer arasında geçen diyalogların betimlendiği şu iki sayfa daha açıklayıcı olabilir sanırım:

SW iyi yazılmış çünkü macera her ne kadar aksiyon sahneleri, espriler ve dünyanın geleceğine yönelik ciddi boyutta bir tehdidin varlığı ile açılsa bile bu doluluk arasında dergi yine esprili bir anlatıma kaçan diyaloglar eşliğinde SW’nin kendisi ve ekip üyeleriyle de  tanışmamızı sağlıyor. Ve bunu okuyucuyu hikayeye yabancılaştırmadan veyahut yormadan yapıyor. (Karakterleri tanımıyorsanız bir de JLA Dark okumayı deneyin bakalım. O da 1. sayısında!) Bence bu kadar şeyin (aksiyon espri, geleceğe yönelik atılmış düğümler, tanışma) bir arada bu kadar rahat biçimde anlatılması gerçekten büyük başarı. Sanki dergi Garth Ennis’in “Hoşgeldin Frank!” ve Mark Waid’in “Irredeemable”‘ı arasında ancak kendine özgü bir yerde duruyor.

Nedense çizgi romanları değerlendirirken yazar ve çizer hep ayrı olarak eleştirilir. Halbuki bahsettiğimiz şey çizgi roman. Kaba tanımla hikayeleri resimler eşliğinde anlatan sanat dalı. Dolayısıyla aslında hikayeyi anlatan sadece yazar değildir. Çizer de en az yazarın kendisi kadar önemlidir. SW’da Cornell’ın yazdığı hikayeyi panellere aktaran isim ise Miguel Sepulveda. Bana kalırsa Spulvada ne yaptığını çok iyi biliyor ve Cornell ile gerçekten iyi bir elektrik yakalamışlar. Tıpkı Cornell’e uyumlu olarak Sepulvada’nın çizgileri de hikaye ile beraber dinamik biçimde değişiyor. Yukarıdaki Adam One sayfalarında gördüğünüz çizgi filme kaçan karelerin yanında bir de Apollo’nun dünyaya yaklaşmakta olan göktaşına kafa kafaya daldığı şu sahnlere bakın. Olaylardaki enerjiyi gerçekten güzel yansıtmıyor mu?

Stormwatch’da bir süper-kahraman çizgi romanında aradığım hemen herşeyi buldum: Rahat, yormadan ve merak uyandırarak ilerleyen bir senaryo, tuhaf güçlere sahip bir ton karakter, kaliteli ve yerinde bir espri düzeyi, bol enerji ve bol aksiyon. Ve bütün bunlar hem klasik bir biçimde işleniyor hem de bu klasik yol tercih edilmesine rağmen klişeye kaçmadan orjinal biçimde okura sunuluyor. Bütün bunların haricinde ise serinin bir “tavrı” var ve bu tavır sanırım en yukarıda resmini gördüğünüz 3. sayının kapağı ile gayet güzel biçimde anlatılmış: “Who Declared Earh Must Die?” ve bu sorıya Stormwatch’ın bariz cevabı: Süper kahraman tarzına uygun çizimlerle betimlenmiş ancak çizgi  filmsi bir hareket ile koskoca bir göktaşını savurmaya hazırlanan bir “Superman arketipi”. Stormwatch ilk 3 sayısında 22 sayfalık bir çizgi roman fasikülünden beklediğim hemen herşeyi verdi. Görünen o ki böyle de devam edecek.  Beş yıldızlı pekiyi.

Çizgi Romanları Eleştirmek

Internet’in gülnük yaşamın bir parçası ve hatta gerekliliği haline gelmesi ile beraber her toplumsal olguda olduğu gibi sanata da yavaş yavaş bir kaos hakim olmaya başladı. Internet’în en büyük nimetlerinden biri olarak kabul edebileceğimiz “kendini ifade etme özgürlüğü” ‘iyi’ birşey olsa dahi, konu üretim ve özellikle sanat üretimine geldiği zaman yanında birkaç soru işaretini de beraber getiriyor.

