Ters Lale Stormwatch

Bundan 3 ay önce DC Comics, DC Evreni içerisinde geçen bütün dergilerinin yayınını sayı 1’den tekrar başlattı.  Amaç ‘sözde’ DC evreni içerisindeki süreklilik hatalarını yok edip daha oturaklı bir kurgu dünya oluşturmaktı. Bu, gayet zekice düşünülmüş ticari bir hareket için bir kılıf olsa dahi yine de birçok okurun işine geldi diyebiliriz. Buna ben de dahilim.

Yeni 52 bünyesinde yayınlanan dergiler arasında diğerlerine oranla daha bir ‘heyecanla’ beklediğim dergiler vardı ve ben de doğal olarak bu dergilere öncelik verdim; İlk sırayı tabii ki Batman aldı. Batman ailesine ait bütün dergileri okumadım ancak aile reisinin başlığını taşıyan birçok çizgi romandan memnun kaldım. Bana göre Batman, Dark Knight ya da Detective Comics arasında dağlar kadar fark yok. Hepsi belli bir kaliteyi tuttumuş standart ve iyi çizgi romanlar.  Supo ailesinde Action Comics epey bir farkla aradan sıyrılıyor. JLA tam olması gerektiği gibi. JLA Dark değişik. Vertigo ve DC birbirlerine sarılmaya ve kaynaşmaya çalışıyorlar. Deathstroke’ta tatmin edici düzeyde bir aksiyon, hızlı ilerleyen bir senaryo var. Red Lantern bana oldukça potansiyel vaat edici gözüktü. Ancak sadece ‘gözüktü’ yoksa  her an ‘normal bir çizgi roman’a dönüşebilir. Diğerleri ise şöyle böyle derken Yeni 52 için “ehhhhh işte” diyecektim ki bir de şunu okudum:

Stormwatch 1993 yılında Jim Lee tarafından yaratılmış ve o zamanlar Image Comics’in Imprint’lerinden biri olan Wildstrom tarafından yayınlanmış. Daha sonra ise Wildstrom’un DC tarafından satın alınmasıyla beraber yine kendi kurgu dünyasında yayın hayatına devam etmiş bir seri. Ta ki Yeni 52’ye kadar. Yeni 52 ile beraber Stormwatch da DC sürekliliği içersine dahil edilmiş ve şu an 3. sayısında.

Bugüne kadar hiç Stormwatch okumadım ve DC’ nin sıfırlanması buna vesile oldu. O yüzden Stormwatch eskiden nasıldı neydi, ne yaparlardı, nasıl bir dergiydi, karakterler kimdi bilmiyorum ve pek de umursamıyorum.

Yeni 52’de ise Stormwatch hükümet destekli meta-human’lardan (ve birkaç da uzaylıdan) oluşan bir grubu konu alıyor. Hikayeye göre bu grup binlerce yıldır varlığını sürdüyor ve bu süreç boyunca dünyayı birçok tehdide karşı savunmuş. Grubun seviyesi öyle bir düzeyde  ki Justice League’i amatör olarak görüyor ve herşeye burunlarını sokup ortalığı karıştıran bir ayak takımını olarak tanımlıyor.

Hikaye direk olarak aksiyonun ortasında başlıyor. Ekip ikiye dağılmış vaziyette: Harry ay yüzeyindeki bir anomoliyi araştırırken, dünyaya yaklaşan bir tehdite karşı dünyalıları bir nevi mücadeleye sokarak daha da güçlendireceğini söyleyen “acayip bir varlıkla” karşılaşıyor. Görünen o ki bu varlık zaten yeterince güçlü ve okuyucu bu varlığın dünyalıları savaşa hazırladığı `o diğer varlık da neymiş?” dedirtiyor.

Diğer yanda ise ekibin diğer üyeleri Moskova’da, gücü Superman ile eşit düzeyde (hatta belki daha fazla) olan Apollo’yu ekibe dahil etmeye çalışıyorlar.

Hikaye bu şekilde başlıyor ve gayet randımanlı bir tempo ile devam ediyor. Bu noktada artık lafı fazla uzatmadan kişisel düşüncelerime geçmek istiyorum:

Bence Yeni 52 içerisinde  Stormwatch’ın  yanına yaklaşacak tek bir çizgi roman bile yok.

Herşeyden önce Stormwatch çok iyi yazılmış bir süper kahraman çizgi romanı. Hatta o kadar iyi ki şaşırdığımı bile söyleyebilirim. Sözde bu kadar ciddi tehditlere karşı savaşan bir grubun maceralarının konu edildiği bir derginin de ciddiyet düzeyinin yüksek olmasını beklersiniz. Ancak tam tersine SW’deki espiri düzeyi işi laubaliliğe ya da Spider-Man veyahut Deadpool gibi çocukcu bir seviyeye indirmeden korunmuş. Ekip içerisindeki diyaloglar derginin mizah yönünün gösterildiği taraf olsa bile bu; o ekip ruhu kaybedilmeden, hiyerarşik düzen korunarak betimlenmiş:Yani demek istedidiğim şu ki: gerçekten komik birşeyler okuyorsunuz ancak okuduğunuz şeyin bir yandan da olması gerektiği kadar bir ciddiyeti var. X-Men, Avengers gibi “sözde ekip”olup herkesin ayrı telden çaldığı, saçma sapan artistik esprilerin her paneli işgal ettiği çizgi romanlardan “öğhhhhkkk” geldiyese (mesela bana “öğğğğğğğğğğğğğğhhhhkkkk” geldi) SW sizin için biçilmiş kaftan olabilir. Ekip lideri ve muhtemelen en güçlü üyesi olan Adam One ile ekibin IT’si konumundaki Engineer arasında geçen diyalogların betimlendiği şu iki sayfa daha açıklayıcı olabilir sanırım:

SW iyi yazılmış çünkü macera her ne kadar aksiyon sahneleri, espriler ve dünyanın geleceğine yönelik ciddi boyutta bir tehdidin varlığı ile açılsa bile bu doluluk arasında dergi yine esprili bir anlatıma kaçan diyaloglar eşliğinde SW’nin kendisi ve ekip üyeleriyle de  tanışmamızı sağlıyor. Ve bunu okuyucuyu hikayeye yabancılaştırmadan veyahut yormadan yapıyor. (Karakterleri tanımıyorsanız bir de JLA Dark okumayı deneyin bakalım. O da 1. sayısında!) Bence bu kadar şeyin (aksiyon espri, geleceğe yönelik atılmış düğümler, tanışma) bir arada bu kadar rahat biçimde anlatılması gerçekten büyük başarı. Sanki dergi Garth Ennis’in “Hoşgeldin Frank!” ve Mark Waid’in “Irredeemable”‘ı arasında ancak kendine özgü bir yerde duruyor.

Nedense çizgi romanları değerlendirirken yazar ve çizer hep ayrı olarak eleştirilir. Halbuki bahsettiğimiz şey çizgi roman. Kaba tanımla hikayeleri resimler eşliğinde anlatan sanat dalı. Dolayısıyla aslında hikayeyi anlatan sadece yazar değildir. Çizer de en az yazarın kendisi kadar önemlidir. SW’da Cornell’ın yazdığı hikayeyi panellere aktaran isim ise Miguel Sepulveda. Bana kalırsa Spulvada ne yaptığını çok iyi biliyor ve Cornell ile gerçekten iyi bir elektrik yakalamışlar. Tıpkı Cornell’e uyumlu olarak Sepulvada’nın çizgileri de hikaye ile beraber dinamik biçimde değişiyor. Yukarıdaki Adam One sayfalarında gördüğünüz çizgi filme kaçan karelerin yanında bir de Apollo’nun dünyaya yaklaşmakta olan göktaşına kafa kafaya daldığı şu sahnlere bakın. Olaylardaki enerjiyi gerçekten güzel yansıtmıyor mu?

Stormwatch’da bir süper-kahraman çizgi romanında aradığım hemen herşeyi buldum: Rahat, yormadan ve merak uyandırarak ilerleyen bir senaryo, tuhaf güçlere sahip bir ton karakter, kaliteli ve yerinde bir espri düzeyi, bol enerji ve bol aksiyon. Ve bütün bunlar hem klasik bir biçimde işleniyor hem de bu klasik yol tercih edilmesine rağmen klişeye kaçmadan orjinal biçimde okura sunuluyor. Bütün bunların haricinde ise serinin bir “tavrı” var ve bu tavır sanırım en yukarıda resmini gördüğünüz 3. sayının kapağı ile gayet güzel biçimde anlatılmış: “Who Declared Earh Must Die?” ve bu sorıya Stormwatch’ın bariz cevabı: Süper kahraman tarzına uygun çizimlerle betimlenmiş ancak çizgi  filmsi bir hareket ile koskoca bir göktaşını savurmaya hazırlanan bir “Superman arketipi”. Stormwatch ilk 3 sayısında 22 sayfalık bir çizgi roman fasikülünden beklediğim hemen herşeyi verdi. Görünen o ki böyle de devam edecek.  Beş yıldızlı pekiyi.

Justice League Sayı Biiiiirr

Efendim bildiğiniz üzere Flashpoint sonrası DC evrenine komple bir reset atıldı ve bütün DC dergileri sayı 1’den tekrar yayınlanmaya başladı/başlayacak. Bu yeni süreklilik içerisinde ilk okuduğumuz dergi ise DC’nin ağır toplarından Justice League oldu.

Bu yeni JL dergisi ile ilgili olarak türkçe bloglar dahil olmak üzere birçok şey yazıldı çizildi. Mesela şu ve şu var. Ben de kendi nacizane incelememi yapıyım dedim.

Herşeyden önce bu komple reboot olaylarını çok sevmiyorum. Daha önce de bundan bahsetmiş ve buna karşılık bunun neden gerekli olduğuna da değinmiştim. DC’nin Flashpoint ile DC sürekliliğini sıfırlayacağı aylardır bilinen bir gerçekti. Dolayısıyla atalarımızın da dediği gibi “titilmiş tötün tavası olmaz.” Dolayısıyla “DC bizi bir kez daha kandırdı” gibi birşe yaklaşım yerine Justice League sayı 1’i yeni bir dergiymiş gibi okudum ve gayet de memnun kaldım.

Öyüküden kısaca bahsetmek gerekirse (okuduysanız bu paragrafı geçin): Gotham polisi Batman’i, Batman de robotumsu birşeyi kovalamaktadır. Birden ortaya Green Lantern çıkar. Robotumsu yaratığı iki kahraman Gotham kanalizasyonunun içlerine kadar kovalar. Robot “Darkseeiid” diye bağırıp kendini öldürür ancak geride bir tür cihaz bırakır. Kahramanlarımız da uzaydan geldiklerini tahmin ettikleri bu cihazın ne olduğunu anlamak için varlığını bildikleri tek uzaylı olan Superman’i bulmak için Metropolis’e gider ve Superman’i bulurlar. “To be Continued…” Okumaya devam et

Laubali Bir İnceleme: Flashpoint

Amerikan çizgi romanları ile az buçuk alakanız varsa DC’nin yeni 52’sini duymuşsunuz demektir. Nedir bu yeni 52 diyenler için kısaca ve laubalice bir Flashpoint incelemesi yapalım ve bu ağza sakız olan New 52’den bahsedelim.

Flashpoint DC Comics’in son event’inin adı. Geoff Johns tarafından yazılmış ve Andy Kubert tarafından çizilmiş 5 sayılık bir mini-seri. Birçok tie-in’i olmasına rağmen tek başına okunduğu zaman da gayet anlaşılabilir bir öykü.

Kısaca özetlemek gerekirse: Wolverine aka  Logan bir gün bir Shield Helli-Carrier’ının tepesinde kendine gelir….ooopps yanlış oldu. Baştan alalım: Barry Allen AKA Flash bir gün ofisindeki masasının başında kendine gelir. Birkaç dakika içerisinde artık güçlerininin  olmadığını fark eder. Bunu takriben uyanmadan önce geride bıraktığı dünya ile gözlerini açtığı dünyanın birbirinden çok farklı olduklarını anlaması da uzun sürmez. Herşeyden önce ölmüş olması gereken annesi hayattadır. Değişikler bu kadar da değildir. JLA’nın üyesi ve dünya halkının kahramanları olması gereken Diana AKA Wonder Woman ve Arthur AKA Aquaman kendi orduları ile dünyayı işgale başlamışlar, aynı zamanda kendi aralarında da savaşmaktadırlar. Ve o ana kadar kimse Superman diye birinin varlığını  duymamıştır. Okumaya devam et

Batman: The Golden Dawn

Golden Dawn, Bruce Wayne’in DC sürekliliğine geri katılması ile başlatılan Batman: The Dark Knight isimli derginin ilk 5 sayısında süregelen bir macera. Öncelikle bu maceranın birkaç ilgi çekici yönü var (Hiç yoktan benim için): Bunlardan ilki David Finch tarafından çizilmesi ve daha da önemlisi yazılması. Finch amerikan çizgi roman endüstrisi içerisinde beğendiğim, kendine özgü bir tarzı olduğunu düşündüğüm çizerlerden biridir.  Tarzı bir yana yıllardır kendini geliştiren ve yeni teknikler, yeni biçimler denemeye korkmayan bir çizer. Dolayısıyla bundan aylar önce Bruce Wayne’in dönüşü ile beraber Fİnch’in çizeceği bir Batman dergisi çıkacağı haberini görünce ağzımın suyu akmıştı açıkcası .