Kendinizi sergi açmaya çalışan bir fotoğraf sanatçısı olarak farz edip bundan 20 sene öncesine ışınlanalın. 20 sene önce bırakın sergi açmayı, galeri sahipleriyle bir görüşme ayarlayıp çalışmalarımızı gösterebilmek bile başlı başına günlerce devam edebilen bir süreçti. Önce alakadar kişiyle kontakt kurmanız sonra yüzyüze görüşmeniz (ki elektronik posta aracılığı ile yazışmaktan tabiiki de daha zor ve riskli olan bir süreçtir), bir şekilde adamı/kadını tavlamanız ve size geri dönüş yapmasını beklemeniz gerekmekteydi.  Günümüzde ise tek yapmanız gereken herhangi alakadar bir servis sağlayıcına çalışmalarınızı upload etmek ve ilgili kişiye bir elektronik posta atmak.  Her ne kadar o ‘sergiyi’ açmak bir fotoğraf sanatçısı için başarı olsa dahi günümüzde pek çok fotoğraf “sanatçısının” bunu çok da gözünde büyüttüğünü zannetmiyorum. Çalışmalarınızı sergilemek için tek yapmanız gereken “upload” etmek.

Herşeyin ideal olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. Eğer ideal bir dünyada olsaydık her  galeri sahibi uğraştığı işten anlayan, eğitimli, sanat gözüne sahip insanlar olurdu. Ancak eminim ki reel hayatta birçok galeri sahibi ve işletmecisi uğraştıkları işe “para” gözüyle bakan ve sanattan zerre kadar anlamayan görmemiş insanlardan oluşuyor (lafım meclisten dışarı). Hal böyleyken gerçekten sanatını icra etmekte iyi olan bir sanatçı da bu “hanzo” galleri sahipleri yüzünden asla hak ettiği noktaya gelemeyebiliyor. Ancak günümüzde bu sanatçının -yukarıda da dediğim gibi- bir başka seçeneği daha var: O  da çalışmalarını upload etmek ve  internet yolu ile insanlara sergilemeye çalışmak.

Fakat bir de madaolyonun öteki yüzü var ki bu, diğer yüzden çok daha kalabalık. Bunu oluşturanlar ise internet ulaşımına sahip olan diğer fotoğrafçılar. Ancak arada ince bir fark var: Bu diğer fotoğrafçılar madalyonun diğer yüzündekiler kadar iyi değiller ve hatta birçoğu vasat ve vasatın altında. Çalışmaları özgün (hatta çoğu zaman özgün bile değil) ancak sanatsal bir değer taşımıyorlar. Fakat “iyi fotoğrafçılarla” aynı imkanlara sahipler. Tıpkı onlar da iyi meslektaşları gibi çektikleri resimleri arada bir “galeri sahibi” engeli olmadan  internete upload edebiliyor ve kendi tanıtımlarını yapabiliyorlar.

Şimdi kendinizi bir sanatçı değil de izleyici olarak farz edin. 20 sene öncesine gidersek eğer bu zevkimizi tatmin edebileceğimiz yer fotoğraf galerileri iken şu an internet üzerinden de gayet hobimizle ilgilenebiliyor, fotoğraf dünyasında ne olup ne bitiyor takip edebiliyorsunuz. Ancak aradaki o “galeri” engeli kalktığı ve sanat üreticilerinin hepsinin -iyi ya da kötü, kalite fark etmeksiniz- çalışmalarını kolayca sergileyebilmesi ve de kötü üreticinin iyi olanlardan kat be kat fazla olması dolayısıyla karşılaştığımız şey aslında çoğu kötü çalışmalardan oluşan bir sanat kirliliği oluyor.
Sanatçılar için geçerli olan bu durum eleştirmenler için de geçerli. Eleştirmen sanatçının kendisi kadar mühimdir. Eleştirmenin görevi eleştirdiği konu ile ilgili olarak toplumsal bir yönlendirme yapmaktır. Üretilmiş bir eserin neden iyi ya da neden kötü olduğunu söyleyebilmeli, nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair çıkarımlar yapabilmeli ve bütün bunları yaparken kendi kişisel estetik duygusu doğrultusunda toplumu yönlendirebilmelidir. Estetik duygusu ile ilgili en büyük problem  adında gizlidir. İçinde “duygu” kelimesi geçtiği için birçok insan bunun “doğuştan gelen bir yetenek” veyahut “Allah’ın hikmeti” olduğunu düşünür. Aksine estetik anlayışı eğitim ve tecrübeyle yerine oturur. Dolayısıyla zaman, tecrübe ve çalışma ister.