Görsel olarak The Dark Knight beni hayal kırıklığına uğratmadı. Çizer olarak başını Finch’in çektiği, çinilemenin Scott Williams’a, renklendirmenin ise Alex Williams’a emanet edildiği kadro  beklentilerimi tamamen karşıladı. Bu açıdan The Dark Knight benim için gayet tatmin edici bir çizgi roman oldu. Görsel olarak beni tek rahatsız eden nokta (ki bu da aslında The Dark Knight’ı ilgi çekici kılan bazı özelliklerden biriydi) Batman’in kostümündeki değişiklik oldu. Bu dergide Batman’i (sanırım Finch’in tasarımı olan) tamamen yeni bir kostümle görmekteyiz. Herşeyden önce don gitmiş (Genel olarak DC evreninde donlar gitmiş/gidecek zaten). İkinci olarak ise daha bir komandovari bir hal almış sevgili Bats’in kostümü. Açıkcası gözüm buna pek alışamadı (Ben en çok şu an Dick grayson tarafından giyilen klasik gri/siyah yarasa armalı kostümü severim.)  Kostümü kötü bulmadım ancak gözüme de biraz yabancı geldi açıkcası.

Yazarın ve çizerin aynı olduğu (David Finch) çizgi romanlara hep temkinli yaklaşırım ki The Dark Knight’ta da aynı temkini korudum.  Golden Dawn macerası Bruce Wayne’in ebeveynleri öldürülmeden önce tanıştığı Dawn isimdeki bir kadının kaçırılması haberi ile başlıyor ve bittabii Bruce Wayne uzaktan da olsa duygusal bağı olan bu kadını kurtarmak için Gotham sokaklarını arşınlamaya başlıyor. Hikaye klasik bir Batman hikayesi gibi Gotham sokaklarında başlasa ve yine bazı klasik Batman villain’leri olan Killer Croc ve Penguin’i barındırsa dahi içine Etrigan ve demonların (ve hatta Blaze‘in) dahil olduğu gittikçe çetrefilli bir hal alıyor.

Kişisel olarak “Batman” başlığına sahip dergilerde supernaturel olayları okumayı çok sevmiyorum. Fakat yine de eninde sonunda maceranın kendisi önemli ve iyi bir macera olduktan sonra supernaturel olmuş olmamış çok da muhim değil. Fakat hikaye anlatımında/geçişlerde sanki bir acelecilik söz konusu gibi. Bazen bir sayfadan bir diğerine geçerken “hoppaaaa nasıl buraya geldik?” dediğim oldu.

Bir stroy arc’a dönüşmesi muhtemel bu maceranın ilk ayağı The Dark Knight’ın ilk 5 sayısı içerisinde sonlanıyor. “Golden Dawn” bitse dahi, hikaye içerinde ileriye dönük birçok düğüm atılıyor ve açıkcası bunlar bence oldukça umut vaat edeci. Tek bir karede gözükse bile bir Joker olayı var ki oldukça düşündürücü. Bunun haricinde Gordon’a karşı kurulan bir kumpas da mevcut. Bu düğümler sonuçlanacak mı o da ayrı bir merak mevzusu aslına bakarsanız çünkü önümüzdeki aylarda DC evreni komple bir formata gidecek gibi duruyor.

Sonuç olarak The Dark Knight görsel sanat açısından zaten çok iyi bir dergi. Hikayenin şu ana kadar sonlanan kısmı için çok iyi diyemeyeceğim. Orjinal pek bir tarafı yok ancak vasatın altına da düşmüyor. Ama yine de The Dark Knight, herşeyden önce çizimleri, biraz klişe ve monoton başlayan ama umut vaadeden konusuyla takip edilmeye değer bir dergi olacak gibi duruyor.

Modern Evren Kurguları Hakkında

Bu yazıyı şu linkten okumanız sizin bilgi dağarcığınız açısından çok daha istikbal vadedici olacaktır: Altevren

Yaklaşık 1 senedir çizgi romanlar hakkında yazmadım. Bir sene sonra tekrar klavyede bu konu ile ilgi bazı görüşlerimi söylemek gerçekten çok duygusal..zzzz…Tatavayı geçip hemen konuya dalıyorum.

Bundan kısa bir süre önce Tengunner’ın şu post’unda DC’nin son event’i “Flashpoint” üzerine biraz konuştuk. Link’e tıklarsanız eğer benim hypertime’ı veya benzeri bir kurgusal çizgi roman evrenini biraz çocuka bir heyecanla nasıl desteklediğimi ve Mete’nin buna uygun daha realist cevabını görebilirsiniz. Keza aynı konu $2,99 ‘da da şurda tartışılmış.

Bu konuda fikrimi değiştirdim ve Mete’ye katılıyorum. Neden?

Öncelikle bilmeyenler için hypertime’ın ne olduğuna şöyle bir bakalım: Wikipedia’nın entry’si göz önüne alındığı zaman Hypertime’ın gelmiş geçmiş en iyi çizgi roman yazarlarından ikisi olan Mark Waid ve Grant Morrison tarafından oluşturulduklarını öğreniyoruz. Hypertime konseptine göre; bir evren için devamlı bir süreklilik yoktur. Buna göre Superman’in bildiğimiz DC evreni içerisinde yaşadıkları gerçektir. Ancak Superman’in 70’li yıllarda yapılmış olan filmleri, 80’li yıllarda çekilmiş olan TV dizileri ya da yine çizgi romanlarda sık sık karşılşatığımız alternatif evrenler de, alternatif Superman’lerin başından geçen maceraları da en az esas DC sürekliliği içerisinde geçen maceralar da Superman için ve dolayısıyla biz okuyucular/izleyeciler için “gerçektir”.
Wikipedia’nın entry’sine göre bu gerçeklikler birer nehir olarak  çoğu zaman birbirlerinden bağımsız olarak “kendi akışlarını” sürdürmektedirler ve birbirleriyle temaasa geçmemektedirler. Ancak gerekli olduğu zaman bu nehirler birbirlerini etkileyebilmekte, bu etiklenmeler “sürekli” olarak devam edebilmekte, şöyle birbirlerini yalayıp geçebilmekte, bir nehir bir diğerine karışabilmekte ve hatta yeri geldiği zaman bir nehir de tamamen kuruyabilmektedir. Dolayısı ile bir kahramanın başından geçen herşey gerçektir ve maceralar birbirlerini zaman ve mekan fark etmeksizin etkileyebilmektedirler.

Hypertime’ın aşağı yukarı ne olduğunu anladıktan sonra sıra benim Hypertime’ın neden olgun bir çizgi roman evreni için bir gereklilik olduğu konusundaki düşüncelemerime geliyor:

Hypertime büyük ÇR evrenleri için bir gerekliliktir çünkü:

  • Daha önce yazılmış bir çok çizgi roman hikayesini “kurtarmaktadır”. Bununla kastım evrensel boyuttaki major retconlarla yok olup gidecek bir çok hikayenin hala var olmasını sağlar. Örneğin günümüzde DC sürekliliğinde Flashpoint ile DC evreni komple bir retcon’a uğramak üzere. Editörlerden gelen açıklamalara göre Flashpoint sonucunda değeişecek olan süreklilik sonucunda “iyi” hikayeler varlıkları korunurken “kötüler” yok olacak. Peki bu noktada “iyi” ve “kötü” hikayelerin neler olduğuna kimler karar verecek?
  • Hypertime ya da benzeri kurgusal bir sistemin var olması o karakter ya da  dergi için çalışan yazarları da -biraz abartı bir tanım olmakla beraber- hala varolagelir kılar. Eğer şu an beğenilmeyen birçok hikaye silinirse, bu, daha önceki öyküleri yazmış olan yazarların çalışmalarının da güme gittiği manasına gelir. Sonuçta bir yazarı yazar yapan nedir ki?
  •  Hypertime gibi bir sistem çizgi roman evrenlerini çoğu zaman düzensizlikler ve kronolojik sorunlardan ötürü oluşan “eli kolu bağlı kalma” durumundan kurtarır. Superman, X-Men gibi çok geniş franchise’lara sahip kahramanları barındıran bu kadar geniş evrenler için ne kadar çok retcon yapılsa ya da flashpoint tarzı eventlerle format atılsa dahi eninde sonunda bu “eli kolu bağlı kalma” sorunu yine baş gösterecektir.
  • Hypertime başta kafa karıştıcı gözükse ve kafa karıştırma potansiyeli fazla olsa bile Kuantum fiziğinin, paralel evrenlerin sabah programlarından Seda Sayan’lar tarafından tartışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla günümüz ve gelecek insanı için bu tür bir konsept çok çok da yabancı olmayacaktır.

Bu noktadan sonra ise bu tür bir konseptin neden asla kullanılmayacağına dönelim:

  • Bir çok çizgi roman okuru, favori karakterleriyle duygusal bir bağ kurmuş olsalar bile, o çizgi roman kahramanı ya da o dergi eninde sonunda telif haklarına sahip olan şirkete ait birer üründür.
    Dolayısı ile her ne kadar ürünün kalitesi önemli olsa bile bu tür bir üründen kar edebilmek bu ürünü sanatsal bir konsept olarak sunmaktan daha önemlidir.
  • Hypertime’ın yaratıcıları Waid ve Morrison’un da ön gördüğü gibi okuduğunuz dergiler,  o an bizim için “gerçek” olan maceralardır. Ancak burda şu noktaya dönmek lazım: Bunlar birer ticari üründür. ve bu ürünlerin hedef kitlesi çoğunlukla bu karamanlar ya da dergilerle yıllar süre gelen bir bağ kurmuş “yaşşını başını almış adamlar” değil de, o ürünle ilgili yaşları gereği  an için herşeyi (oyunu, kitabı, boyama kitabı, burger king oyuncağı) isteyen genç yaştaki çocuklardır.Bu hedef kitle için ise pazarlanan ürünün bittabiki “basit” ve “anlaşılabilir” olması gerekmektedir. Şu an Batman’in tarihinin ne kadar kompleks ve dolu olduğunu bir düşünsenize. Geçmişe yapılan göndermelerle dolu çizgi roman maceralarının 12 yaşındaki bir çocuk için ne kadar gerici bir hal alıyordur kimbilir. Yazarlar artık günümüzde maceraları “run”dan öte, grafik roman halinde yazıp başı sonu belli bir biçimde bitirmeye çalışssalar bile kahramının içinde var olduğu evren ve karakter ilişkileri eninde sonunda geçmişe dönük olmak zorunda.
  • Genç yaştaki okurların birçoğu da tıpkı daha geç yaştaki okurlar gibi karakterlerle bir bağ kurarlar ancak birçoğu için bu bağ belli bir yaşa ulaştıktan sonra yok olur. Ancak satış manasında bu bir boşluk oluşturmaz çünkü bir sonraki jenerasyon dergiyi takip etmeye başlamıştır bile. Ancak genç yaştakiler için okudukları maceralarda yapılan atıflar çok daha önceden var olagelmiştir. Başka bir jenerasyon için yazılmıştır ve zaten öyledir de.Batman’in beli Bane tarafından kırılmıştır ve bu iyi bir maceradır. Satış garantisi olan bir maceradır. Bu macera modernize edilerek tekrar okurlara sunulabilir.Aynı konspet farklı bir jenerasyona ikinci bir kez satılabilir.  Bu da büyük eventlerle, kahramanların yaşadığı gerçekliğe ‘reset’ atılmasıyla vuku bulur.  Fakat bunun karşılığında yaşı daha geçkin olan sadık okurlar biricik kahramanlarının başından ne geçeceğini beklerken sonunu bildikleri bir macerayı ikinci bir kez daha okumak zorunda bırakılabilirler.