Çizgi roman eleştirmenliği ile ilgili iki problem gözüme çarpmakta:

  •  Yukarıda uzun uzun yazdığım ve  eleştirmen cephesinde de kendini gösteren “sanat kirliliği” vakası. Bir arkadaşımın da dediği gibi bugünlerde internet bir çoğumuz için “byte’ına para mı veriyoruz sanki ya!” şeklinde olduğu için her önüne gelen bir blog açıp aklındaki fikirleri/düşünceleri “eleştiri” ya da “inceleme” başlığı altında yazabiliyor. Dolayısıyla  vasıflı bir eleştiri ile bir çocuğun düşünceleri,  “hangi çizgi romanı satın alsam?” diye düşünen bir birey için aynı aynı “ulaşılabilirlik” statüsünde olabiliyor.
  • İkinci olarak ise eleştirmenlik yukarıda da belirtiğim gibi hem bilgi hem de tecrübe sahibi olmayı gerektirmekte. Fakat iş bir sanat olarak çizgi romana geldiği zaman küçük ama önemli bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Çizgi romanları seviyorsanız bilirsiniz: Bu sanat dalı ülkemizde asla bir “sanat dalı” olarak görülmedi ve uzun süre de görülmeyecek (Hoş ülkemizde hangi olgu zaten  hakkettiği yerde ki çizgi roman olsun?). Ancak çizgi romanlar söz konusu olduğunda bu biraz daha evrensel bir boyuta taşınıyor.  Çizgi romanlar her ne kadar bir sanat dalı olsa dahi, tüketici kitlesi nispeten daha genç yaştaki toplum bireylerinden oluşmaktadır (hiç yoktan ana-akım çizgi romanları için). Bireyin yaşı ilerledikçe çizgi roman biraz da toplumun klasik “O ne lan, kaç yaşına geldin hala örümcek adam okuyorsun!” gibi baskıları sonucunda bu ilgisinden gittikçe soğur. Tabii bunda ana-akım çizgi romanlarının kendilerini tekrar edişi de büyük bir etken olmasına rağmen kimse bireyin kafasına silah dayayıp “O örümcek adam okunacak” dememektedir. Ana-akım yayınlara göre çok daha olgun çizgi romanlar da mevcuttur. Dolayısıyla gerçekten bu sanat dalını seven birey bu aptalca toplumsal baskı yüzünden bu hobisinden vazgeçmek zorunda değildir. Fakat yine de toplum toplumdur ve bu baskı birçok bireyi  olgunluk yaşlarına geldiği zaman zorlar. Dolayısıyla bir eleştirmenin sahip olması gereken bilgi ve tecrübenin yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı, estetik duygusunun gelişip, heyecanın bir yana konup, göz iyi bir eser ile kötüyü ayırt edebilmeye başladığı  vakitlerde birey “çizgi roman hobisini” bırakır.
    Bu bir eleştiri boşluğu oluşturur ve bu boşluk da eleştirmen vasıflarına henüz sahip olamamış bireyler tarafından doldurulur. Sonuç olarak tüketiciyi yönlendiren aslında tecrübeli ve estetik duygusu gelişmiş bir okuyucu değil tıpkı kendi gibi bir bireydir. Dolayısıyla bu tecrübesiz “eleştirmen”ler bilinçli/bilinçsiz olarak tüketicinin tüketim alışkanlıklarını kısmen de olsa belirler ve dolayısıyla çizgi roman endüstrisinin de bir kısmını şekillendirmiş olurlar.

Peki çizgi romanlar nasıl eleştirilmelidir? Bunun cevabını verebilecek kadar tecrübeli değilim ancak yine de birkaç “kişisel” fikrim var. Yazının ikinci kısmında bunlardan bahsedeceğim.