Orataya koymak istediğim argüman a şu: Çizgi Romanların, çizgi roman kahramanlarının (özellikle DC ve Marvel gibi artık fantastikliğin sınırlarını zorlayan) belli bir mantıksal zaman ya da mekan akışı içerisine oturtulması çok olası değildir. Zaman yolculuğu, paralel evrenler, ölümden dönmeler, şeytanlar, masallar, mitosların bir blender”dan geçmişçesine var olageldikleri bir kurgu dünyayı, kendi zaman ve mekan algımıza göre oturmak mümkün değildir. Eğer yıl 1940 olsaydı bu yapılabilirdi ama artık iyisi ve kötüsüyle çok zengin  dünyalardan bahsediyoruz. Bence Waid ve Morrison gibi yazarlar onları diğer yazarların bir adım önüne geçiren şeyi bir kez daha yapıp (neredeyse sanatsal diyebileceğim bir boyutta) sadece tek bir kahraman ya da dergi ile ilgili devamlılık problemlerini bir kenara koyarak, genel bir kurgu düzenlemesine gitmek istemişlerdir. Ancak karşılarına çıkan engel tüketim ve tükettirme üstüne kurulu bir sistemin aç çocukları ve onların ebeveynlerinin doymak bitmez iştahları olmuştur. Kim onları suçlayabilir ki?

Bülent Kayran, Olimpos, Ağustos 2011

Kaktüs Bar, Bomba Etkisi Provası, Mikail’in trombonunun akordu bozuk.

Bob Overdog/Underdog’un Garip Hikayesi

Bob Overdog bildiğim kadarıyla şimdiye kadar sadece 3 adet dergide gözükmüş bir karakter.  Kendisi Gotham’da yaşayan, neredeyse Z sınıfı bir suçlu ve bir uyuşturucu bağımlısı. Yalnız dış görünüş sizi aldatmasın, DC evreni sakinlerinin şu ana kadar karşılaştıkları en büyük tehditi ortadan kaldıran kişi ne Batman ne Superman ne de benzeri biri. Kimsenin haber olmasa bile aslında bu kahraman Bob Underdog’tan başkası değil. Bob’un öyküsü iki farklı sayıda ve iki macera şeklinde anlatılıyor. Bunlardan ilki 89 yılında yayınlanan, Alan Grant tarafından yazılan ve Kevin O’Neill tarafından çizilen Legends of The Dark Knght’ın 38. sayısındaki “Legend of The Dark Mite” macerası.

Bob ile ilk tanışmamız burada gerçekleşiyor. Kendisi Gotham’ın ünlü akıl hastanesi Arkham’da bir koltuğa deli gömleği ile bağlanmış ve Batman tarafından sorgulanıyor. Bob, umutsuz bir biçimde Batman’i, başından geçenlerin kendi hayal gücünün bir ürünü değil, gerçek olaylar olduğuna inandırmaya çalışıyor:

Bob

Sonunda Bob “Overdog” hikayesini anlatmaya başlar: Bob kendisi gibi tehlikeli ve uyuşturucu bağımlısı iki arkadaşıyla bir plan kurar. Şehirde yaşayan büyük bir torbacı vardır ancak bu torbacı batıl inançları dolayısıyla ayın 13’ünde çalışmamayı bir alışkanlık haline getirmiştir. Bob ve arkadaşları bunu fırsat bilerek bu torbacıyı soymaya karar verirler.

Soygun başarılı biçimde gerçekleşir ve 3 bağımlı arkadaşın hayalleri gerçek olur: Torbacının evinde onları 3 kere hayatlarının trbine sokacak miktarda uyuşturucu madde vardır. Bob bu 3 defalık hakkını bir seferde kullanmaya karar verir ve tam bu sırada Batman’in bu basit soyguna dahil olmasıyla beraber işler karışır. Ancak iş işten geçmiş Bob çoktan hapları mideye göndermiştir. Batman’den kaçarken almış olduğu ağır halüsonejik uyuşturucular etkilerini göstermeye başlar ve Bob rengarenk bir dünyaya sürüklenir. Burada -muammmalı bir biçimde- 5. boyuttan geldiğini iddia eden,  inanılmaz sihirli güçlere sahip bir cüce olan Batmite ile karşılaşır.

Okumaya devam et

Identity Crisis

Birçok yabancı blog’u takip ediyorum ve çizgi roman incelemeleri okuyorum.Bu blog’larda karşılaştığım bir inceleme türü var ki bu beni aslında biraz rahatsız ediyor. Bu incelemelerde genellikle çizgi romanlardaki sanat bir Rembrant eseriymişçesine , yazın da bir Dostoyevski kitabıymışçasına sözde ağır biçimde sanatsal yönden eleştiriliyor. Bunun nedenini, bu blogların çoğu zaman ticari amaçlar gütmesine, bazen de incelemeyi yapan kişinin çizgi roman dışında herhangi bir edebiyat dalı ile ilgenmiyor oluşuna, bazen de yazarın sadece “o incelemeyi yazmak” zorunda oluşuna  bağlıyorum.

Bu bana biraz saçma geliyor. Çünkü elinizde tuttuğunuz kitap özellikle Identity Crisis gibi büyük bir cross-over ise bu derginin üretilişindeki ilk amacı göz ardı etmemek gerekiyor. Bu da o derginin belli bir satış rakamına ulaşması, yani üretici şirkete, belirlenmiş min. düzeyde bir para kazandırmasıdır. Dolayısıyla bu dergilerde sanatsal kaygılar, ticari beklentilerin gerisinde kalmaktadır. Ve şunu da itiraf etmek gerekir ki bu eninde sonunda bir süper kahraman çizgi romanı. Marvel ve DC söz konusu olduğu zaman birçok hikayenin oldukça dar ahlaksal kalıplar çevresinde şekillenmesi şaşırtıcı bir şey değil. Bir okuyucu olarak da bu dergileri okumaktaki amacım her ne kadar okurken sanatını takdir etsem bile öncelikle eğlenmek ve iyi vakit geçirmek oluyor. Zaten bu yüzden de ortalamanın biraz üzrerindeki bir çizgi romandan, ortalamanın biraz üzerindeki bir sinema filmine oranla çok daha fazla keyif alıyorum.  Yani alan memnun, veren memnun.

Ancak bazı hikayeler oluyor ki bu ticari kaygıları aşmayı başararak, benim için gerçekten sanat yönleri ile ön plana çıkıyorlar. Identity Crisis da bunlardan biri. Okumaya devam et

Ya Hank Pym’e de film yapılırsa?

Müzik gruplarında “frontman” denilen bir kavram vardır. Frontman, o grubun üyelerinden biri olmasına rağmen grubun ismi söylenince akla gelen isim, yüzdür. Konserlerde ortada durur, kliplerde en çok onu izleriz,  genellikle şarkıları o söyler, röportajlarda o konuşur vs.

DC Comics bir müzik grubu olsaydı eğer frontman’leri kimler olurdu diye sorsak herhalde her 10 çizgi roman okurunun 9’undan aynı cevabını alacağımızı tahmin ediyorum:

trinity

Dc Comics bir firma olarak yukarıdaki şu 3 işareti taşıyan 3 kahramanı hep el üstünde tutmuştur. Batman ve Superman zaten Dc’nin lokomotif dergileridir. Wonderwoman’ın onlar kadar sattığını veya geniş bir ürün yelpazesine sahip olduğunu zannetmiyorum ancak “fikirsel” olarak bu 3’ü ayrılmaz bir ailedir.

Marvel evreninde ise durum biraz daha farklı. Herşeyden önce Marvel’ın frontmanleri arasında bir köşede hep Örümcek Adam var. O cepte. Örümceğe göre daha genç bir kahraman olsa bile  Wolverine’i de onun yanına alabiliriz. Etti ikiii. Bu ikisi sağlam karakterlerli dolayısıyla diğer kahramanlarının önüne geçseler bile bütün bir Marvel evreninin liderliğini üstelenebilecek kişilik yapılarına da sahip değiller. Dolayısı ile bu ikisi her ne kadar lokomotif kahramanlar olsa bile Dc’nin Trinity’sine bir cevap olmaları pek olası değil. O zaman kim olabilir? Okumaya devam et

Batman: Öldüren Şaka (Dc Comics / Baykuş Kitap)

Öldüren Şaka’nın arka kapağında YETİŞKİN OKURLARA ÖNERİLİR ibaresi var. Benim için bu kesinlikle doğru. İster inanın ister inanmayın tahmin ediyorum ki Öldüren Şaka’yı (bundan 5 ay kadar önce satın almış ve  tamamını okumuş olsam bile) bu postu okuyan birçoklarınızdan yıllar ve hatta yıllar önce okumuştum (hiç yoktan bir kısmını). Hem de türkçe olarak.Yanlış hatırlamıyorsam Öldüren Şaka ben 9,10 yaşlarındayken  Hürriyet, Milliyet ya da benzeri bir gazete tarafından haftasonu eki olarak birkaç parça halinde yayınlanmıştı.  Şimdi düşünüyorum da acaba o dönem bu gazetede çalışan kim bu hikayenin güzelliğinin farkına varmış ve gazete kağıdına basılı dahi olsa Türkçe’ye kazandırılmasını sağlamıştı?

Öldüren Şaka’nın yıllar önce Türkçe olarak basıldığını, ancak Baykuş Kitap’ın cildini okurken, Komiser Gordon’un Joker tarafından kaçırılıp, luna parka götürülüp çıplak bir vaziyette korku tünelinde dolaştırıldığı kareleri gördükten sonra hatırlayabildim. Bunu hatırlamamla beraber de içimi rahatsızca ve huzursuz bir duygu kapladı. O dönemde ergenliği eli kulağında olan ben için hikaye neredeyse anlamsızdı fakat buna nazır çizgiler de bir o kadar korkunçtu. Dolayısıyla; Evet. Batman: Öldüren Şaka bence de yetişkin okurlara önerilmesi gereken bir eser. Okumaya devam et

Dc vs. Marvel

1996 yılında Marvel ve Dc ortaklaşa yayınladıkları 4 sayı süren bir mini-seri’de herhalde amerikan çizgi roman fanlarının onlarca yıldır bekledikleri bir soruyu yanıtlıyor: Amerika’nın bu en büyük 2 çizgi roman üreticisinin süper kahramanları olaki karşılaşıp birbirleriyle mücadele etmek zorunda kalsalardı ne olurdu?

Ron Marz ve Peter David tarafından yazılan ve Dan Jurgens ve Claudio Castellini tarafından çizilen bu mini-serinin bence oldukça uyduruk olan hikayesi kısaca şu şekilde: Evrenin ve zamanın başından beri 2 kozmik varlık vardır. Bunlar şimdiye kadar kimsenin varlıklarını bile bilmediği, her iki evrendeki (Dc ve Marvel evrenleri) en güçlü varlıkların bile güçlerini katbekat aşan güçlere sahip bir nevi yaratıcı varlıklardı:

Milyarlarca yıldır varolagelen bu varlıklar kardeş olmalarına rağmen birbirlerinin var olduklarını bile unutmuşlardır ancak yakın zamanda yaşanan bir takım kozmik olaylar sonucu iki kardeş tekrar birbirlerinin varlıklarını sezerler ve her nedense hangi birinin daha güçlü olduğunu görmek için aralarında inatlaşırlar. Ancak birbirleri aralarında yapacakları bir savaş her iki evrenin de yıkımı ile sonuçlanacağı için kendi evrenlerinin ‘şampiyonlarını’ karşı karşıya getirmeyi daha uygun bulurlar. Her iki kardeş de kendi evrenlerindeki en güvendikleri kahramanları toplar ve karşılaştırırlar. 11 maçın sonucunda kaybeden evrenin yok olacağı bu mücadelede tek bir kural vardır: Rakiplerden bazıları birbirlerine o kadar denktirler ki mücadeleleri sonsuza kadar sürebileceği için maç sırasında “hareketsiz” kalan taraf o raundu kaybedecektir.

Hikayenin sonunda her iki evren de bir şekilde paçayı kurtarmayı başarır tabii ki. Ancak benim ilgimi çeken kısım hikayeden öte bu birebir yapılan maçlar. Gelin bu maçlara bir göz atalım ve çizgi romanda kimin kazandığına ve “gerçekte” kimin kazanması gerektiğine bakalım:

1. Raund: Captain Marvel Vs. Thor

Thor’u az buçuk çizgi roman ile ilgilenen herkes bilir. Kendisi İskandinav mitolojisinden fırlamış, Odin’in oğlu, Asgard’ın yıldırım tanrısıdır. Marvel evrenindeki en sağlam adamlardan biridir. Captain Marvel ise günümüz okuyucuları tarafından Thor’a nazaran daha az bilinen bir tiptir. Tengunner’un Marvel ailesi hakkındaki güzel yazısı karakteri çok tanımayanlar için aydınlatıcı olabilir.

Çizgi romandaki bu ilk roundu Thor kazanıyor. Ancak ne şekilde? Maçın tek kuralı olan karşı tarafın 1 saniyeliğine de olsa hareketsiz kalması vasıtası ile. Peki gerçekte ne olurdu? Hmmm zor soru. İki taraf da birbirinden güçlü desek yanlış olmaz. Ancak Mark Waid tarafından yazılan ve Alex Ross tarafından çizilen Kingdom Come mini-seri’sinin son sayısında Superman’in Captain Marvel tarafından tabiri-caizse eğer “ağzının yüzünün dağıtıldığını” görmüştük. Fakat Cap. Marvel bunu yıldırımlar vasıtası ile yapıyordu. Şimdi karşısındaki ise bizzat yıldırım tanrısı Thor. Dolayısı ile bence kafa kafaya bitecek bir mücadele. Ama yine de Cap. Marvel normalde bu roundu alır gibi geliyor bana.

2. Raund: Namor vs. Aquaman

Bu maç beni heyecanlandırdı işte. İki denizler imparatoru karşı karşıya. Kim kazanıyor? Yukarıdaki sayfaya bakarsanız eğer şık “balina hareketi” ile Namor’u hareketsiz hale getiren Aquaman. Peki gerçekte kim kazanırdı: Aquman Dc evrenindeki en eski ve göreceli olarak en güçlü karakterlerinden biri. Diplomatik konumu da, Namor’unkiyle hemen hemen aynı. İkisi de kendi evrenelerinde denizler imparatoru. Aquaman her ne kadar DC’nin sağlam karakterlerinden biri olsa bile Namor’la boyölçüşebileceğini zannetmiyorum. Namor Marvel’ın en eski iki karakterinden biri  ve şimdiye kadar Sentry ve Hulk da dahil kafa kafaya girişmediği tek bir adam dahi yok. Ve hepsini oldukça zorlamıştır. Dolayısı ile galip bence açık ara Namor AKA Sub-Mariner olurdu.

3. Raund: Flash vs. Quicksilver

İki evrende de birden fazla speedster olmasına rağmen kendi evrenlerinin en hızlı iki üyesi bunlar. Sonuç ne olur? Serinin yazarları bile bunu fazla üzerinde durmamışlar sanırım. Quicksilver’ın Mach 10 gibi hızlara erişebildiğini biryerlerde okuduğumu hatırlıyorum ama karşısındaki adam Flash. Bırakın Mach 10’u, sadece koşarak zaman içerisinde sıçramalar yapabiliyor kendisi. Eh sonuç da rahat bir galibiyetle Flash’ın oluyor zaten.

4. Raund: jubilee vs. Robin:

Hikayede bu ikisi birbirlerine görür görmez aşık oluyorlar. Hoş bir romantizm. Ama işin ucunda evrenlerin yok olması varken yine de birbirleriyle mücadele etmelerini kaçınılmaz. Jubilee iyi hoş ve tatlı bir kız. Kendisini ayrıca severim. Ellerinden rengarenk ışıklar çıkarır. Ancak karşısındaki Karanlık Şövalyenin sağ kolu olunca ışıkları nereye savuracağını bile bilemiyor. Boru değil, Robin bu. Jubilee’nin doğuştan sahip olduğu yetenekler karşısında, Timothy Drake kendi alın teriyle Batman’in sidekick’i olmuş bir karakter. Jubilee’nin hiç şansı yok. Zaten çizgi romanda da Robin oldukça rahat bir şekilde güzel kızımızı etkisiz hale getiriyor.

5. Raund: Green Lantern vs. Silver Surfer

İşte bu sağlam maçlardan biri. Green Lantern; Dc evrenine göre belki de galaksideki en güçlü silah olan, sahibinin iradesiyle doğru orantılı olarak hayal gücü ile yaratabileceği hemen herşeyi gerçeğe dönüştüren yüzüğün sahibi, 3. Green Lantern (ve benim en sevdiğim) Kyle. Fakat karşısındaki de gezegen yiyici Galactus’un elçisi Silver Surfer. Galactus’un elçisi olmasına rağmen gezegen yiyicinin ona bahşettiği güç öyle yüksek ki çoğu zaman Galactus girdiği mücadelelerde gümüş kayakçıyı da yanına ‘summon’luyor. Dolayısı ile iki karakterin de   gücü hemen hemen galaktik düzeyde. Zorlu bir maç. Zaten ikisi arasındaki mücadele de tek bir patlama sahnesiyle betimlenmiş. Kazanan kim? Silver Surfer. Gerçeğe uygun mu? Bence evet. Peki Kyle yerine 2. Green Lantern olan Hal Jordan olsa işler değişir miydi? Bilemiyorum valla. Ancak Hal Jordan’ın 90’ların ortalarında bütün bir Green Lantern Corps’u yok ettiğini düşünürsek eğer Silver Surfer için işlerin daha ciddi bir alacağı kesin olurdu.

6. Raund: Elektra vs. Catwoman

Çok uzatmaya gerek yok. Catwoman temelde çok iyi akrobatik yeteneklere sahip bir hırsız. Fakat Elektra ise kendi jenerasyonu içerisinde üstün yeteneklere sahip iki karakterden biri (Diğeri ise onun aşkı ve arch-enemy’si Daredevil). Üstüne üstlük doğduğu andan itibaren Ninja süikastçiler tarafından yetiştirilmiş. Catwoman’ın pek bir şansı olduğunu düşünmüyorum, bilakis çizgi romanda da Elektra galibiyet alırken çok fazla yorulmuyor. Görünen köy kılavuz isyemez. Bu ikisi arasındaki mücadele “hangisi daha fetiş?” şeklinde olsaydı eğer o zaman kaydadeğer bir mücadele okurduk (Valla iyi olurdu).

7. Raund: Wolverine vs. Lobo

İkisi de puro ve içki seviyor. İkisi de hafif Redneck’imsi. İkisi de barlara bayılıyor. Birinin daha çok country sevdiğini tahmin ediyorum, diğeri ise katıksız bir heavy metal’ci. İkisi de ulaşım aracı olarak değişik tiplerde chopper’lar kullanmayı seviyorlar. İkisinin de ağzı bozuk ve kendilerine has lafları var. ve ikisi de kendi evrenlerindeki diğer karakterler ile karşı karşıya geldikleri zaman karşılarındaki adama bir “gulp” dedirtiyorlar. İkisi de kendilerince ölümsüz sayılabilir. Birinin healing factor’u var. Öbürü ise cehennem tarafından bile istenmediği için ölemiyor. Zaten umrunda da değil.
Yukarıdaki sayfada da gördüğünüz gibi bu maçı Wolverine alıyor. Hmmm. İşte bu bana pek olası gözükmedi. Wolverine’ın hakkı yenmez. Manyak oğlu manyak Hulk ile bile kafakafaya girişmiştir. Lobo da bilakis Superman ile. Sorun şu ki Hulk Wolverine’i oldukça fena hırpalerken, Lobo birden fazla kere Superman’e kan kusturtmuştur. Dolayısı ile bu maçta ben Wolverine çok da şans tanımıyordum.  Ama ününden dolayı olsa gerek yazarlar Logan’ın galip gelmesine karar vermişler. Hadi ordan.

8. Raund: Storm vs. Wonder Woman

Aslında güzel eşleşme. Dc’nin en sağlam kadın savaşçısı, Marvel’ın yaşayan dişi tanrılarından birinin karşısında. Wonder Woman Olimpia tanrılarının gücüne sahip olsa bile Storm da kendi evreni içerisindeki en tehlikeli mutantlardan biri. Hava elementlerini kontrol edebiliyor. Eh buna yıldırımlar da dahil. Bir nevi Thor’un Kenya versiyonu. Dolayısıyla Thor Cap Marvel’ı yendiğine göre, Storm’un da Wonder Woman’ı yenmesi bu çizgi roman mantığına göre kaçınılmaz. Ama gelin görün ki gerçek bir maç olsa bu ikisinin arasındaki Wonder Woman’ın bu kadar çabuk düşeceğini zannetmiyorum. Ama yine de Storm kazanırdı gibime geliyor.

9. Raund: Superboy vs. Spider-Man

4 sayılık macera içerisindeki en güzel karşılaşma bence buydu. İki “zibidi” karşı karşıya desem abartmış olmam herhalde. Bol muhabbetli bir maç. İlk bakışta Superboy’un Superman klonu olduğunu düşnürsek ciddi bir avantajı olduğunu varsayılabilir. Ama rakibi de yılların tecrübesine sahip, Marvel’ın belki de en büyük karakteri olan ve herhalde hemen hemen bütün Marvel evreniyle bir defa dahi olsa kapışmış olan Spider-Man. Karşısındaki gerçek Superman olsaydı durum elbetteki farklı olabilirdi ancak bu karşılaşma her zaman için gücün değil, esas önemli olanın tecrübe olduğunu gösteriyor. Spider-Man ufak bir trick ile Superboy’u indirmeyi başarıyor. Bazılarınıza belki bu pek inandırıcı gelmeyebilir ama bu bir futbol maçı olsa en kalın sesimle ve avazım çıktığı kadar şunu söylerdim: “Armut dalda asılsın, ipne superboy nasılsın? O kiraz dudaklara, Peter Parker asılsın.”

10. Raund: Superman vs. Hulk

Babalar karşıkarşıya. İki karakteri de bilmeyen yok. DC’nin near-omnipotent’î Superman ve Marvel’ın bütün evreni titreten canavarı Hulk. İyi mücadele oluyor açıkcası, Superman her ne kadar oldukça zorlansa (bir gözü şişiyor adamın) sonucu tahmin etmek çok da zor değil: Galip Kal-El. Gerçekçi mi: Eh yani. Sonuçta Superman. Fazla söze gerek yok. Ancak dikkat çekilmesi gereken bir nokta buradaki Hulk’un kişiliği Hulk değil, Dr. Bruce Banner. Yani eleman Hulk’un vücuduna ve Banner’ın aklına sahip. Fakat Hulk’un takipçileri bilirler ki: Hulk gets madder, Hulk gets stronger. Dolayısı ile Hulk, eğer Banner yerine Hulk’un benliğine sahip olsaydı Superman’e epey bir kan kustururdu diye düşnüyorum. Hulk çok çok kızdığı zaman neler yapabileceğini World War Hulk’ta gördük (Her ne kadar WWH, DC vs. Marvel’dan yaklaşık bir 10 sene sonra yayınlanmış olsa bile). Ancak yine de Superman, Superman’dir. Gönlüm el vermez yeşil deve karşı kaybetmesine.

11. Raund: Captain America vs. Batman

İşte en sonuncu ve belki de en sağlam mücadele. İki tarafın da aslında süper güçleri yok. Ancak ikisi de kendi evrenlerinde süper güce sahip olmayan bir insanın gelebildiği en üst fiziksel (ve belki de ruhsal) özelliklere sahip karakterleri. Bunları bıraksanız herhalde sonsuza kadar kapışırlar. Zaten kendileri de aynı şeyi söylüyorlar. Ve gelin görün ki maç da hemen hemen berabere bitiyor diyebiliriz. Dövüştükleri kanalizasyonu su basıyor ve Batman Cap. America’yı kurtarıyor. Her ne kadar maç berabere bitse dahi benim oyum biraz gönül borcu dolayısı ile Batman’den yana.

Sonuçlar

Dc. Vs. Marvel’daki esas maçlar bu kadar. Bunlar yanında birçok ilginç karakterin de bir araya gelmesi ilginç sahneler doğuruyor: Perry ve J.J.Jameson, Darkseid ve Thanos gibi.

Resmi sonuçlar şu şekilde:

Görüyoruz ki Marvel’ın 6’ya 4 üstünlüğü var (Cap vs. Batman’i saymıyorum).

Bu da benim sonuçlarım:

Hoş benimki de çok farklı çıkmadı aslında. Ancak 1 puan 1 puandır. DC, Marvel’ı 6’ya 5 indirdi. Marvel evreni havaya uçtu tuzla buz oldu.

Valla çok eğlendim bu postu yazarken. Siz de eğlendiyseniz ne mutlu bana.